Zehirlenme Tedavi Yöntemleri
Gastrointestinal Yol İle Emilmeyi Önlemek ya da Azaltmak
a) Dilüsyon ve Kusturma (Mekanik ya da İpeka Şurubu ile)
Konvülsanlar, hidrokarbonlar ve ko-rozivlerle temasta olanlarda,
Bilinçsiz ve komadaki hastalarda,
Öksürük ve yutkunma refleksi olmayanlarda,
6 aydan küçük çocuklarda ve yeni doğanlarda kontrendikedir.
b) Lavaj
Çocuklarda 50-lOOmL,erişkinde 200-300 mL su, tuzlu su ile midenin yıkanması ve içindekilerin dışarıya alınmasıdır.
Yüksek toksisitesi olan fazla hacimde madde alanlarda, aktif karbon verilecek kişilerde endikedir.
Yarı bilinçli, bilinçsiz çocuk ve erişkinde, reflekslerin azaldığı veya yokol-duğu kişilerde solunum yolu kontrol altına alınmalıdır.
Asidik maddeleri bazlarla nötralize etmemelidir. Kimyasal işlem sırasında ortaya çıkan yüksek ısı dokularda hasara yolaçabilir. Dilüsyonu arttırmak tabletlerin parçalanarak daha kolay emilimine neden olabilir. Bu yüzden zararlı olabilir.
c) Absorbanlar (Aktif Karbon) Çocukda 15-20 g, erişkinde 50-100
g aktif karbonun içirilerek yada nazo-gastrik tüp yolu ile verilmesidir.
Maksimum etki ilk 30 dakika içinde görülmesine karşın 10-48 saat içinde etkin olabildiği gösterilmiştir.
Çocuklarda 5-10 g/4-8 saat,erişkinde 20-60 g/4-10 saat önerilir.
d) Katartikler
Magnezyum sülfat, magnezyum sit-rat, sodyum sülfat, sorbitol
Kuvvetli korosivlerde, elektrolit bozukluğu olanlarda, barsak sesi olmayanlarda kontrendikedir. Uygulama sonrası metabolik bozukluklar ortaya çıkabilir.
Toksik Maddenin Eliminasyonunu Hızlandırmak
a) Diürezin Arttırılması
Böbreklerden atılan bileşikler ve aktif metabolitleri için idrar atımının 300-500 ml/saat veya 8-14 L/gün'e kadar çıkarılmasıdır. İntravenöz sıvılar, manni-tol ve furosemid kullanılır. Santral ve-nöz basıncın izlenmesi önemlidir. Su intoksikasyonu, serebral ve pulmoner ödem, sıvı ve elektrolit dengesizliği görülebilir.
b) Diyaliz Yöntemleri
Diyalizin esası yarı geçirgen bir zardan basit difüzyon yolu ile kandaki tok-sik maddenin temizlenmesidir. Hastanın kanı ile diyalizat sıvısının bir zar veya benzer süzgeç sisteminde değiş tokuş yapılmasıdır. Diyalizat sıvısı Na, K, Ca gibi mineralleri içerir.
1- Periton Diyalizi
Yarı geçirgen zar olarak periton epi-teli kullanılır.Basit ve kolay kullanılabilir bir yöntemdir. Etkinliği diğer yöntemlere göre azdır. Mesane boşaltıldıktan sonra göbekle pubis arasında 1/3 yukarısından konulan ucu Douglas boşluğuna inen bir kanül yardımıyla çocukta ısısı 36°C olan 1 İt., erişkinde 2 İt. diyaliz solüsyonu 15-20 dk süre ile periton içine verilir. Dengelenme için 45-60 dk beklenir ve geri alınır. Hepari-nizasyon gerektirmez. Hipotansif hastada kullanılmaz. Sterilizasyon önemlidir.
Molekül ağırlığı 500 dalton altındaki bileşiklere en fazla etkindir.
2- Hemodiyaliz
Periton zarı yerine selofan yarı geçirgen bir kutu kullanılır. Hastanın fe-moral venine yerleştirilen iki kateter yardımıyla alınan kanı pompa, yarı geçirgen zara pompalar. Temizlenen kan diğer kateterden geri döner. İşlem 6-8 saat sürer.
Suda çözünebilen toksik maddelere en etkindir. Molekül ağırlığı 350 dal-tondan büyük olanlarda etkisizdir. Komplikasyonları kanama, tromboz ve hipotansiyondur.
Asetaminofen, bromür, kloral hidrat, etanol, metanol, etilen glikol, lityum, salisilatlarda etkindir. 3- Hemoperfüzyon 1965 yılından beri kullanılmaktadır. Diyalizat yerine aktif karbon partikülle-rinden kolonlar halinde yararlanılarak toksik madde tutulur. Kömür ve resin membranlar kullanılır. Lipitlerde eriyen toksik maddelere etkindir.
Komplikasyonları hemodiyalizle aynı olup, ayrıca trombositopeni, lökopeni ve karbon mikroembolisidir.
Barbitüratlar, karbamezepin, metot-reksat, fenitoin, teofilin ile zehirlenmelerde etkindir. 4- Plasmaferez
Hemoperfüzyon ve hemodiyalizle birlikte kullanılan yöntemler vardır.
Yöntemde kullanılan membranlar etilen dioksitle sterilize edilmesi anafi-laktik olaylara neden olabilir.
Proteinlere bağlanan toksinlere etkindir.
5- Hemofıltrasyon ya da sürekli arteriyovenöz hemofiltrasyon:
1977 yılından beri kullanılmaktadır. Femoral arterden alınan kan polisülfan veya polyamidîden yapılmış üstünde binlerce oyuk bulunan süzgecin iç yüzeyinden geçirilmesidir. Taşınamıyan hastalarda en pratik çözümdür.
Molekül ağırlığı 10.000 dalton'dan küçük sıvı, elektrolit, üre ve kreatin gibi maddeler geçebilir.
Etkinliği hemodiyalizden düşük olmasına karşın devamlılık taşıması etkinliğini arttırır.
Solunum Yolu İle
Solunum işinin zorunlu bir işlev, insanın aerobik bir canlı olması ve bu yüzden solunum havasındaki oksijenin oranının önemi; bu yolla zehirlenmelerde tedavinin zamana indekslenmesini ve hipoksinin yaratacağı sorunları da zehirlenmeye ekler. Böylece solunum yolu ile zehirlenmelerde tedavi sonuçlarının başarısını engeller.
Hastanın bulunduğu yerden süratle uzaklaştırılması, %100 oksijen verilecek olanaklar sağlanmalıdır. Metabolik asidozun düzeltilmesi, beyin ödeminin tedavisi ana prensiplerdendir.
19 Haziran 2010 Cumartesi
18 Haziran 2010 Cuma
Prekordiyal ve Ozefagial Steteskop
Prekordiyal ve Özefagial Steteskop
Prekordiyal steteskop, genel olarak anestezi indüksiyonundan önce supras-ternal boşluk veya kalbin üzerine gelecek şekilde yerleştirilir ve anestezist tek kulağına yerleştirdiği kulaklık ile sesleri işitir. Bu sistem, kalp ve solunum seslerinin anestezist tarafından devamlı monitörizasyonuna izin verirken, aynı zamanda diğer kulağın operasyon odasındaki iletişim için serbest kalmasını sağlar. Trakeanın entübasyonundan sonra, özefagial steteskop yerleştirilebilir. Bu steteskop, kalbe yakın bir bölgeye yerleştirildiği için solunum ve kalp seslerinin daha net olarak duyulmasına olanak sağlar. Anestezinin idamesi sırasında özefagial steteskopun rutin kullanımı; kalp hızındaki değişikliklerin, kardiyak disritmilerin, hava yolu diren-cindeki artışın ve akciğerlerin ventilas-yonundaki yetersizliğin erken saptanmasına yardımcı olur. Özefagial stetes-koba ısı sensörünün eklenmesi ile aynı anda özefagial ısı da monitörize edilebilir.
Otomatik Arteriyel Kan Basıncı Aletleri
Otomatik osilometri, rutin intraope-ratif ve erken postoperatif kan basıncı nıonitörizasyonunda oskültasyon ve palpasyon tekniklerinin yerini almıştır. Dinamap gibi osilometrik bir alet, manşondaki osilasyonları örnekleyerek, otomatik olarak sistolik kan basıncı, diyas-tolik kan basıncı, ortalama arteriyel kan basıncı ve kalp hızını ölçebilir. Manşon bir hava pompası ile şişirildikten sonra, manşon basıncı osilasyonlar örneklenirken sabit tutulur. Osilasyon saptanmazsa, bilgisayar bir deflasyon valvini açar
ve osilasyonlar bir sonraki seviyede örneklenir. Çeşitli manşon boyutlarının varlığı (genişliği kolun çevresinin %40'ı kadar olmalıdır) osilometrinin tüm yaş gruplarında kullanılabilmesine olanak sağlar. Çok küçük veya kola çok gevşek sarılmış bir manşon kan basıncının yanlış olarak yükse okunmasına neden olabilir. Sık kan basıncı ölçümleri manşonun distalindeki ekstremitede iskemi ve ödem ile sonuçlanabilir. Bu durum, manşonun en az her beş dakikada bir ölçüm yapacak şekilde programlanmasının önemini gösterir. Monitörize edilen hastaların kan basınçları düşük olduğunda osilometrik tansiyon aletleri, sistolik ve diyastolik kan basıncını değil sadece ortalama arteriyel kan basıncını gösterebilirler.
Prekordiyal steteskop, genel olarak anestezi indüksiyonundan önce supras-ternal boşluk veya kalbin üzerine gelecek şekilde yerleştirilir ve anestezist tek kulağına yerleştirdiği kulaklık ile sesleri işitir. Bu sistem, kalp ve solunum seslerinin anestezist tarafından devamlı monitörizasyonuna izin verirken, aynı zamanda diğer kulağın operasyon odasındaki iletişim için serbest kalmasını sağlar. Trakeanın entübasyonundan sonra, özefagial steteskop yerleştirilebilir. Bu steteskop, kalbe yakın bir bölgeye yerleştirildiği için solunum ve kalp seslerinin daha net olarak duyulmasına olanak sağlar. Anestezinin idamesi sırasında özefagial steteskopun rutin kullanımı; kalp hızındaki değişikliklerin, kardiyak disritmilerin, hava yolu diren-cindeki artışın ve akciğerlerin ventilas-yonundaki yetersizliğin erken saptanmasına yardımcı olur. Özefagial stetes-koba ısı sensörünün eklenmesi ile aynı anda özefagial ısı da monitörize edilebilir.
Otomatik Arteriyel Kan Basıncı Aletleri
Otomatik osilometri, rutin intraope-ratif ve erken postoperatif kan basıncı nıonitörizasyonunda oskültasyon ve palpasyon tekniklerinin yerini almıştır. Dinamap gibi osilometrik bir alet, manşondaki osilasyonları örnekleyerek, otomatik olarak sistolik kan basıncı, diyas-tolik kan basıncı, ortalama arteriyel kan basıncı ve kalp hızını ölçebilir. Manşon bir hava pompası ile şişirildikten sonra, manşon basıncı osilasyonlar örneklenirken sabit tutulur. Osilasyon saptanmazsa, bilgisayar bir deflasyon valvini açar
ve osilasyonlar bir sonraki seviyede örneklenir. Çeşitli manşon boyutlarının varlığı (genişliği kolun çevresinin %40'ı kadar olmalıdır) osilometrinin tüm yaş gruplarında kullanılabilmesine olanak sağlar. Çok küçük veya kola çok gevşek sarılmış bir manşon kan basıncının yanlış olarak yükse okunmasına neden olabilir. Sık kan basıncı ölçümleri manşonun distalindeki ekstremitede iskemi ve ödem ile sonuçlanabilir. Bu durum, manşonun en az her beş dakikada bir ölçüm yapacak şekilde programlanmasının önemini gösterir. Monitörize edilen hastaların kan basınçları düşük olduğunda osilometrik tansiyon aletleri, sistolik ve diyastolik kan basıncını değil sadece ortalama arteriyel kan basıncını gösterebilirler.
Bebegi Ayakta Sallamak
Bebek Ayakta Sallamak
Bebekleri uyumaları için sallamak doğru mudur?
Sallanma davranışı çocuğa haz verir. Bebekler anne karnındayken annelerinin hareketleriyle sürekli olarak sallanırlar. Doğumdan sonra da kucağa alınıp sallanmaktan aynı nedenden ötürü zevk alırlar. Bu hareketlerle alman haz çocuk büyürken de devam eder. Sadece çocuk büyüdükçe hareketler daha sofistike bir hal alır. Çocuklar yaş ve becerilerine göre ip atlamaktan, zıplamaktan, dans etmekten, kucağa alınıp döndürülmekten, lunaparka gitmekten büyük keyif alırlar.
Özellikle bizim kültürümüzde bebekleri uyutmak için bebeği ayakta sallamak çok yaygın bir yöntemdir. Anne babaların en büyük sıkıntısı ise başlangıçta çocuklarını uyutabilmek için gördükleri tek yöntemin artık çocuğun uyuyabilmesi için tek çareye dönüşmüş olmasıdır. önce uykunun aslında bir veda ediş, kendi başına kalma deneyimi olduğu ve bunun da çocuğun bağımsızlığını geliştirebilmesi için çok önemli olduğu detaylı bir şekilde ele alınmıştı. Çocuğu sallayarak uyutma sadece anne babaya eziyet vermesi bakımından ele alınmamalıdır. Sallanarak uyutulan çocuk kendi başına uyumayı ve gece uyandığında kendi kendisini yatıştırarak yeniden uyuyabilmeyi öğrenemez. Sallanmaya, yani onu hep başkalarının yatıştırmasına ihtiyaç duyar, bağımlılık geliştirir. Elbette bebeğinizin hasta olması gibi özel durumlarda uyumasına sallama yardım ediyorsa bu gibi özel durumlarda bebeği sallama yöntemi seçilebilir. Bunun dışında ise anne babalar daha bebekleri yeni doğduğunda ona kendi başına uyuya-bilme becerisi kazandırmayı amaç edinmelidirler.
Bebek, dünyaya geldiğinde her şeyi anne babasından öğrenir; zamanla da alışkanlık geliştirir. O nedenle de başlangıçtan itibaren anne babanın rahat bir şekilde alacakları kararlı bir tavır bebeğin uyumunu, bağımsızlaşmasını, zamanla kendi kendisine yetebilmesini kolaylaştıracaktır.
Sallanarak uyuma artık bir alışkanlığa dönüştü ise bu alışkanlığın bir başka alışkanlıkla değiştirilmesi çok kolay olmayacaktır. Bebeğinizi birdenbire yalnız bırakmadan onu aşama aşama yalnız bırakmanız gerekir. Başlangıçta bebeğiniz haklı olarak yeni durumu yadırgayarak protesto edecektir. Bebeğin protestolarının da anne babası tarafından hoşgörüyle karşılanması, protesto etmesi için bebeğe izin verilmesi gerekir. Anne babanın kararlı tavrı bebeğin yeni uygulamayı benimsemesine yardım eder.
Bebekleri uyumaları için sallamak doğru mudur?
Sallanma davranışı çocuğa haz verir. Bebekler anne karnındayken annelerinin hareketleriyle sürekli olarak sallanırlar. Doğumdan sonra da kucağa alınıp sallanmaktan aynı nedenden ötürü zevk alırlar. Bu hareketlerle alman haz çocuk büyürken de devam eder. Sadece çocuk büyüdükçe hareketler daha sofistike bir hal alır. Çocuklar yaş ve becerilerine göre ip atlamaktan, zıplamaktan, dans etmekten, kucağa alınıp döndürülmekten, lunaparka gitmekten büyük keyif alırlar.
Özellikle bizim kültürümüzde bebekleri uyutmak için bebeği ayakta sallamak çok yaygın bir yöntemdir. Anne babaların en büyük sıkıntısı ise başlangıçta çocuklarını uyutabilmek için gördükleri tek yöntemin artık çocuğun uyuyabilmesi için tek çareye dönüşmüş olmasıdır. önce uykunun aslında bir veda ediş, kendi başına kalma deneyimi olduğu ve bunun da çocuğun bağımsızlığını geliştirebilmesi için çok önemli olduğu detaylı bir şekilde ele alınmıştı. Çocuğu sallayarak uyutma sadece anne babaya eziyet vermesi bakımından ele alınmamalıdır. Sallanarak uyutulan çocuk kendi başına uyumayı ve gece uyandığında kendi kendisini yatıştırarak yeniden uyuyabilmeyi öğrenemez. Sallanmaya, yani onu hep başkalarının yatıştırmasına ihtiyaç duyar, bağımlılık geliştirir. Elbette bebeğinizin hasta olması gibi özel durumlarda uyumasına sallama yardım ediyorsa bu gibi özel durumlarda bebeği sallama yöntemi seçilebilir. Bunun dışında ise anne babalar daha bebekleri yeni doğduğunda ona kendi başına uyuya-bilme becerisi kazandırmayı amaç edinmelidirler.
Bebek, dünyaya geldiğinde her şeyi anne babasından öğrenir; zamanla da alışkanlık geliştirir. O nedenle de başlangıçtan itibaren anne babanın rahat bir şekilde alacakları kararlı bir tavır bebeğin uyumunu, bağımsızlaşmasını, zamanla kendi kendisine yetebilmesini kolaylaştıracaktır.
Sallanarak uyuma artık bir alışkanlığa dönüştü ise bu alışkanlığın bir başka alışkanlıkla değiştirilmesi çok kolay olmayacaktır. Bebeğinizi birdenbire yalnız bırakmadan onu aşama aşama yalnız bırakmanız gerekir. Başlangıçta bebeğiniz haklı olarak yeni durumu yadırgayarak protesto edecektir. Bebeğin protestolarının da anne babası tarafından hoşgörüyle karşılanması, protesto etmesi için bebeğe izin verilmesi gerekir. Anne babanın kararlı tavrı bebeğin yeni uygulamayı benimsemesine yardım eder.
Zehirlenme Nedenleri
Zehirlenme Nedenleri
1. Bitkiler; doğadaki bitkiler, hayvanlar
2. Evlerdeki Temizlik maddeleri (%40): Sabun, temizleyiciler, deterjanlar, petrol bazlı maddeler; cila vb.
3. İlaçlar: Trisiklik antidepressanlar, kalp ilaçları, aspirin, A ve D vitaminleri, demir preperatları, uyku ilaçları, an-tihistaminikler, soğuk algınlığı ilaçları, sedatifler
4. Alkol ve uyuşturucular
KİMLER ZEHİRLENİR?
Çocuklar: %50'sini oluşturur, 5 yaşın altındaki çocuklar evdeki çeşitli maddeler, ilaçlarla ev kazaları sonucu, doğadaki bazı bitki ve hayvanlarla
Erişkinler: İntihar, ev kazaları ve mesleksel kaza ve karşılaşmalar, savaş ve kimyasal terörizm sonucu zehirlenirler.
NEREDE ZEHİRLENİLİR?
Evde: En fazla mutfakda temizlik maddeleri ile, banyo, yatak odası, garajda CO ile,
Çalışma yeri: Tarlada ilaçlamada herbisit ve pestisitlerle, gübreleme esnasında , fabrikalarda kazalarla çeşitli kimyasallarla, yangınlarda CO ile,
Okullarda: Laboratuarlarda kimyasal maddelerin yanlışlıkla içilmesi, ani-linli boyalarla resim yapılırken, kurşun borulu sistemlerden içilen su ile
Gezi sırasında: Yabancı yiyecek, içecek, hayvan ve bitkilerle Her yerde
ÖLÜME NEDEN OLAN ZEHİRLER
Çocukta
1. Gazlar, duman ve buharlar
2. İlaçlar: Fe preperatlan, analjezikler
3. Temizlik maddeleri
4. Bitki ve hayvan zehirleri Erişkinde
1. Gazlar, duman ve buharlar
2. Trisiklik antidepressanlar, kardio vasküler ilaçlar, tarım ilaçları, analje zikler
3. Uyuşturucular, teofilin
4. Bitki ve hayvan zehirleri
ZEHİRLENMELERİ) AYIRICI TANI
Akut zehirlenmelerde görülen fenalık hissi, bulantı, kusma, hipotansiyon veya hipertansiyon, nabız değişiklikleri, kollaps ve koma gibi semptomlar, zehirlenmeye has olmayıp, çeşitli hastalıklarda rastlanan belirtilerdir. Tüm zehirlenmelerin başında veya sonunda görülen bilinç kaybı, kafa içi olayların en belli başlı semptomudur. Amfetamin, kokain ve LSD zehirlenmelerinde rastlanan hipertermi, enfeksiyon hastalıklarının bir belirtisidir. Sedatif ve hipnotik zehirlenmeleri ile karbonmonoksit zehirlenmelerinin bulgularından biri olan hipotermi ise hipoglisemi komasının işaretlerinden biridir. Bununla birlikte hipersekresyon, miyozis ve bradikardi-den oluşan semptomlar grubu organo-fosfat zehirlenmesi tanısının konulmasında yol gösterir. Fakat her zehirlenmede tanı koyduracak özel semptom bulmak mümkün olmayabilir.
ZEHİR TARAMA TESTLERİ
Acil olarak getirilen bir hastada, olayın zehirlenme olup olmadığını belirlemek; hem adli açıdan hem de tedavi yönünden gerekli olabilir. Bu durumda zehir tarama testlerine başvurulmalıdır. Analitik toksikoloji laboratuarlarında 700-861 tür ilaç ve metabolitini kısa zaman içinde ayırdetmeye yarıyan rne-todları içeren teknikler kullanılmaktadır. Serum ve idrardan alınan örneklerde maddeler ve metabolitieri; İnce Tabaka Kromatografisi (Toxi Lab) veya Yüksek Performans Likid Kromatografi HPLC (Remedi) yöntemleri ile tanınmakta ve ayırdedilmektedir. Nazogas-trik sıvı örneklerinden de ayırdediş mümkün olmaktadır
Birden fazla ilaç alan ve gerçek olmayan hikaye veren hastalarda,delirium ve komadaki hastalarda ilaç ayırımı için, antagonist endikasyonu için ve prognozun düzeltilmesine yardımcı ol-mak için tarama testi endikedir
Tarama testleri koma durumlarında, açıklanamayan kardiotoksisite ve asi-doz durumları ile hikayesi olmayan konvulsiyon geçirenlerde yapılmalıdır.
AKTİF KARBON
Dünyanın çeşitli ülkelerinde Univer-sal Absorban, Carbon Active, Medici-nal Charcoal gibi adlarla tanınan aktif karbon emniyetli ve etkili gastrointesti-nal absorban olarak kabul edilmiştir, Granül, toz, süspansiyon türleri satıl maktadır. Ağaç pulpası, linyit, bitki orijinli kömür veya petrolün selektif de-kontaminasyonu ile yüzey alanı geniş delikli bir madde elde edilir.
800°C'ye buharla ısıtılarak veya kimyasal işlemle aktif hale getirilir. Cinsine göre gramında 850 m2, 1600 m2 ve 2000 m2 alan yüzey oluşturan türleri vardır. Bir çorba kaşığında 6 g aktif karbon vardır.
Aktif karbon'un sıvı dolu delikli duvarlarına maddeler kimyasal olarak bağlanırlar. İşlem reversibl olup, hızlı absorbsiyon ve yavaş desorbsiyon şeklindedir. Suda düşük eriyirlik gösteren maddelerle, dissosiye olmayan tuzlar aktif karbon tarafından absorbe edilirler. Kandaki lipofilik,yüksüz ve proteine düşük bağlanma gösteren maddeler aktif karbona bağlanır ve atılırlar. Buna Gastrointestinal Diyaliz adı da verilir. Safra ile atılanlar, enterohepatik dolaşıma giren maddeler aktif karbon'a bağlanıp gastrointestinal kanala sekrete edilirler. Oradan barsağa sekrete edilip fe-çesle atılırlar. Feçes 24 saat süre ile siyah renkli görünüm alır.
Genel olarak tek doz uygulanıldığı gibi, multi doz olarak da (25-50 g/4 saat) kullanılabilir. Zehirlenmeden hemen sonra kullanılması etkinliğinde önemli rol oynarsa da, 10-48 saat sonra doz yükseltildiğinde etkili sonuç alınabilir.
Bilinci açık kişiler, içinde bulunan sorbitol'ün tatlandırıcı özelliği nedeniyle, kolaylıkla içebilirler.
1. Bitkiler; doğadaki bitkiler, hayvanlar
2. Evlerdeki Temizlik maddeleri (%40): Sabun, temizleyiciler, deterjanlar, petrol bazlı maddeler; cila vb.
3. İlaçlar: Trisiklik antidepressanlar, kalp ilaçları, aspirin, A ve D vitaminleri, demir preperatları, uyku ilaçları, an-tihistaminikler, soğuk algınlığı ilaçları, sedatifler
4. Alkol ve uyuşturucular
KİMLER ZEHİRLENİR?
Çocuklar: %50'sini oluşturur, 5 yaşın altındaki çocuklar evdeki çeşitli maddeler, ilaçlarla ev kazaları sonucu, doğadaki bazı bitki ve hayvanlarla
Erişkinler: İntihar, ev kazaları ve mesleksel kaza ve karşılaşmalar, savaş ve kimyasal terörizm sonucu zehirlenirler.
NEREDE ZEHİRLENİLİR?
Evde: En fazla mutfakda temizlik maddeleri ile, banyo, yatak odası, garajda CO ile,
Çalışma yeri: Tarlada ilaçlamada herbisit ve pestisitlerle, gübreleme esnasında , fabrikalarda kazalarla çeşitli kimyasallarla, yangınlarda CO ile,
Okullarda: Laboratuarlarda kimyasal maddelerin yanlışlıkla içilmesi, ani-linli boyalarla resim yapılırken, kurşun borulu sistemlerden içilen su ile
Gezi sırasında: Yabancı yiyecek, içecek, hayvan ve bitkilerle Her yerde
ÖLÜME NEDEN OLAN ZEHİRLER
Çocukta
1. Gazlar, duman ve buharlar
2. İlaçlar: Fe preperatlan, analjezikler
3. Temizlik maddeleri
4. Bitki ve hayvan zehirleri Erişkinde
1. Gazlar, duman ve buharlar
2. Trisiklik antidepressanlar, kardio vasküler ilaçlar, tarım ilaçları, analje zikler
3. Uyuşturucular, teofilin
4. Bitki ve hayvan zehirleri
ZEHİRLENMELERİ) AYIRICI TANI
Akut zehirlenmelerde görülen fenalık hissi, bulantı, kusma, hipotansiyon veya hipertansiyon, nabız değişiklikleri, kollaps ve koma gibi semptomlar, zehirlenmeye has olmayıp, çeşitli hastalıklarda rastlanan belirtilerdir. Tüm zehirlenmelerin başında veya sonunda görülen bilinç kaybı, kafa içi olayların en belli başlı semptomudur. Amfetamin, kokain ve LSD zehirlenmelerinde rastlanan hipertermi, enfeksiyon hastalıklarının bir belirtisidir. Sedatif ve hipnotik zehirlenmeleri ile karbonmonoksit zehirlenmelerinin bulgularından biri olan hipotermi ise hipoglisemi komasının işaretlerinden biridir. Bununla birlikte hipersekresyon, miyozis ve bradikardi-den oluşan semptomlar grubu organo-fosfat zehirlenmesi tanısının konulmasında yol gösterir. Fakat her zehirlenmede tanı koyduracak özel semptom bulmak mümkün olmayabilir.
ZEHİR TARAMA TESTLERİ
Acil olarak getirilen bir hastada, olayın zehirlenme olup olmadığını belirlemek; hem adli açıdan hem de tedavi yönünden gerekli olabilir. Bu durumda zehir tarama testlerine başvurulmalıdır. Analitik toksikoloji laboratuarlarında 700-861 tür ilaç ve metabolitini kısa zaman içinde ayırdetmeye yarıyan rne-todları içeren teknikler kullanılmaktadır. Serum ve idrardan alınan örneklerde maddeler ve metabolitieri; İnce Tabaka Kromatografisi (Toxi Lab) veya Yüksek Performans Likid Kromatografi HPLC (Remedi) yöntemleri ile tanınmakta ve ayırdedilmektedir. Nazogas-trik sıvı örneklerinden de ayırdediş mümkün olmaktadır
Birden fazla ilaç alan ve gerçek olmayan hikaye veren hastalarda,delirium ve komadaki hastalarda ilaç ayırımı için, antagonist endikasyonu için ve prognozun düzeltilmesine yardımcı ol-mak için tarama testi endikedir
Tarama testleri koma durumlarında, açıklanamayan kardiotoksisite ve asi-doz durumları ile hikayesi olmayan konvulsiyon geçirenlerde yapılmalıdır.
AKTİF KARBON
Dünyanın çeşitli ülkelerinde Univer-sal Absorban, Carbon Active, Medici-nal Charcoal gibi adlarla tanınan aktif karbon emniyetli ve etkili gastrointesti-nal absorban olarak kabul edilmiştir, Granül, toz, süspansiyon türleri satıl maktadır. Ağaç pulpası, linyit, bitki orijinli kömür veya petrolün selektif de-kontaminasyonu ile yüzey alanı geniş delikli bir madde elde edilir.
800°C'ye buharla ısıtılarak veya kimyasal işlemle aktif hale getirilir. Cinsine göre gramında 850 m2, 1600 m2 ve 2000 m2 alan yüzey oluşturan türleri vardır. Bir çorba kaşığında 6 g aktif karbon vardır.
Aktif karbon'un sıvı dolu delikli duvarlarına maddeler kimyasal olarak bağlanırlar. İşlem reversibl olup, hızlı absorbsiyon ve yavaş desorbsiyon şeklindedir. Suda düşük eriyirlik gösteren maddelerle, dissosiye olmayan tuzlar aktif karbon tarafından absorbe edilirler. Kandaki lipofilik,yüksüz ve proteine düşük bağlanma gösteren maddeler aktif karbona bağlanır ve atılırlar. Buna Gastrointestinal Diyaliz adı da verilir. Safra ile atılanlar, enterohepatik dolaşıma giren maddeler aktif karbon'a bağlanıp gastrointestinal kanala sekrete edilirler. Oradan barsağa sekrete edilip fe-çesle atılırlar. Feçes 24 saat süre ile siyah renkli görünüm alır.
Genel olarak tek doz uygulanıldığı gibi, multi doz olarak da (25-50 g/4 saat) kullanılabilir. Zehirlenmeden hemen sonra kullanılması etkinliğinde önemli rol oynarsa da, 10-48 saat sonra doz yükseltildiğinde etkili sonuç alınabilir.
Bilinci açık kişiler, içinde bulunan sorbitol'ün tatlandırıcı özelliği nedeniyle, kolaylıkla içebilirler.
17 Haziran 2010 Perşembe
Zehirlenme Sureci ve Yollari
Zehirlenme Süreci ve Yolları
Zehirlenme olayı ile 24 saatten kısa bir süre içinde karşılaşılmışsa, 'Akut Maruz Kalma'dan söz edilir. İnhalasyon yolu ile zehirlenmelerde bu süre 4 saate kısalır.
Bir aydan kısa süre içinde tekrarlayan doz veya olaylar Subakut, 1-3 ay arası süre içinde tekrarlar Subkronik, 3 aydan daha uzun süre içinde tekrarlar ise Kronik Zehirlenme tanımına girer.
ZEHİRLENME YOLLARI
Oral veya gastrointestinal yol: En sık rastlanan yoldur.Vücuda girişin ve emilimin uzun bir yoldan yapılması ve bazı sistemlere göre daha yavaş olması, hepatik metabolizma yolunun varlığı nedeniyle tedaviye iyi cevap alınır.
İnhalasyon veya solunum yolu: Vücuda giriş zorunlu, hızlı ve çok kısa ve geniş bir alandan emilim sağlandığından bu yolla zehirlenmelerde tedavi süreci ve olanakları çok kısıtlıdır. Ölüm oranı çok yüksektir. Ya da kronik hastalıkları hazırlarlar.
Deri ve mukozalar: Deri vücudumuzun güçlü bir örtüsü olma özelliğini, bazı vücut bölgelerinde ve bazı maddelere karşı kaybeder ve çok emici bir yapı durumuna gelir. Deri yüzeyinden emilen çeşitli ilaçlar için yararlı olan bu durum, zehirlenmelerde çok tehlikeli boyutlara ulaşabilir. Kazalarda ve kimyasal savaşlarda, solunum yolu kadar önem kazanır, özellikle vücudun açık bölgeleri ve saçlı deri zehirin alınıp taşınmasında önemli rol oynarlar. Mukozalar da ise emilim çok hızlı olduğundan özellikle baş bölgesinde bulunan duyu organlarımızın yüzeyini kaplayan mukozalar, zehirin merkez sinir sistemine hızla taşınmasını sağlarlar bu yüzden korunması gereken en önemli vücut alanlarıdır. Yüksek letalite ve kronik hastalık nedenidir.
Damar içi Yolu: Çok hızlı ve kısa yolla vücuda giriş sağlar. Uyuşturucu kullananlarda ve bazen de hatalı tıp uygulamaları sonucu ortaya çıkar. Yüksek oranda ölümle sonuçlanır.
Resmi kayıtlara göre, ABD.'nde yılda 5.000-10.000 kişinin zehirlendiği belirtilmektedir. Alkol ve İlaç alınımına bağlı (antihistaminiklerle) otomobil kazaları daha yüksek oranda saptanmıştır. Ekonomik boyutu da göz önüne alınırsa, toplumlara zehirlenmelerin ne denli zarar verdiği anlaşılabilir.
Ev ve sanayi kazalarına neden olan akut karbonmonoksit zehirlen-meleri'nde ise eğer kan gazı analizi yapılmazsa, normal ölüm olarak nitelendirilebilir, bu da adli bazı yanlışlıklara yol açabilir.
Zehirlenme olayı ile 24 saatten kısa bir süre içinde karşılaşılmışsa, 'Akut Maruz Kalma'dan söz edilir. İnhalasyon yolu ile zehirlenmelerde bu süre 4 saate kısalır.
Bir aydan kısa süre içinde tekrarlayan doz veya olaylar Subakut, 1-3 ay arası süre içinde tekrarlar Subkronik, 3 aydan daha uzun süre içinde tekrarlar ise Kronik Zehirlenme tanımına girer.
ZEHİRLENME YOLLARI
Oral veya gastrointestinal yol: En sık rastlanan yoldur.Vücuda girişin ve emilimin uzun bir yoldan yapılması ve bazı sistemlere göre daha yavaş olması, hepatik metabolizma yolunun varlığı nedeniyle tedaviye iyi cevap alınır.
İnhalasyon veya solunum yolu: Vücuda giriş zorunlu, hızlı ve çok kısa ve geniş bir alandan emilim sağlandığından bu yolla zehirlenmelerde tedavi süreci ve olanakları çok kısıtlıdır. Ölüm oranı çok yüksektir. Ya da kronik hastalıkları hazırlarlar.
Deri ve mukozalar: Deri vücudumuzun güçlü bir örtüsü olma özelliğini, bazı vücut bölgelerinde ve bazı maddelere karşı kaybeder ve çok emici bir yapı durumuna gelir. Deri yüzeyinden emilen çeşitli ilaçlar için yararlı olan bu durum, zehirlenmelerde çok tehlikeli boyutlara ulaşabilir. Kazalarda ve kimyasal savaşlarda, solunum yolu kadar önem kazanır, özellikle vücudun açık bölgeleri ve saçlı deri zehirin alınıp taşınmasında önemli rol oynarlar. Mukozalar da ise emilim çok hızlı olduğundan özellikle baş bölgesinde bulunan duyu organlarımızın yüzeyini kaplayan mukozalar, zehirin merkez sinir sistemine hızla taşınmasını sağlarlar bu yüzden korunması gereken en önemli vücut alanlarıdır. Yüksek letalite ve kronik hastalık nedenidir.
Damar içi Yolu: Çok hızlı ve kısa yolla vücuda giriş sağlar. Uyuşturucu kullananlarda ve bazen de hatalı tıp uygulamaları sonucu ortaya çıkar. Yüksek oranda ölümle sonuçlanır.
Resmi kayıtlara göre, ABD.'nde yılda 5.000-10.000 kişinin zehirlendiği belirtilmektedir. Alkol ve İlaç alınımına bağlı (antihistaminiklerle) otomobil kazaları daha yüksek oranda saptanmıştır. Ekonomik boyutu da göz önüne alınırsa, toplumlara zehirlenmelerin ne denli zarar verdiği anlaşılabilir.
Ev ve sanayi kazalarına neden olan akut karbonmonoksit zehirlen-meleri'nde ise eğer kan gazı analizi yapılmazsa, normal ölüm olarak nitelendirilebilir, bu da adli bazı yanlışlıklara yol açabilir.
Bebeklerde Uyku Duzeni ve Aile
Bebeklerde Uyku Düzeni
Anne babanın kendi uyku düzenleri bebekleri/çocukları üzerinde etkili midir?
Anne babaların kendi uyku düzenleri, kendilerinin uyku probleminin olup olmaması, anne ve baba arasında uykuya yaklaşımda farklılıkların olması, anne ya da babanın çalışma saatlerinin çok erken ya da çok geç olması bebeklerinin uykusu üzerinde etkilidir.
Giorgis'in 1987 yılında uyku problemi olan bebekler üzerinde yaptığı bir çalışmada, uyku problemi olan bebeklerin %10'unun babalarında, %26'sının annelerinin ailelerinde, %16'sının ise annelerinde uyku problemi olduğu saptanmıştır. Bu araştırmanın sonuçlan doğrultusunda babadan çok annenin kendisinde ya da ailesinde uyku probleminin olmasının bebek üzerinde etkili olduğu, ancak yine de bu etkinin oranın çok da yüksek olmadığı görülmektedir.
Annenin kendisinin ne kadar kolay uyuduğu ya da uyumakta zorlanıp zorlanmadığı bebeğini uyuturken yaşanan geçişte etkilidir. Kendisi birey olarak uyumakta zorlanan, uyku ile arası çok iyi olmayan ya da tam tersi uykuya çok düşkün olan bir annenin bebeğini ya da çocuğunu uykuya hazırlaması farklı olacaktır. Eğer anne uykuya çok düşkünse bebeğinin başlangıçta normal olan gece uyanmalarını hoşgörüyle karşılaması zor olacak, uykusuz kalması annenin direncini azaltacağından, gergin olmasına neden olacaktır.
Anne ve babanın uyku düzeni arasındaki farklılık bebeklerini uyuturken
ya da uyku beklentisinin süresi üzerinde etkili olur. Eğer bebeğin genel olarak ruh sağlığı büyük ölçüde anne babası ile kurduğu ilişki içinde aralarındaki ritme bağlı ise anne babanın kendi aralarındaki ritmi de bebekleri ile kuracakları ilişki belirleyecektir. Anne babanın birbirleri ile uyumlu olmaları bebeklerine birlikte ortak mesaj vermelerine, yöntemlerinde kararlı ve tutarlı olmalarına, böylece de bebeklerinin kolayca uyum sağlamasına yol açar. Anne baba arasında uyumda bir problem varsa bebek iki farklı yaklaşımı deneyimleyeceği ve yaklaşım farkı anne baba arasında gerilim neden olacağı için bebek yalnız farklı yaklaşımlara değil gerilime de maruz kalır.
Bebeklerinin uyku problemi yaşadığı anne babalar uyku probleminin nedenlerinin teşhisinde ve çözüm yollarının tespitinde kendi uyku düzenlerini de dikkate almalıdırlar; çünkü bebekte bir sorunun olması eğer tıbbi ya da özel bir nedenden kaynaklanmıyorsa anne babası ile arasındaki ilişkinin niteliğinden kaynaklanır. Sorun ne olursa olsun iyileştirilmeye çalışılan da aslında hep bu ilişkinin kendisidir. İlişkide rol oynayan değişkenlerin fark edilmesi anne babanın en çok ihtiyacını duyduğu şeydir.
Anne babanın kendi uyku düzenleri bebekleri/çocukları üzerinde etkili midir?
Anne babaların kendi uyku düzenleri, kendilerinin uyku probleminin olup olmaması, anne ve baba arasında uykuya yaklaşımda farklılıkların olması, anne ya da babanın çalışma saatlerinin çok erken ya da çok geç olması bebeklerinin uykusu üzerinde etkilidir.
Giorgis'in 1987 yılında uyku problemi olan bebekler üzerinde yaptığı bir çalışmada, uyku problemi olan bebeklerin %10'unun babalarında, %26'sının annelerinin ailelerinde, %16'sının ise annelerinde uyku problemi olduğu saptanmıştır. Bu araştırmanın sonuçlan doğrultusunda babadan çok annenin kendisinde ya da ailesinde uyku probleminin olmasının bebek üzerinde etkili olduğu, ancak yine de bu etkinin oranın çok da yüksek olmadığı görülmektedir.
Annenin kendisinin ne kadar kolay uyuduğu ya da uyumakta zorlanıp zorlanmadığı bebeğini uyuturken yaşanan geçişte etkilidir. Kendisi birey olarak uyumakta zorlanan, uyku ile arası çok iyi olmayan ya da tam tersi uykuya çok düşkün olan bir annenin bebeğini ya da çocuğunu uykuya hazırlaması farklı olacaktır. Eğer anne uykuya çok düşkünse bebeğinin başlangıçta normal olan gece uyanmalarını hoşgörüyle karşılaması zor olacak, uykusuz kalması annenin direncini azaltacağından, gergin olmasına neden olacaktır.
Anne ve babanın uyku düzeni arasındaki farklılık bebeklerini uyuturken
ya da uyku beklentisinin süresi üzerinde etkili olur. Eğer bebeğin genel olarak ruh sağlığı büyük ölçüde anne babası ile kurduğu ilişki içinde aralarındaki ritme bağlı ise anne babanın kendi aralarındaki ritmi de bebekleri ile kuracakları ilişki belirleyecektir. Anne babanın birbirleri ile uyumlu olmaları bebeklerine birlikte ortak mesaj vermelerine, yöntemlerinde kararlı ve tutarlı olmalarına, böylece de bebeklerinin kolayca uyum sağlamasına yol açar. Anne baba arasında uyumda bir problem varsa bebek iki farklı yaklaşımı deneyimleyeceği ve yaklaşım farkı anne baba arasında gerilim neden olacağı için bebek yalnız farklı yaklaşımlara değil gerilime de maruz kalır.
Bebeklerinin uyku problemi yaşadığı anne babalar uyku probleminin nedenlerinin teşhisinde ve çözüm yollarının tespitinde kendi uyku düzenlerini de dikkate almalıdırlar; çünkü bebekte bir sorunun olması eğer tıbbi ya da özel bir nedenden kaynaklanmıyorsa anne babası ile arasındaki ilişkinin niteliğinden kaynaklanır. Sorun ne olursa olsun iyileştirilmeye çalışılan da aslında hep bu ilişkinin kendisidir. İlişkide rol oynayan değişkenlerin fark edilmesi anne babanın en çok ihtiyacını duyduğu şeydir.
Anestezide Monitorizasyon Nedir
Monitorizasyon Nedir
Anestezi ve cerrahi sırasında, istenmeyen sorunların belirlenmesi ve değerlendirilmesi amacıyla hastanın fizyolojik parametrelerinin izlenmesi ve gözlenmesine "monitörizasyon" adı verilir. Bu işlevleri yerine getiren, izleyen ve ikaz eden aletlere de "monitör" denmektedir. Monitörizasyonun amacı; değişkenleri izlemek, sorunları tanımak, sorunların ciddiyet derecesini belirlemek ve tedaviye cevabın değerlendirmesini yapmaktır. Operasyon odasındaki en önemli monitör, anestezi verilen hastadan sürekli olarak objektif ve sübjektif bilgi toplayan dikkatli bir aneste-zisttir. Sübjektif monitörizasyon aneste-zistin duyularına (görsel, dokunma, duyusal) ve deneyimlerine bağlıdır (Tablo
1). Anestezistin olumsuz gelişmelere olan duyarlılığı, anestezi altındaki hastanın durumu ile ilgili objektif veriler sağlayan monitörler tarafından arttırılır. İdeal bir monitörün özellikleri şunlar olmalıdır:
1. Non-invaziv olmalı
2. Fizyolojik ve psikolojik değişiklik yapmamalı
3. Güvenilir olmalı ve yorumlana-bilmeli
4. Fazla teknik bilgi gerektirmemeli
5. Taşınabilir olmalı
6. Ucuz, bakımı kolay olmalı
7. Hastaya ek yük getirmemeli Monitörizasyon yöntemleri için çok çeşitli sınıflandırmalar vardır. Ancak, hasta üzerinde uygulanan işlem göz önüne aldığında, monitörizasyon inva-ziv ve noninvaziv olmak üzere iki gruba ayrılmaktadır. Buna göre elektrokardi-yogafı (EKG), pulse oksimetre, kapno-grafı ve solunum havasındaki gazların tayini gibi hasta üzerinde bir girişim gerektirmeyen işlemler noninvaziv; arteri-yel ve santral venöz kateterler, idrar sondası ve nazofarengial ısı probu gibi vücut içindeki çeşitli lümen, boşluk veya oluşumlara özel kateterlerin yerleştirilmesini gerektiren işlemler invaziv olarak adlandırılmaktadır.
Temel intraoperatif monitörizasyon için standartlar Amerikan Anestezistler Birliği tarafından ortaya konmuştur. Bu standartlar, anestezi verilen tüm hastalarda pulse oksimetre, kapnografı, oksijen analizörü, diskonneksiyon alarmı ve elektrokardiyogram kullanımını zorunlu tutmaktadır. Kan basıncı ve kalp hızı en az her beş dakikada bir değerlendirilmelidir. Bununla birlikte, anestezisi bu standartları olağan dışı durumlara uyarlamak için gerekli tıbbi kararları verebilecek tecrübeye sahip olmalıdır. Hastanın medikal durumu ve cerrahinin kompleksliğine bağlı olarak, intraoperatif monitörizasyon seçimi daha karmaşık hale gelebilir. Daha invaziv monitörlerin kullanımı, her hasta için potansiyel yararları ile risklerinin karşılaştırılmasını gerektirir.
Anestezi ve cerrahi sırasında, istenmeyen sorunların belirlenmesi ve değerlendirilmesi amacıyla hastanın fizyolojik parametrelerinin izlenmesi ve gözlenmesine "monitörizasyon" adı verilir. Bu işlevleri yerine getiren, izleyen ve ikaz eden aletlere de "monitör" denmektedir. Monitörizasyonun amacı; değişkenleri izlemek, sorunları tanımak, sorunların ciddiyet derecesini belirlemek ve tedaviye cevabın değerlendirmesini yapmaktır. Operasyon odasındaki en önemli monitör, anestezi verilen hastadan sürekli olarak objektif ve sübjektif bilgi toplayan dikkatli bir aneste-zisttir. Sübjektif monitörizasyon aneste-zistin duyularına (görsel, dokunma, duyusal) ve deneyimlerine bağlıdır (Tablo
1). Anestezistin olumsuz gelişmelere olan duyarlılığı, anestezi altındaki hastanın durumu ile ilgili objektif veriler sağlayan monitörler tarafından arttırılır. İdeal bir monitörün özellikleri şunlar olmalıdır:
1. Non-invaziv olmalı
2. Fizyolojik ve psikolojik değişiklik yapmamalı
3. Güvenilir olmalı ve yorumlana-bilmeli
4. Fazla teknik bilgi gerektirmemeli
5. Taşınabilir olmalı
6. Ucuz, bakımı kolay olmalı
7. Hastaya ek yük getirmemeli Monitörizasyon yöntemleri için çok çeşitli sınıflandırmalar vardır. Ancak, hasta üzerinde uygulanan işlem göz önüne aldığında, monitörizasyon inva-ziv ve noninvaziv olmak üzere iki gruba ayrılmaktadır. Buna göre elektrokardi-yogafı (EKG), pulse oksimetre, kapno-grafı ve solunum havasındaki gazların tayini gibi hasta üzerinde bir girişim gerektirmeyen işlemler noninvaziv; arteri-yel ve santral venöz kateterler, idrar sondası ve nazofarengial ısı probu gibi vücut içindeki çeşitli lümen, boşluk veya oluşumlara özel kateterlerin yerleştirilmesini gerektiren işlemler invaziv olarak adlandırılmaktadır.
Temel intraoperatif monitörizasyon için standartlar Amerikan Anestezistler Birliği tarafından ortaya konmuştur. Bu standartlar, anestezi verilen tüm hastalarda pulse oksimetre, kapnografı, oksijen analizörü, diskonneksiyon alarmı ve elektrokardiyogram kullanımını zorunlu tutmaktadır. Kan basıncı ve kalp hızı en az her beş dakikada bir değerlendirilmelidir. Bununla birlikte, anestezisi bu standartları olağan dışı durumlara uyarlamak için gerekli tıbbi kararları verebilecek tecrübeye sahip olmalıdır. Hastanın medikal durumu ve cerrahinin kompleksliğine bağlı olarak, intraoperatif monitörizasyon seçimi daha karmaşık hale gelebilir. Daha invaziv monitörlerin kullanımı, her hasta için potansiyel yararları ile risklerinin karşılaştırılmasını gerektirir.
16 Haziran 2010 Çarşamba
Bebekle Beraber Uyumak
Bebekle birlikte uyumak doğru mudur?
Pek çok anne baba kendilerince çok haklı nedenlerle bebeklerini yataklarına almak isterler. Özellikle fiziksel temas olmadığında çok zor uyuyan bebekler için bu durum bir kolaylık sağlar. Bu bebekler anne babalarının yatağında onlarla birlikte daha kolay uyuyabilirler. Bazı kültürlerde anne babaların bebekleriyle uyumaları teşvik bile edilmektedir.
Bebeğin anne babasıyla birlikte aynı yatakta uyuması anne babaya da bazı kolaylıklar sağlar. Ebeveynler birlikte uyuduklarında bebeklerini daha rahat kontrol edebilirler. Sözgelimi eğer bebekleri terlerse, çok sıcak hissederse ya da herhangi bir nedenle hareket ettiğinde anne babanın bunu hemen hissederek anında müdahale etme şansları vardır. Doğumdan sonraki ilk haftalarda da bebeklerin böylesi bir yakınlığa, anne babanın yatağında yatmasalar bile onlarla aynı odayı paylaşmaya ihtiyaçları vardır.
Bebekle aynı yatak paylaşıldığında mutlaka dikkat edilmesi gereken bazı noktalar vardır. Çünkü bebeğin her zaman için arada sıkışması ya da çok sıcak hissederek nefes alamaması riskleri de vardır. İşte bütün bu risklerin en aza indirilebilmesi için anne ya da babanın çok yorgun olduğu, ilaç ya da alkol aldığı durumlarda bebeklerini yataklarına almaktan kaçınmaları gerekir. Bebeklerinin terlemeyeceğinden, kendisini çok sıcak hissetmediğinden, bebeğin çevresinde yastık ya da yorgan olmadığından emin olunması önemlidir. Bütün bu risklerden ötürü bebekle birlikte bir kanepe, divan benzeri bir şey üzerinde uyumak tercih edilmelidir.
Pek çok anne baba kendilerince çok haklı nedenlerle bebeklerini yataklarına almak isterler. Özellikle fiziksel temas olmadığında çok zor uyuyan bebekler için bu durum bir kolaylık sağlar. Bu bebekler anne babalarının yatağında onlarla birlikte daha kolay uyuyabilirler. Bazı kültürlerde anne babaların bebekleriyle uyumaları teşvik bile edilmektedir.
Bebeğin anne babasıyla birlikte aynı yatakta uyuması anne babaya da bazı kolaylıklar sağlar. Ebeveynler birlikte uyuduklarında bebeklerini daha rahat kontrol edebilirler. Sözgelimi eğer bebekleri terlerse, çok sıcak hissederse ya da herhangi bir nedenle hareket ettiğinde anne babanın bunu hemen hissederek anında müdahale etme şansları vardır. Doğumdan sonraki ilk haftalarda da bebeklerin böylesi bir yakınlığa, anne babanın yatağında yatmasalar bile onlarla aynı odayı paylaşmaya ihtiyaçları vardır.
Bebekle aynı yatak paylaşıldığında mutlaka dikkat edilmesi gereken bazı noktalar vardır. Çünkü bebeğin her zaman için arada sıkışması ya da çok sıcak hissederek nefes alamaması riskleri de vardır. İşte bütün bu risklerin en aza indirilebilmesi için anne ya da babanın çok yorgun olduğu, ilaç ya da alkol aldığı durumlarda bebeklerini yataklarına almaktan kaçınmaları gerekir. Bebeklerinin terlemeyeceğinden, kendisini çok sıcak hissetmediğinden, bebeğin çevresinde yastık ya da yorgan olmadığından emin olunması önemlidir. Bütün bu risklerden ötürü bebekle birlikte bir kanepe, divan benzeri bir şey üzerinde uyumak tercih edilmelidir.
Monitorizasyon Anasayfa
Monitorizasyon
Prekordiyal ve Özefagial Steteskop
Kardiyovasküler Sistemin İnvaziv Monitörizasyonu
Santral Venöz Basınç
Pulmoner Arter Kateteri
Kardiyak Debi Monitörizasyonu
Pulse Oksimetre ve Probu
Transkutanöz P02 (Ptc02)
Kapnografi
Santral Sinir Sistemi Monitörizasyonu
Periferik Sinir Stimilatörü
Periferik Sinir Sistemi
Spinal Anestezi
Epidural Anestezi
Lokal Anestezik
Farmakokinetik
Prekordiyal ve Özefagial Steteskop
Kardiyovasküler Sistemin İnvaziv Monitörizasyonu
Santral Venöz Basınç
Pulmoner Arter Kateteri
Kardiyak Debi Monitörizasyonu
Pulse Oksimetre ve Probu
Transkutanöz P02 (Ptc02)
Kapnografi
Santral Sinir Sistemi Monitörizasyonu
Periferik Sinir Stimilatörü
Periferik Sinir Sistemi
Spinal Anestezi
Epidural Anestezi
Lokal Anestezik
Farmakokinetik
Zehirlenmeler ve Toksik Maddeler
Zehirlenmeler
İnsanlığın ilk günlerinden beri insanın enerji gereksinimini karşılamak için bitkisel ve hayvansal maddeleri tadarak, gerekli işlemlerden geçirerek ve koruyarak; örneğin pişirerek ve tuzlayarak yaşamını sürdürdüğü düşünülmektedir. Bu nedenle insan, vücuduna giren maddelerin yararlan kadar zararlarını da öğrenmek zorunda kalmıştır ve belki de bu yüzden Zehir tanımı, vücuda kesin olarak zararlı maddeler ve kimyasallar için yapılırken, vücut fonksiyonlarının devamı için gerekli ve yararlı maddeler Besin adını almıştır. Bu düşünce tarzı bugün de devam etmekte, bazı biyolojik, bitkisel, hayvansal ve bazı kimyasal maddeler besinlerimizi oluşturmaktadır.
Kır hayatından şehir hayatına geçiş, kimyasal teknolojinin gelişmesi ve ilaçlar; toplum hayatına ve tıp dünyasına getirdiği artıların yanı sıra, başa çıkılamayan meslek ve ev kazalarının nedeni olan zehirlenmeleri hazırlayarak insanlığın önemli bir sorunu olmaktadır. Bunun dışında 20. yüzyıldaki savaşlarda kullanılan kitle yoketme silahlarının başında Kimyasal Zehirler yer almaktadır. İnsanlık, terör veya savaş amacı ile kullanılan bu zehirlerin tehditi altında yaşamaktadır.
Bugün yararlı kimyasal maddelerle, zararlı kimyasallar arasındaki kesin sınırı belirlemek çok güçtür. Herhangi bir kimyasal maddenin emniyet ve zararlı-lrk dereceleri vardır. Bir madde kesin zararlı olmasa da yeterli miktarda alınsa bile, bazı istenmeyen yan etkilere neden olabilir. Kimyasal bir bileşiğin zararlılığı veya emniyeti vücutta bulunan bileşiğin miktarı ile ilişkilidir. Bir bileşiğin zararlılık derecesini belirleyen faktör, bileşiğin dozudur. Zararlı etkisini ise, biyolojik mekanizmanın hasar görmesi veya ciddi şekilde bozulması belirler. Doz minimumdan maksimuma yükseldiğinde, cevap da yararlı veya zararlı olarak artan reaksiyon şeklinde görülür.
TANIMLAR
Zehir: Hücre, doku ve organizmanın metabolizmasını etkileyerek biyolojik sistemlere zarar veren, kalıcı hasara ve/veya ölüme neden olan doğal, sentetik yapıda kimyasal maddelere verilen addır.
Toksik: Zararlı kimyasal etki ile eş anlamlıdır.
Toksikoloji: Zehirler ve zehirlenmeler bilimidir.
1787-1835 yılları arasında yaşayan Mathiue Joseph Bonaventura Orfıla; XVIII. Löüis' riîn doktoru olup, 1815'de ilk Toksikoloji kitabını yazan ve Paris Üniversitesi'nde ders veren bilim adamıdır. Modern Toksikolojinin Babası olarak kabul edilir. Çeşitli bilim dallarıyla desteklenip gelişen Toksikoloji Bilimi günümüzde çeşitli alt bilim dallarına ayrılmıştır.
Herhangi bir kimyasalın zehirli ola-bilmesindeki temel neden; giriş yolu ve dozajıdır.
Kimyasal maddeler, biyolojik sistemlerin hedef organlarında kritik yoğunluğa ulaştıklarında toksik etki oluştururlar.
LD50I kimyasal bileşiklerin insan üzerinde potansiyel tehlikesini sınıflamak için kullanılmaktadır.
ED50 ise kişilerin %50'sinin tedavisinde etkin olan doz için kullanılır.
LD50) ile ED50'nin oranlanması ile 'Tedavi İndexi' veya 'Emniyet Sınırı' hesaplanır. Tl = LD50 /ED50'dir.
LD50 eğrisi sola kaydığında, Tl küçülür, emniyet sınırı daralır. Daha toksik hal alır.
Bir bileşiğin toksisite yapıcı özelliğini değerlendirmede LD1/ED99'nını hesaplamak gerekir.
İnsanlığın ilk günlerinden beri insanın enerji gereksinimini karşılamak için bitkisel ve hayvansal maddeleri tadarak, gerekli işlemlerden geçirerek ve koruyarak; örneğin pişirerek ve tuzlayarak yaşamını sürdürdüğü düşünülmektedir. Bu nedenle insan, vücuduna giren maddelerin yararlan kadar zararlarını da öğrenmek zorunda kalmıştır ve belki de bu yüzden Zehir tanımı, vücuda kesin olarak zararlı maddeler ve kimyasallar için yapılırken, vücut fonksiyonlarının devamı için gerekli ve yararlı maddeler Besin adını almıştır. Bu düşünce tarzı bugün de devam etmekte, bazı biyolojik, bitkisel, hayvansal ve bazı kimyasal maddeler besinlerimizi oluşturmaktadır.
Kır hayatından şehir hayatına geçiş, kimyasal teknolojinin gelişmesi ve ilaçlar; toplum hayatına ve tıp dünyasına getirdiği artıların yanı sıra, başa çıkılamayan meslek ve ev kazalarının nedeni olan zehirlenmeleri hazırlayarak insanlığın önemli bir sorunu olmaktadır. Bunun dışında 20. yüzyıldaki savaşlarda kullanılan kitle yoketme silahlarının başında Kimyasal Zehirler yer almaktadır. İnsanlık, terör veya savaş amacı ile kullanılan bu zehirlerin tehditi altında yaşamaktadır.
Bugün yararlı kimyasal maddelerle, zararlı kimyasallar arasındaki kesin sınırı belirlemek çok güçtür. Herhangi bir kimyasal maddenin emniyet ve zararlı-lrk dereceleri vardır. Bir madde kesin zararlı olmasa da yeterli miktarda alınsa bile, bazı istenmeyen yan etkilere neden olabilir. Kimyasal bir bileşiğin zararlılığı veya emniyeti vücutta bulunan bileşiğin miktarı ile ilişkilidir. Bir bileşiğin zararlılık derecesini belirleyen faktör, bileşiğin dozudur. Zararlı etkisini ise, biyolojik mekanizmanın hasar görmesi veya ciddi şekilde bozulması belirler. Doz minimumdan maksimuma yükseldiğinde, cevap da yararlı veya zararlı olarak artan reaksiyon şeklinde görülür.
TANIMLAR
Zehir: Hücre, doku ve organizmanın metabolizmasını etkileyerek biyolojik sistemlere zarar veren, kalıcı hasara ve/veya ölüme neden olan doğal, sentetik yapıda kimyasal maddelere verilen addır.
Toksik: Zararlı kimyasal etki ile eş anlamlıdır.
Toksikoloji: Zehirler ve zehirlenmeler bilimidir.
1787-1835 yılları arasında yaşayan Mathiue Joseph Bonaventura Orfıla; XVIII. Löüis' riîn doktoru olup, 1815'de ilk Toksikoloji kitabını yazan ve Paris Üniversitesi'nde ders veren bilim adamıdır. Modern Toksikolojinin Babası olarak kabul edilir. Çeşitli bilim dallarıyla desteklenip gelişen Toksikoloji Bilimi günümüzde çeşitli alt bilim dallarına ayrılmıştır.
Herhangi bir kimyasalın zehirli ola-bilmesindeki temel neden; giriş yolu ve dozajıdır.
Kimyasal maddeler, biyolojik sistemlerin hedef organlarında kritik yoğunluğa ulaştıklarında toksik etki oluştururlar.
LD50I kimyasal bileşiklerin insan üzerinde potansiyel tehlikesini sınıflamak için kullanılmaktadır.
ED50 ise kişilerin %50'sinin tedavisinde etkin olan doz için kullanılır.
LD50) ile ED50'nin oranlanması ile 'Tedavi İndexi' veya 'Emniyet Sınırı' hesaplanır. Tl = LD50 /ED50'dir.
LD50 eğrisi sola kaydığında, Tl küçülür, emniyet sınırı daralır. Daha toksik hal alır.
Bir bileşiğin toksisite yapıcı özelliğini değerlendirmede LD1/ED99'nını hesaplamak gerekir.
15 Haziran 2010 Salı
Nazotrakeal Entubasyon
Nazotrakeal Entübasyon
Ağız içi cerrahi girişimlerde, larin-goskopi ve entübasyonun zor olduğu hastalarda uyanık entübasyon sırasında ve oral entübasyona göre daha kolay to-lere edildiği için yoğun bakım hastalarında tercih edilebilir.
Hastanın daha rahat nefes alıp verdiği burun deliğinden, hasta uyanıksa to-pikal anestezi ve nazal hemorajiyi önlemek için topikal vazokonstriktör uygulamasından sonra, geçebilecek en büyük tüp seçilir, suda eriyebilen bir kay-ganlaştırıcı jel ile tüpün distal ucu sıvanarak yerleştirilir ve tüp farinkse kadar itilir.
Laringoskopi yapılabiliyorsa tüp ucu orofarinkste görüldükten sonra Magill forsepsi ile tutularak (kaf zedelenmeden) vokal kordların arasına doğru yönlendirilir ve tüp itilir. Laringoskopi yapılamayan uyanık entübasyon gereken hastalarda solunum sesleri dinlenerek, hasta inspirium yaptığı sırada tüp larinkse doğru itilir, trakeaya girilir. Bu sırada solunum seslerinin azalması tüpün özofagusta olduğunu düşündürmeli, tüp geri çekilerek tekrar denenmelidir. Özellikle maksillayı içine alan maksillofasiyal travmalarda yerleştirmek zor, kafa tabanı kırıklarında ise kranium içine yerleşebileceği için tehlikelidir.
Ağız içi cerrahi girişimlerde, larin-goskopi ve entübasyonun zor olduğu hastalarda uyanık entübasyon sırasında ve oral entübasyona göre daha kolay to-lere edildiği için yoğun bakım hastalarında tercih edilebilir.
Hastanın daha rahat nefes alıp verdiği burun deliğinden, hasta uyanıksa to-pikal anestezi ve nazal hemorajiyi önlemek için topikal vazokonstriktör uygulamasından sonra, geçebilecek en büyük tüp seçilir, suda eriyebilen bir kay-ganlaştırıcı jel ile tüpün distal ucu sıvanarak yerleştirilir ve tüp farinkse kadar itilir.
Laringoskopi yapılabiliyorsa tüp ucu orofarinkste görüldükten sonra Magill forsepsi ile tutularak (kaf zedelenmeden) vokal kordların arasına doğru yönlendirilir ve tüp itilir. Laringoskopi yapılamayan uyanık entübasyon gereken hastalarda solunum sesleri dinlenerek, hasta inspirium yaptığı sırada tüp larinkse doğru itilir, trakeaya girilir. Bu sırada solunum seslerinin azalması tüpün özofagusta olduğunu düşündürmeli, tüp geri çekilerek tekrar denenmelidir. Özellikle maksillayı içine alan maksillofasiyal travmalarda yerleştirmek zor, kafa tabanı kırıklarında ise kranium içine yerleşebileceği için tehlikelidir.
Hiperkapnik Solunum Yetmezligi
Hiperkapnik Solunum Yetmezliği
PaC02 normalden yüksektir. Bunun nedenleri; hipoventilasyon, ölü boşluğun artması, C02 yapımındaki artış olabilir.
Hipoventilasyon
Bu gruptaki hastalarda akciğer sorunu yoktur. Dakika ventilasyonunun azalmasına bağlı olarak hiperkapni gelişir.
Santral sinir sistemi hastalıkları: Narkotik ve diğer sedatif etkili ilaçların aşırı dozları, medullayı etkileyen kafa travması, serebrovasküler olaylar, beyin infarktı, tümörleri, spinal kord yaralanmaları, solunum merkezini deprese eden metabolik değişiklikler,
Nöromusküler hastalıklar: Guillain-Barre sendromu, miyasteniya gravis, poliomyelit, tetanoz, multipl skleroz,
Göğüs duvarı hastalıkları: Yaralanmalar, tansiyon pnömotoraks, yelken göğüs, obezite, batında asit, kitle.
V/Q Dengesizliği
Ventilasyon ve perfüzyonun uygunsuz dağılımı sonrası gelişen ölü boşluk ventilasyonundaki artıştır. Ölü boşlukta artış olduğunda boşa giden bir ventilasyon vardır.
C02 Yapımındaki Artış
Genel durumu kritik olan hastalarda ateş, travma, yanık, anksiyete, kas aktivitesi, bikarbonat verilmesi, oksijenin tüketimi, parenteral beslenme, karbondioksit üretimini arttıran nedenlerdir.
Klinik Bulgular
Hipoksemi ve/veya hiperkapni etkilerini solunum, dolaşım ve santral sinir sistemi üzerine yansıtır.
Solunum Sistemine Ait Bulgular Hastada ilk göze çarpan bulgu solunum sıkıntısıdır. Stridor, wheezing, railer, yardımcı solunum kaslarının kullanılması, trakeal çekilme, solunum kaslarının yorgunluğu, hızlı ve yüzeyel solunum, paradoksik karın hareketleri şeklinde belirti verir.
PaC02 normalden yüksektir. Bunun nedenleri; hipoventilasyon, ölü boşluğun artması, C02 yapımındaki artış olabilir.
Hipoventilasyon
Bu gruptaki hastalarda akciğer sorunu yoktur. Dakika ventilasyonunun azalmasına bağlı olarak hiperkapni gelişir.
Santral sinir sistemi hastalıkları: Narkotik ve diğer sedatif etkili ilaçların aşırı dozları, medullayı etkileyen kafa travması, serebrovasküler olaylar, beyin infarktı, tümörleri, spinal kord yaralanmaları, solunum merkezini deprese eden metabolik değişiklikler,
Nöromusküler hastalıklar: Guillain-Barre sendromu, miyasteniya gravis, poliomyelit, tetanoz, multipl skleroz,
Göğüs duvarı hastalıkları: Yaralanmalar, tansiyon pnömotoraks, yelken göğüs, obezite, batında asit, kitle.
V/Q Dengesizliği
Ventilasyon ve perfüzyonun uygunsuz dağılımı sonrası gelişen ölü boşluk ventilasyonundaki artıştır. Ölü boşlukta artış olduğunda boşa giden bir ventilasyon vardır.
C02 Yapımındaki Artış
Genel durumu kritik olan hastalarda ateş, travma, yanık, anksiyete, kas aktivitesi, bikarbonat verilmesi, oksijenin tüketimi, parenteral beslenme, karbondioksit üretimini arttıran nedenlerdir.
Klinik Bulgular
Hipoksemi ve/veya hiperkapni etkilerini solunum, dolaşım ve santral sinir sistemi üzerine yansıtır.
Solunum Sistemine Ait Bulgular Hastada ilk göze çarpan bulgu solunum sıkıntısıdır. Stridor, wheezing, railer, yardımcı solunum kaslarının kullanılması, trakeal çekilme, solunum kaslarının yorgunluğu, hızlı ve yüzeyel solunum, paradoksik karın hareketleri şeklinde belirti verir.
14 Haziran 2010 Pazartesi
Bebekler İcin Muzik Secimi
Bebekler için müzik seçerken dikkat edilecek noktalar
Önce hangi müziğin sizi en çok rahatlatan müzik olduğuna karar verip, aynı etkiyi bebeğiniz üzerinde de yapıp yapmayacağını deneyebilirsiniz.
Çocukluğunuza ait ninnileri hatırlamaya çalışabilirsiniz; çünkü o ninniler bir zamanlar sizi yatıştırmış olan ninniler olduğu için bebeğiniz üzerinde de etkili olabilir.
Çocuğunuza şarkı söylemeniz için çok güzel bir sese sahip olmanız gerekmez. Üstelik de annesinin sesi bebek için her zaman özeldir.
Bebeğinize şarkı söylemeniz onunla aranızdaki bağı da güçlendireceği gibi beraberliğinizden ortaklaşa keyif almanızı da sağlar.
Bebeğinizin gecenin bir vakti ağlayarak uyandığı ve yeniden uyuyamadığı zamanlarda alışık olduğu bir müziği duyması onun kendisini güvende hissetmesini sağlayacaktır.
Bebekler tanıdık şarkıları dinlemekten büyük keyif alırlar, o nedenle de bebeğinize tekrar tekrar aynı şarkıları söylemeniz onun hoşuna gidecektir.
Bir taraftan bebeğinize şarkı söylerken bir taraftan da yavaş bir şekilde bebeğiniz kucağınızda iken sallanmanız bebeğinizi ayrıca rahatlatacaktır.
Üstelik de annenin bir şarkıyı keyifle bebeğine mırıldanması sadece bebeğini değiı annenin kendisini de yatıştıracağından annenin bebeği ile olan ilişkisine müziği de dahil etmesi yararlı olacaktır.
Önce hangi müziğin sizi en çok rahatlatan müzik olduğuna karar verip, aynı etkiyi bebeğiniz üzerinde de yapıp yapmayacağını deneyebilirsiniz.
Çocukluğunuza ait ninnileri hatırlamaya çalışabilirsiniz; çünkü o ninniler bir zamanlar sizi yatıştırmış olan ninniler olduğu için bebeğiniz üzerinde de etkili olabilir.
Çocuğunuza şarkı söylemeniz için çok güzel bir sese sahip olmanız gerekmez. Üstelik de annesinin sesi bebek için her zaman özeldir.
Bebeğinize şarkı söylemeniz onunla aranızdaki bağı da güçlendireceği gibi beraberliğinizden ortaklaşa keyif almanızı da sağlar.
Bebeğinizin gecenin bir vakti ağlayarak uyandığı ve yeniden uyuyamadığı zamanlarda alışık olduğu bir müziği duyması onun kendisini güvende hissetmesini sağlayacaktır.
Bebekler tanıdık şarkıları dinlemekten büyük keyif alırlar, o nedenle de bebeğinize tekrar tekrar aynı şarkıları söylemeniz onun hoşuna gidecektir.
Bir taraftan bebeğinize şarkı söylerken bir taraftan da yavaş bir şekilde bebeğiniz kucağınızda iken sallanmanız bebeğinizi ayrıca rahatlatacaktır.
Üstelik de annenin bir şarkıyı keyifle bebeğine mırıldanması sadece bebeğini değiı annenin kendisini de yatıştıracağından annenin bebeği ile olan ilişkisine müziği de dahil etmesi yararlı olacaktır.
Akut Respiratuar Distres Sendromu
Akut Respiratuar Distres Sendromu
Direkt veya indirekt hasar ile akciğer kapillerinin sıvı ve plazma proteinlerinin geçirgenliğinde artış ile karakte-rizedir. Pulmoner konjesyon, kompli-ansta azalma, 02 transportunda bozulma, radyolojik olarak yaygın pulmoner infıltrasyon ve akut solunum yetmezliği ile karakterizedir.
Yetişkin hyalin membran hastalığı, şok akciğeri, ıslak akciğer, nonkardiyojenik akciğer ödemi gibi değişik isimleri vardır.
Etiyolojideki patolojiler direkt akciğer hasarı yapanlar ve sistem ik yoldan indirekt akciğer hasarı yapanlar olarak ayrılabilir.
Direkt akciğer hasarı yapanlar:
Pnömoni, mide içeriğinin aspirasyo-nu, pulmoner kontüzyon, yağ embolisi, reperfüzyon pulmoner ödemi, akciğer transplantasyonu, inhalasyon yolu ile yaralanma, suda boğulma.
İndirekt akciğer hasarı yapanlar:
Sepsis, şok, multipl transfüzyon, ilaç entoksikasyonları, akut pankreatit, kan ürünleri transfüzyonu, majör travma, kardiyopulmoner bypass, yanık.
ARDS tanı kriteri olarak;
Akut başlangıç,
Akciğer grafisinde bilateral yaygın PCWP<18 mmHg
Patogenez: Patolojik olarak ARDS yaygın alveol hasarı şeklinde ortaya çıkmaktadır.
Endotelial ve Epitelial Hasar: ALI ve ARDS'nin akut fazı, alveo-lo/kapiller membranın geçirgenliğinin artması sonucu hava bölgeleri içine proteinden zengin ödem sıvısının akışıyla karakterizedir.
Direkt veya indirekt hasar ile akciğer kapillerinin sıvı ve plazma proteinlerinin geçirgenliğinde artış ile karakte-rizedir. Pulmoner konjesyon, kompli-ansta azalma, 02 transportunda bozulma, radyolojik olarak yaygın pulmoner infıltrasyon ve akut solunum yetmezliği ile karakterizedir.
Yetişkin hyalin membran hastalığı, şok akciğeri, ıslak akciğer, nonkardiyojenik akciğer ödemi gibi değişik isimleri vardır.
Etiyolojideki patolojiler direkt akciğer hasarı yapanlar ve sistem ik yoldan indirekt akciğer hasarı yapanlar olarak ayrılabilir.
Direkt akciğer hasarı yapanlar:
Pnömoni, mide içeriğinin aspirasyo-nu, pulmoner kontüzyon, yağ embolisi, reperfüzyon pulmoner ödemi, akciğer transplantasyonu, inhalasyon yolu ile yaralanma, suda boğulma.
İndirekt akciğer hasarı yapanlar:
Sepsis, şok, multipl transfüzyon, ilaç entoksikasyonları, akut pankreatit, kan ürünleri transfüzyonu, majör travma, kardiyopulmoner bypass, yanık.
ARDS tanı kriteri olarak;
Akut başlangıç,
Akciğer grafisinde bilateral yaygın PCWP<18 mmHg
Patogenez: Patolojik olarak ARDS yaygın alveol hasarı şeklinde ortaya çıkmaktadır.
Endotelial ve Epitelial Hasar: ALI ve ARDS'nin akut fazı, alveo-lo/kapiller membranın geçirgenliğinin artması sonucu hava bölgeleri içine proteinden zengin ödem sıvısının akışıyla karakterizedir.
Endotrakeal Entubasyon
Endotrakeal Entübasyon
Açık ve güvenilir bir havayolu sağlamak, sürdürmek veya solunumu kontrol etmek amacı ile laringoskopi yardımıyla trakea içine bir tüp yerleştirilmesidir. Ancak sadece eğitilmiş personel olduğu zaman yapılabilir ve belli düzeyde beceri gerektirir.
Endotrakeal entübasyon tamamen masum bir uygulama olmadığı için hastanın preoperatif dönemde iyi hazırlanması, kullanılacak uygun araç ve gereçlerin saptanmasına ve önceden kontrol edilerek hazırlanmasına olanak sağlar. Preoperatif vizitte bir problem saptanırsa, bu problemin iki ana yönü de belirlenmelidir;
Eğer gerekirse, üst havayolu açıklığı eksternal manevralar ya da havayolları ile sağlanabilir mi?
Eğer havayolu açıklığı sağlanamazsa, laringeal orifısi görmek ve endotrakeal tüpü yerleştirmek mümkün olabilir mi?
Preoperatif Havayolu Değerlendirmesi
Anamnez: Eğer varsa daha önceden geçirilmiş zor entübasyona ilişkin bulguları ortaya çıkaracak sorular sorulmalı, problemler ve çözümleri araştırılmalıdır. Maksillofasiyal travma, yüz, boyun, larinks, farinks cerrahisi, baş ve boyun bölgesine uygulanmış radyoterapi öğrenilmelidir.
Özel Semptomlar: Ses kısıklığı, stridor, vvheezing, disfaji, dispne, horlama, uyku apnesi sorulmalıdır.
Fizik Muayene: Burun deliklerinin açıklığı, normal görünüşlü bir yüz ince, uzun, yumuşak, esnek bir boyun olması, boyun hareketlerinin tam olması, yutkunmayla ya da elle larinksin her yöne doğru 1.5 cm hareket ettirilebilmesi maske ventilasyonu ya da entübasyon zorluğu düşüncesinden uzaklaştırır.
Mandibular alan: Dil ve larinksikapsayan bu alan mandibula arkusları ile sınırlıdır. Büyüklüğü ve kompliansı içindeki çeşitli yapıların büyüklüğüne, birbirleri ile olan pozisyonlarına bağlıdır. Eğer alan küçükse yapılar sıkışmıştır ve hareket ettirmek zordur, dil kökü kolayca hareket ettirilemez ve glottisi görmek zor olur. Mandibular alan tiro-mental mesafe, hiyomental mesafe ve mandibular uzunluk ölçülerek tahmin edilebilir.
Eklem hareketliliği: Temporoman-dibular eklem ve atlantooksipital eklem hareketlerinin değerlendirilmesi önemlidir.
Zor entübasyonla birlikte olan klasik
Entübasyon İçin Gerekli Araçlar
Laringoskop ve genellikle iki farklı boy eğri ve düz bleyd bulunmalıdır. Ampul ve pil düzenli aralıklarla ve kullanmadan hemen önce kontrol edilmeli ve bozukluklar hemen giderilmelidir.
Hasta için uygun boyda standart konnektörü olan bir kaflı endotrakeal tüp seçilmeli, entübasyon masasında seçilen tüpten bir boy küçük ve büyük tüp bulunmalıdır. Tablo 4'de yaşlara göre tüp seçimi, diş-karina ve diş-vokal kord uzaklığı belirtilmiştir. Kafi şişirmek için 10 ml'lik enjektör hazır olmalı ve kaf önceden kontrol edilmelidir. Erişkin erkek için iç çapı 8.0 mm, kadın için 7.0-7.5 mm olan tüpler uygundur.
Hazır olması gereken diğer malzemeler ise, oral ve nazal havayolu, entübasyona yardım amacıyla kullanılabilecek yarı sert stileler, tüpü tespitlemek için flaster ya da bandajlar, aspirasyon malzemeleri, tüpün yerini doğrulamak için steteskop ve daha güvenilir olarak ekspire edilen karbondioksidi saptayacak aletler (kapnolog), nazal entübasyon için gerekli olan suda eriyebilen kayganlaştırıcı jel ve Magill forsepsidir.
Açık ve güvenilir bir havayolu sağlamak, sürdürmek veya solunumu kontrol etmek amacı ile laringoskopi yardımıyla trakea içine bir tüp yerleştirilmesidir. Ancak sadece eğitilmiş personel olduğu zaman yapılabilir ve belli düzeyde beceri gerektirir.
Endotrakeal entübasyon tamamen masum bir uygulama olmadığı için hastanın preoperatif dönemde iyi hazırlanması, kullanılacak uygun araç ve gereçlerin saptanmasına ve önceden kontrol edilerek hazırlanmasına olanak sağlar. Preoperatif vizitte bir problem saptanırsa, bu problemin iki ana yönü de belirlenmelidir;
Eğer gerekirse, üst havayolu açıklığı eksternal manevralar ya da havayolları ile sağlanabilir mi?
Eğer havayolu açıklığı sağlanamazsa, laringeal orifısi görmek ve endotrakeal tüpü yerleştirmek mümkün olabilir mi?
Preoperatif Havayolu Değerlendirmesi
Anamnez: Eğer varsa daha önceden geçirilmiş zor entübasyona ilişkin bulguları ortaya çıkaracak sorular sorulmalı, problemler ve çözümleri araştırılmalıdır. Maksillofasiyal travma, yüz, boyun, larinks, farinks cerrahisi, baş ve boyun bölgesine uygulanmış radyoterapi öğrenilmelidir.
Özel Semptomlar: Ses kısıklığı, stridor, vvheezing, disfaji, dispne, horlama, uyku apnesi sorulmalıdır.
Fizik Muayene: Burun deliklerinin açıklığı, normal görünüşlü bir yüz ince, uzun, yumuşak, esnek bir boyun olması, boyun hareketlerinin tam olması, yutkunmayla ya da elle larinksin her yöne doğru 1.5 cm hareket ettirilebilmesi maske ventilasyonu ya da entübasyon zorluğu düşüncesinden uzaklaştırır.
Mandibular alan: Dil ve larinksikapsayan bu alan mandibula arkusları ile sınırlıdır. Büyüklüğü ve kompliansı içindeki çeşitli yapıların büyüklüğüne, birbirleri ile olan pozisyonlarına bağlıdır. Eğer alan küçükse yapılar sıkışmıştır ve hareket ettirmek zordur, dil kökü kolayca hareket ettirilemez ve glottisi görmek zor olur. Mandibular alan tiro-mental mesafe, hiyomental mesafe ve mandibular uzunluk ölçülerek tahmin edilebilir.
Eklem hareketliliği: Temporoman-dibular eklem ve atlantooksipital eklem hareketlerinin değerlendirilmesi önemlidir.
Zor entübasyonla birlikte olan klasik
Entübasyon İçin Gerekli Araçlar
Laringoskop ve genellikle iki farklı boy eğri ve düz bleyd bulunmalıdır. Ampul ve pil düzenli aralıklarla ve kullanmadan hemen önce kontrol edilmeli ve bozukluklar hemen giderilmelidir.
Hasta için uygun boyda standart konnektörü olan bir kaflı endotrakeal tüp seçilmeli, entübasyon masasında seçilen tüpten bir boy küçük ve büyük tüp bulunmalıdır. Tablo 4'de yaşlara göre tüp seçimi, diş-karina ve diş-vokal kord uzaklığı belirtilmiştir. Kafi şişirmek için 10 ml'lik enjektör hazır olmalı ve kaf önceden kontrol edilmelidir. Erişkin erkek için iç çapı 8.0 mm, kadın için 7.0-7.5 mm olan tüpler uygundur.
Hazır olması gereken diğer malzemeler ise, oral ve nazal havayolu, entübasyona yardım amacıyla kullanılabilecek yarı sert stileler, tüpü tespitlemek için flaster ya da bandajlar, aspirasyon malzemeleri, tüpün yerini doğrulamak için steteskop ve daha güvenilir olarak ekspire edilen karbondioksidi saptayacak aletler (kapnolog), nazal entübasyon için gerekli olan suda eriyebilen kayganlaştırıcı jel ve Magill forsepsidir.
13 Haziran 2010 Pazar
Bebeklerde Muzik ve Uyku
Müzik dinletmek bebeğin uyumasını kolaylaştırır mı?
Uyuyamayan bir bebeği uyutmak ya da ağlayan bebeği susturmak için sihirli bir formül yoktur. Fakat eğer müzik doğru şekilde kullanılırsa bebeğin yatışmasına hatta uyumasına yardım eden sihirli bir formüle dönüşebilir. Pek çok yetişkin için de müziğin rehabi-lite eden, kişiyi yatıştıran bir etkisi vardır. Kötü bir günün akşamında rahatlamak için ilk olarak müzik dinlemeye yönelen insanların sayısı hiç de az değildir.
Bebeklerde Müzik
Anne babalar bebeklerinin uyku düzenlerinin kendi uyku düzenlerine uygun olmasını arzu ederler. Bebekleri/çocukları uyutmak için yaygın olarak kullanılan en eski yöntemlerden biridir müzik. Her kültürün kendisine özgü ninnileri vardır. Bu ninnilerin bir bölümü kuşaktan kuşağa aktarılarak bizlere ulaşan çok eski ninnilerdir. Günümüzde anne babaların bebekleri için seçtikleri özel şarkılar, hatta bebekler için özel olarak hazırlanmış olan müzik CD'leri vardır.
Bebek Müzik İlişkisi
Yapılan araştırmalar bebeklerin yirminci haftadan sonra sesleri duymaya başladıklarını, doğumdan sonra da aşina oldukları sesleri hatırladıklarını göstermektedir. O nedenle de annenin daha doğumdan önce kendisinin de keyif aldığı bir müziği dinlemeye başlaması bebeğin o müziğe alışmasını sağlar. Doğumdan sonra bebeğe aşina olduğu bu müziğin özellikle uykudan önce dinlettirilmesi yalnız bebeği yatıştırmakla kalmaz, zaman içinde o müzikle birlikte uyku için şartlanmaya başlamasını da sağlar.
Yalnız müzik değil ritmik sesler de özellikle yeni doğan bebekleri rahatlatır. Çalışan bir motorun ya da elektirik süpürgesinin sesi bile tekrara dönüşen bir ses olmasından ötürü bebeği rahatlatan bir etki yaratır; çünkü bu türden sesler bebeğe anne-sinin karnında iken düzenli olarak duyduğu annesinin kalp atışlarını, dolayısı ile de anne karnında olduğu zamanlan hatırlatır.
Uyuyamayan bir bebeği uyutmak ya da ağlayan bebeği susturmak için sihirli bir formül yoktur. Fakat eğer müzik doğru şekilde kullanılırsa bebeğin yatışmasına hatta uyumasına yardım eden sihirli bir formüle dönüşebilir. Pek çok yetişkin için de müziğin rehabi-lite eden, kişiyi yatıştıran bir etkisi vardır. Kötü bir günün akşamında rahatlamak için ilk olarak müzik dinlemeye yönelen insanların sayısı hiç de az değildir.
Bebeklerde Müzik
Anne babalar bebeklerinin uyku düzenlerinin kendi uyku düzenlerine uygun olmasını arzu ederler. Bebekleri/çocukları uyutmak için yaygın olarak kullanılan en eski yöntemlerden biridir müzik. Her kültürün kendisine özgü ninnileri vardır. Bu ninnilerin bir bölümü kuşaktan kuşağa aktarılarak bizlere ulaşan çok eski ninnilerdir. Günümüzde anne babaların bebekleri için seçtikleri özel şarkılar, hatta bebekler için özel olarak hazırlanmış olan müzik CD'leri vardır.
Bebek Müzik İlişkisi
Yapılan araştırmalar bebeklerin yirminci haftadan sonra sesleri duymaya başladıklarını, doğumdan sonra da aşina oldukları sesleri hatırladıklarını göstermektedir. O nedenle de annenin daha doğumdan önce kendisinin de keyif aldığı bir müziği dinlemeye başlaması bebeğin o müziğe alışmasını sağlar. Doğumdan sonra bebeğe aşina olduğu bu müziğin özellikle uykudan önce dinlettirilmesi yalnız bebeği yatıştırmakla kalmaz, zaman içinde o müzikle birlikte uyku için şartlanmaya başlamasını da sağlar.
Yalnız müzik değil ritmik sesler de özellikle yeni doğan bebekleri rahatlatır. Çalışan bir motorun ya da elektirik süpürgesinin sesi bile tekrara dönüşen bir ses olmasından ötürü bebeği rahatlatan bir etki yaratır; çünkü bu türden sesler bebeğe anne-sinin karnında iken düzenli olarak duyduğu annesinin kalp atışlarını, dolayısı ile de anne karnında olduğu zamanlan hatırlatır.
Gastrointestinal Profilaksi
Gastrointestinal Profilaksi
Yoğun bakım hastalarında sık rastlanılan bir başka komplikasyon stres ülserleridir. Hastaların %10-25'inde görülen ülserin, ilk üç gün içerisinde ortaya çıkabildiği, kafa travması ve yanıklarda özellikle daha sık geliştiği bildirilmektedir. Stres ülseri gelişmemesi için, hastaların gastrointestinal olarak korunmaya alınması gereklidir. koruma endikas yonları; kafa travmaları, yanıklar, acil veya büyük cerrahi girişimler, organ yetmezlikleri, 48 saattendaha fazla me-kanik ventilatörde kalınması, ülser hikayesi olarak sıralanabilir. Hastanın_er-ken dönemde enteral beslenmeye baş-Tanması ile stres ülser oluşumu önemli oranda önlenebilir. Bunun yanısıra, er-ken dönemde gastrik mukoza koruyucular, antiasitler, H2 reseptör blokerleri gibi ilaçların kullanılmaya başlanması da önemli profılaktik uygulamalardır.
Beslenme
Ağır durumda olan hastaların yaşamsal fonksiyonlarını zorlayan patolojiler, bu olguların genelde homeosta-zis içinde sürdürmekte oldukları kritik dengeyi hızla bozabilir ve vücudun glikojen, protein ve yağ depolan hızlı bir yıkım ve tüketime maruz kalır. Organizma, gelişmekte olan bu akut değişikliğe uyum sağlamakta zorluk çekmeye başlar. Vücudun doğal yaşam şeklini bozarak olumsuzluklara neden olan olaylar zincirinde, beslenme bozukluğu da yer almaktadır. Günümüzde yoğun bakım olguları için beslenme, en önemli konulardan biri olmuştur. Vücut dokularının esas gereksinimi olan mak-ro ve mikro besin öğelerinden ya da özel gereksinimlerden yoksun kalmak, özellikle yoğun bakım olgularında iyileşme periyodunu negatif yönde etkileyecektir. Beslenme konusu, parenteral ve enteral olmak üzere esas olarak iki ana başlık altında incelenmektedir.
Yoğun bakım hastalarında uygulanacak olan beslenmenin, uygun yöntemle gerekli ve yeterli miktarda verilmesi, diğer hastalara göre çok daha önemlidir. Bu nedenle, beslenmeye başlamadan önce antropometrik ölçümlerin dikkatle yapılması, nütrisyon desteğinin tam ve doğru olarak sağlanması, verilenlerin iyi tolere ve metabolize edilip edilmediğinin dikkatle kontrol edilmesi gerekmektedir
Yoğun bakım hastalarında sık rastlanılan bir başka komplikasyon stres ülserleridir. Hastaların %10-25'inde görülen ülserin, ilk üç gün içerisinde ortaya çıkabildiği, kafa travması ve yanıklarda özellikle daha sık geliştiği bildirilmektedir. Stres ülseri gelişmemesi için, hastaların gastrointestinal olarak korunmaya alınması gereklidir. koruma endikas yonları; kafa travmaları, yanıklar, acil veya büyük cerrahi girişimler, organ yetmezlikleri, 48 saattendaha fazla me-kanik ventilatörde kalınması, ülser hikayesi olarak sıralanabilir. Hastanın_er-ken dönemde enteral beslenmeye baş-Tanması ile stres ülser oluşumu önemli oranda önlenebilir. Bunun yanısıra, er-ken dönemde gastrik mukoza koruyucular, antiasitler, H2 reseptör blokerleri gibi ilaçların kullanılmaya başlanması da önemli profılaktik uygulamalardır.
Beslenme
Ağır durumda olan hastaların yaşamsal fonksiyonlarını zorlayan patolojiler, bu olguların genelde homeosta-zis içinde sürdürmekte oldukları kritik dengeyi hızla bozabilir ve vücudun glikojen, protein ve yağ depolan hızlı bir yıkım ve tüketime maruz kalır. Organizma, gelişmekte olan bu akut değişikliğe uyum sağlamakta zorluk çekmeye başlar. Vücudun doğal yaşam şeklini bozarak olumsuzluklara neden olan olaylar zincirinde, beslenme bozukluğu da yer almaktadır. Günümüzde yoğun bakım olguları için beslenme, en önemli konulardan biri olmuştur. Vücut dokularının esas gereksinimi olan mak-ro ve mikro besin öğelerinden ya da özel gereksinimlerden yoksun kalmak, özellikle yoğun bakım olgularında iyileşme periyodunu negatif yönde etkileyecektir. Beslenme konusu, parenteral ve enteral olmak üzere esas olarak iki ana başlık altında incelenmektedir.
Yoğun bakım hastalarında uygulanacak olan beslenmenin, uygun yöntemle gerekli ve yeterli miktarda verilmesi, diğer hastalara göre çok daha önemlidir. Bu nedenle, beslenmeye başlamadan önce antropometrik ölçümlerin dikkatle yapılması, nütrisyon desteğinin tam ve doğru olarak sağlanması, verilenlerin iyi tolere ve metabolize edilip edilmediğinin dikkatle kontrol edilmesi gerekmektedir
Laringoskop Nedir
Laringoskop Nedir, laringoskop Seti
Doğrudan larinksin görülmesi ve endotrakeal tüpün trakeaya yerleştirilebilmesi için gerekli olan araçlardır. Sap (handle) ve bleyd (blade) adı verilen iki parçadan oluşur. Basit larin-goskoplarda sap içine yerleştirilen piller, sap ve bleyd doğru takıldığı zaman bleyd üzerindeki ampulün yanmasını sağlar. Kabaca bleydin şekline (Macin-tosh-eğri ve Miller-düz) ve ışık kaynağına (pilli, fiberoptik) göre sınıflandırılırlar. Erişkin ve çocuklar için çeşitli boylarda bleydler vardır. Güç entübas-yonda kullanılmak üzere yapılmış ucu çeşitli şekillerde açılandırılabilen bleydler de vardır.
Fleksibl Fiberoptik Bronkoskop ve Fiberoptik Laringoskop
Solunum yollan patolojilerinin değerlendirilmesi için kullanılmakta olan fleksibl fiberoptik bronkoskoplar endotrakeal entübasyonda yararlı olabileceği gösterildikten sonra zor entübasyon olgularında kullanılmak üzere anestezi pratiğine girmiştir. Alet ışık kaynağı, ışık ileten fiberoptik kablo, görme ape-reyi ve trakeaya gi-ren bronkoskoptan oluşur.
Doğrudan larinksin görülmesi ve endotrakeal tüpün trakeaya yerleştirilebilmesi için gerekli olan araçlardır. Sap (handle) ve bleyd (blade) adı verilen iki parçadan oluşur. Basit larin-goskoplarda sap içine yerleştirilen piller, sap ve bleyd doğru takıldığı zaman bleyd üzerindeki ampulün yanmasını sağlar. Kabaca bleydin şekline (Macin-tosh-eğri ve Miller-düz) ve ışık kaynağına (pilli, fiberoptik) göre sınıflandırılırlar. Erişkin ve çocuklar için çeşitli boylarda bleydler vardır. Güç entübas-yonda kullanılmak üzere yapılmış ucu çeşitli şekillerde açılandırılabilen bleydler de vardır.
Fleksibl Fiberoptik Bronkoskop ve Fiberoptik Laringoskop
Solunum yollan patolojilerinin değerlendirilmesi için kullanılmakta olan fleksibl fiberoptik bronkoskoplar endotrakeal entübasyonda yararlı olabileceği gösterildikten sonra zor entübasyon olgularında kullanılmak üzere anestezi pratiğine girmiştir. Alet ışık kaynağı, ışık ileten fiberoptik kablo, görme ape-reyi ve trakeaya gi-ren bronkoskoptan oluşur.
12 Haziran 2010 Cumartesi
Bebek Nasil Uyutulur
Bebek Nasıl Uyutulur?
Bebeği uyuturken nasıl yöntemlerden yararlanılabilir?
Bazı bebeklerin uyuyabilmek için daha çok, bazılarının ise görece olarak daha az yardıma ihtiyaçları vardır. Bazı bebekler etrafında olup bitenleri izlerken de kolaylıkla uyukuya dalabilirler. Eğer anne babalar bebeklerinin bu gruba girdiğini düşünüyorlarsa, yapabilecekleri en iyi şey, bebeklerinin uykusunun geldiğini gözlemledikleri anda onu yatağına koymak olmalıdır. Yatağında kolayca uyuyabilmesi için de ya yatağının kenarında ya da yukarıda sarkan -yani bebeğin kolaylıkla görebileceği bir yerde- bazı şekillerin, resimlerin olması bebeğin bu resimlere bakarak uykuya dalmasını sağlar. Eğer bu bir dönence ise dikkat edilmesi gereken, renkler arası kontrastların, belli paternlerin olmasıdır.
Bazı bebekler görsel uyaranlardan ziyade işitsel uyaranlarla kolaylıkla uykuya dalarlar. Onlar için de rahatlatıcı bir müzik kolaylıkla uykuya dalmalarını sağlar.
Bebek Uyutma
Bazı bebeklerin uyumaları için aktif uyaranlara ihtiyacı vardır. Emme aktif bir uyarandır. Bebekler için emmenin yatıştırıcı, uykuya geçişi kolaylaştırıcı bir işlevi vardır. Bu tür bebekler genellikle annelerini yanılgıya düşürürler. Anne bebeğinin emme ihtiyacını onun aç olduğu şeklinde yorumlayarak bebeğini emzirmeye başlayabilir. Böyle bir durumda bebek rahatlayarak uykuya dalabilir. Ancak bunun bir sakıncası vardır: Bebek daha sonra annesini emmeden uykuya dalmakta zorluk yaşamaya başlar. Bazı aileler doğabilecek böylesi bir zorluktan rahatsız olmayarak bunu günlük rutinlerinin bir parçası olarak görürken, bazı aileler bebeklerinin annelerini emerek uyuma alışkanlığı edinmesini istemeyebilirler.
Anne babalar bebeklerini beslemede deneyim kazandıkça zaman içinde bebeklerinin gereksiniminin açlık mı yoksa emme ihtiyacından mı kaynaklandığını daha iyi fark edebilirler.
Emerek rahatlayan ve kolay uyuyabilen bebekler yumruklarını ya da parmaklarını emmeye başlarlar. Eğer bebek kendisini yatıştırarak, uyumasını sağlayacak bir yöntemi kendisi keşfedemediy-se bu kez aileler emziği kullanabilirler.
Bazı bebekler uyuyabilmek için direkt fiziksel desteğe ihtiyaç duyarlar. Sözgelimi, bazı bebekler uykuya dalış sırasında kendi kol ve bacaklarının ani hareketleriyle kendi kendilerini uyandırabilirler. Bebeğin kendi kendisini uyandırmaması için yakın zamana kadar anne babalar bebeklerini yüzükoyun yatırıyorlardı. Ancak daha sonra bebeği yüzüstü yatırmanın ani bebek ölümlerine neden olduğunun anlaşılması ile bu yöntemin anne babaların kaçınması gereken bir yöntem olduğu ortaya çıktı. Bebeklerin sırtüstü yatırılması ani bebek ölümü sendromu riskini büyük ölçüde azaltmaktadır. Bebeğin ani hareketleri nedeniyle kendi kendisini uyandırmasına engel olmanın bir yolu bebeği sıkmadan, gevşek, başı açıkta kalacak şekilde sarmaktır. Bebeğin terlemeyeceğinden ve çok sıkı sarılmadığından emin olunması gerekir. Bebek bir battaniyeyle değil, ince bir bezle, kolları göğsünün üzerinde kalacak şekildeki sarılmalıdır, kollarını rahatça oynatabilmeli ve başı mutlaka açıkta kalmalıdır.
Bebeği uyuturken nasıl yöntemlerden yararlanılabilir?
Bazı bebeklerin uyuyabilmek için daha çok, bazılarının ise görece olarak daha az yardıma ihtiyaçları vardır. Bazı bebekler etrafında olup bitenleri izlerken de kolaylıkla uyukuya dalabilirler. Eğer anne babalar bebeklerinin bu gruba girdiğini düşünüyorlarsa, yapabilecekleri en iyi şey, bebeklerinin uykusunun geldiğini gözlemledikleri anda onu yatağına koymak olmalıdır. Yatağında kolayca uyuyabilmesi için de ya yatağının kenarında ya da yukarıda sarkan -yani bebeğin kolaylıkla görebileceği bir yerde- bazı şekillerin, resimlerin olması bebeğin bu resimlere bakarak uykuya dalmasını sağlar. Eğer bu bir dönence ise dikkat edilmesi gereken, renkler arası kontrastların, belli paternlerin olmasıdır.
Bazı bebekler görsel uyaranlardan ziyade işitsel uyaranlarla kolaylıkla uykuya dalarlar. Onlar için de rahatlatıcı bir müzik kolaylıkla uykuya dalmalarını sağlar.
Bebek Uyutma
Bazı bebeklerin uyumaları için aktif uyaranlara ihtiyacı vardır. Emme aktif bir uyarandır. Bebekler için emmenin yatıştırıcı, uykuya geçişi kolaylaştırıcı bir işlevi vardır. Bu tür bebekler genellikle annelerini yanılgıya düşürürler. Anne bebeğinin emme ihtiyacını onun aç olduğu şeklinde yorumlayarak bebeğini emzirmeye başlayabilir. Böyle bir durumda bebek rahatlayarak uykuya dalabilir. Ancak bunun bir sakıncası vardır: Bebek daha sonra annesini emmeden uykuya dalmakta zorluk yaşamaya başlar. Bazı aileler doğabilecek böylesi bir zorluktan rahatsız olmayarak bunu günlük rutinlerinin bir parçası olarak görürken, bazı aileler bebeklerinin annelerini emerek uyuma alışkanlığı edinmesini istemeyebilirler.
Anne babalar bebeklerini beslemede deneyim kazandıkça zaman içinde bebeklerinin gereksiniminin açlık mı yoksa emme ihtiyacından mı kaynaklandığını daha iyi fark edebilirler.
Emerek rahatlayan ve kolay uyuyabilen bebekler yumruklarını ya da parmaklarını emmeye başlarlar. Eğer bebek kendisini yatıştırarak, uyumasını sağlayacak bir yöntemi kendisi keşfedemediy-se bu kez aileler emziği kullanabilirler.
Bazı bebekler uyuyabilmek için direkt fiziksel desteğe ihtiyaç duyarlar. Sözgelimi, bazı bebekler uykuya dalış sırasında kendi kol ve bacaklarının ani hareketleriyle kendi kendilerini uyandırabilirler. Bebeğin kendi kendisini uyandırmaması için yakın zamana kadar anne babalar bebeklerini yüzükoyun yatırıyorlardı. Ancak daha sonra bebeği yüzüstü yatırmanın ani bebek ölümlerine neden olduğunun anlaşılması ile bu yöntemin anne babaların kaçınması gereken bir yöntem olduğu ortaya çıktı. Bebeklerin sırtüstü yatırılması ani bebek ölümü sendromu riskini büyük ölçüde azaltmaktadır. Bebeğin ani hareketleri nedeniyle kendi kendisini uyandırmasına engel olmanın bir yolu bebeği sıkmadan, gevşek, başı açıkta kalacak şekilde sarmaktır. Bebeğin terlemeyeceğinden ve çok sıkı sarılmadığından emin olunması gerekir. Bebek bir battaniyeyle değil, ince bir bezle, kolları göğsünün üzerinde kalacak şekildeki sarılmalıdır, kollarını rahatça oynatabilmeli ve başı mutlaka açıkta kalmalıdır.
Endotrakeal Tup
Endotrakeal Tüp
Trakeal entübasyon genellikle hayat kurtarıcı bir uygulama olmasına karşın, hem tüplere hem de tekniğe bağlı bazı komplikasyoniar gelişebilir. Bu nedenle tüplerin ve entübasyon tekniğinin iyi bilinmesi gereklidir.
Endotrakeal tüp hastaya solutulmak istenen gaz karışımının doğrudan trakea içine verilmesini sağlar. Amerikan Ulusal Standartlar Enstitüsü tarafından saptanan testlere uygun materyallerden (İT veya Z-79 işaretlidir) ve bu kurum tarafından saptanan boy ve çaplarda üretilirler. Polivinilklorid, kırmızı kauçuk veya silikon-kauçuktan üretilen tüpler iç ve dış çaplarına (mm) ve uzunluklarına (cm) göre kalibre edilirler. Tüp çapı genellikle iç çapı ifade ederken, bazen Fransız Skalası'na göre dış çapın 3 katını ifade eder. Havayolu direncini ve ölü mesafeyi artırırlar. Havayolu direncin-deki artışın çok fazla olmaması için tüp-ler keskin açılı veya kıvrımlı olmamalı-dır.Tüpün üst ucunda anestezi makinesi veya el ventilatörü ile bağlantıyı sağlayan 15 mm'lik standart parçaya konnek-tör veya aiutai denir.
Endotrakeal Entübasyon
Genellikle erişkinlerde kullanılan tüplerde, 2-3 cm uzunluğunda, tüpün distal ucundan 1 cm yukarıda sonlanan kaf (veya balon) yer alır. Kaflı tüplerde kafi şişirmek için valvli bir pilot tüp ve balon yer alır. Kaf, trakea duvarı ile tüp arasından sıvı ve gaz kaçışını önleyerek pozitif ba-sınçlı ventilasyona olanak sağlarken, mirle içeriği veya orofarinksteki kan ve sekresyonların trakeaya geçişine engel olur ve tüpün tespitine yardımcı olur. Pilot balon kaf basıncı hakkında kaba bir fikir verir. Kaf pratik uygulamada trakeadan kaçak sesi kesilecek kadar şi-şirilmeli ve eğer kaf basıncı ölçeri varsa kaf içindeki basınç 25-35 cmH20 olmazlıdır. (endotrakeal tüp bakımı)
Trakeal entübasyon genellikle hayat kurtarıcı bir uygulama olmasına karşın, hem tüplere hem de tekniğe bağlı bazı komplikasyoniar gelişebilir. Bu nedenle tüplerin ve entübasyon tekniğinin iyi bilinmesi gereklidir.
Endotrakeal tüp hastaya solutulmak istenen gaz karışımının doğrudan trakea içine verilmesini sağlar. Amerikan Ulusal Standartlar Enstitüsü tarafından saptanan testlere uygun materyallerden (İT veya Z-79 işaretlidir) ve bu kurum tarafından saptanan boy ve çaplarda üretilirler. Polivinilklorid, kırmızı kauçuk veya silikon-kauçuktan üretilen tüpler iç ve dış çaplarına (mm) ve uzunluklarına (cm) göre kalibre edilirler. Tüp çapı genellikle iç çapı ifade ederken, bazen Fransız Skalası'na göre dış çapın 3 katını ifade eder. Havayolu direncini ve ölü mesafeyi artırırlar. Havayolu direncin-deki artışın çok fazla olmaması için tüp-ler keskin açılı veya kıvrımlı olmamalı-dır.Tüpün üst ucunda anestezi makinesi veya el ventilatörü ile bağlantıyı sağlayan 15 mm'lik standart parçaya konnek-tör veya aiutai denir.
Endotrakeal Entübasyon
Genellikle erişkinlerde kullanılan tüplerde, 2-3 cm uzunluğunda, tüpün distal ucundan 1 cm yukarıda sonlanan kaf (veya balon) yer alır. Kaflı tüplerde kafi şişirmek için valvli bir pilot tüp ve balon yer alır. Kaf, trakea duvarı ile tüp arasından sıvı ve gaz kaçışını önleyerek pozitif ba-sınçlı ventilasyona olanak sağlarken, mirle içeriği veya orofarinksteki kan ve sekresyonların trakeaya geçişine engel olur ve tüpün tespitine yardımcı olur. Pilot balon kaf basıncı hakkında kaba bir fikir verir. Kaf pratik uygulamada trakeadan kaçak sesi kesilecek kadar şi-şirilmeli ve eğer kaf basıncı ölçeri varsa kaf içindeki basınç 25-35 cmH20 olmazlıdır. (endotrakeal tüp bakımı)
Nozokomiyal Enfeksiyon
Nozokomiyal Enfeksiyon (Hastane Kaynaklı Enfeksiyon)
Yoğun bakım ünitelerinde tedavi gören hastalarda, genelde doğal korunma mekanizmalarının hasara uğramaları nedeni ile oldukça sık karşılaşılan ve engellenmesi de o oranda güç olan bir durumdur. Hastalar genellikle ortamdaki ya da diğer hastalardaki mikroorganizmalardan etkilenirler. Yoğun bakını hastalarında kolayca bakteriyemi, pno-moni, intraabdominal enfeksiyon ve sepsis gelişebilir. Enfeksiyona neden olan etkenlerin başında; ventilatörler. üriner kateterler, intravenöz kateterler, endotrakeal tüpler, trakeotomi kanülleri gelir. Yapay solunum için geliştirilmiş olan cihazlar, bizzat kendilerinden kaynaklanan ciddi enfeksiyonlara neden olmaktadırlar. Son yıllarda, yoğun bakımlarda ventilatörlere bağlı olarak geliştiği düşünülen pnömoniler, araştırmalara neden olan en önemli konularından birisi olmuştur. Ventilatörlerdeki nemlendiriciler kontaminasyonda önemli bir etkendir.
İntravenöz kateterlerin sistemik enfeksiyon kaynağı olabileceği 1960'lı yıllarda gösterilmiştir. Özellikle yoğun bakımda kateter bakımının yeterli yapılmadığı olgularda, enfeksiyon insidansı oldukça fazladır. Kateterlerin dikkatle takip edilmesi ve gerektiğinde hemen değiştirilmesi önemlidir. İdrar kateterle-ri, tüm servislerde hastaları hastane enfeksiyonuna yatkın kılan en önemli nedenlerden biridir. Bakteri üremesinin çoğunlukla Gram (-) sepsise yol açtığı bilinmektedir. Yoğun bakım ünitelerinde nazokomiyal enfeksiyonların bir diğer önemli nedeni, çalışanların hijyen konusundaki aldırmazlıklarıdır. Bir hastadan diğerine geçerken ya da bir uygulamadan diğerine başlarken, ellerin mutlaka yıkanması ve iyice kurulanmasının, ayrıca işlemlerin mutlaka eldiven giyerek yapılmasının bir oranda enfeksiyonu engelleyeceği pek çok araştırma ile ortaya konmuştur.
Yoğun bakım ünitelerinde tedavi gören hastalarda, genelde doğal korunma mekanizmalarının hasara uğramaları nedeni ile oldukça sık karşılaşılan ve engellenmesi de o oranda güç olan bir durumdur. Hastalar genellikle ortamdaki ya da diğer hastalardaki mikroorganizmalardan etkilenirler. Yoğun bakını hastalarında kolayca bakteriyemi, pno-moni, intraabdominal enfeksiyon ve sepsis gelişebilir. Enfeksiyona neden olan etkenlerin başında; ventilatörler. üriner kateterler, intravenöz kateterler, endotrakeal tüpler, trakeotomi kanülleri gelir. Yapay solunum için geliştirilmiş olan cihazlar, bizzat kendilerinden kaynaklanan ciddi enfeksiyonlara neden olmaktadırlar. Son yıllarda, yoğun bakımlarda ventilatörlere bağlı olarak geliştiği düşünülen pnömoniler, araştırmalara neden olan en önemli konularından birisi olmuştur. Ventilatörlerdeki nemlendiriciler kontaminasyonda önemli bir etkendir.
İntravenöz kateterlerin sistemik enfeksiyon kaynağı olabileceği 1960'lı yıllarda gösterilmiştir. Özellikle yoğun bakımda kateter bakımının yeterli yapılmadığı olgularda, enfeksiyon insidansı oldukça fazladır. Kateterlerin dikkatle takip edilmesi ve gerektiğinde hemen değiştirilmesi önemlidir. İdrar kateterle-ri, tüm servislerde hastaları hastane enfeksiyonuna yatkın kılan en önemli nedenlerden biridir. Bakteri üremesinin çoğunlukla Gram (-) sepsise yol açtığı bilinmektedir. Yoğun bakım ünitelerinde nazokomiyal enfeksiyonların bir diğer önemli nedeni, çalışanların hijyen konusundaki aldırmazlıklarıdır. Bir hastadan diğerine geçerken ya da bir uygulamadan diğerine başlarken, ellerin mutlaka yıkanması ve iyice kurulanmasının, ayrıca işlemlerin mutlaka eldiven giyerek yapılmasının bir oranda enfeksiyonu engelleyeceği pek çok araştırma ile ortaya konmuştur.
11 Haziran 2010 Cuma
Sedasyon ve Analjezi Nedir
Sedasyon ve Analjezi Nedir
Mekanik ventilasyon uygulanan hastalarda huzursuzluğu önlemek, uykuyu ve ventilatörle senkronize solumayı sağlamak için, hastaların sıklıkla seda-tize edilmeleri ve analjeziklerin kullanılması gerekmektedir. Ağrı ve huzursuzluk, yoğun bakım hastalarının tedavi sürecinde mutlak engellenmesi gerekli olan bir durumdur. Yoğun bakımlarda hastaların sadece tedavilerini değil, onlar için olabilecek en konforlu bakımı sağlayabilmek, yoğun bakım çalışanları için en önemli yaklaşımlardan biridir. Hastaların çoğunun parenteral olarak aldıkları analjezik ajanların yeterliliğinin kontrol edilmesi gerekir. Çünkü, bugün yoğun bakım hastalarında saptanan yetersiz analjezi oranının, bundan 30 yıl öncesine benzer olduğu görülmektedir. Özellikle uyanık olgularda hasta kontrollü analjezi yöntemlerine başvurulabilir. Bu grup ilaçlar, damar yolu ya da epidural yolla verilebilirler. Non-steroid antienflamatuarlar da analjezi amacı ile kullanılmaktadır.
Hasta Kontrollü analjezi
Yoğun bakım olgularında anksiyete oranı oldukça yüksektir ve kontrol altına alınamadığı zaman patolojik boyutlara tırmanabilir.
Yoğun bakımda Sedasyon, hastaların rahatlamasını ve kendini daha iyi hissetmesini sağlayacak bir uygulamadır. Özellikle şuuru açık olan olguların yapay solunum cihazına uyum sağlamasında çok önemli bir yardımcıdır. Ayrıca sedasyon, kişinin yaşama geri döndüğü dönemde yoğun bakım ile ilgili kötü anılarını hatırlamamasında önemli rol oynar ki, bu da kaliteli bir yaşama dönüş için ruhsal yönden önemli bir etkendir. Yoğun bakımlarda benzodiyazepinler, sedasyon için en uygun ajanlar olarak kullanılmaktadırTFakat ne yazık ki, analjezide olduğu gibi anksiyete ve sedasyonda objektif bir skorla-ma ölçümü yoktur, olanların da yeterli olmadığı gözlenmektedir.
Mekanik ventilasyon uygulanan hastalarda huzursuzluğu önlemek, uykuyu ve ventilatörle senkronize solumayı sağlamak için, hastaların sıklıkla seda-tize edilmeleri ve analjeziklerin kullanılması gerekmektedir. Ağrı ve huzursuzluk, yoğun bakım hastalarının tedavi sürecinde mutlak engellenmesi gerekli olan bir durumdur. Yoğun bakımlarda hastaların sadece tedavilerini değil, onlar için olabilecek en konforlu bakımı sağlayabilmek, yoğun bakım çalışanları için en önemli yaklaşımlardan biridir. Hastaların çoğunun parenteral olarak aldıkları analjezik ajanların yeterliliğinin kontrol edilmesi gerekir. Çünkü, bugün yoğun bakım hastalarında saptanan yetersiz analjezi oranının, bundan 30 yıl öncesine benzer olduğu görülmektedir. Özellikle uyanık olgularda hasta kontrollü analjezi yöntemlerine başvurulabilir. Bu grup ilaçlar, damar yolu ya da epidural yolla verilebilirler. Non-steroid antienflamatuarlar da analjezi amacı ile kullanılmaktadır.
Hasta Kontrollü analjezi
Yoğun bakım olgularında anksiyete oranı oldukça yüksektir ve kontrol altına alınamadığı zaman patolojik boyutlara tırmanabilir.
Yoğun bakımda Sedasyon, hastaların rahatlamasını ve kendini daha iyi hissetmesini sağlayacak bir uygulamadır. Özellikle şuuru açık olan olguların yapay solunum cihazına uyum sağlamasında çok önemli bir yardımcıdır. Ayrıca sedasyon, kişinin yaşama geri döndüğü dönemde yoğun bakım ile ilgili kötü anılarını hatırlamamasında önemli rol oynar ki, bu da kaliteli bir yaşama dönüş için ruhsal yönden önemli bir etkendir. Yoğun bakımlarda benzodiyazepinler, sedasyon için en uygun ajanlar olarak kullanılmaktadırTFakat ne yazık ki, analjezide olduğu gibi anksiyete ve sedasyonda objektif bir skorla-ma ölçümü yoktur, olanların da yeterli olmadığı gözlenmektedir.
Laringeal Maske
Laringeal Maske
LMA proksimal ucu standart 15
mm'lik konnektör ile el ventilatörü ya da solunum devresine bağlanabilen geniş bir tüp ve distal ucu pilot tüp aracılığı ile şişirilebilen, laringeal açıklığı kapatacak şekilde dizayn edilmiş eliptik bir kaftan oluşur. Eliptik kafin konkav kısmına açılan üç pencereli açıklık epi-glotun düşmesini ve lümenin kapanmasını engeller. Arka yüzeyi boyunca orta hatta oryantasyonu sağlayan siyah bir çizgi bulunan tüp ile eliptik kaf 30°'lik açı ile birleşir.
Yerleştirme sırasında, hastada derin bir şuursuzluk gerektirir. Uygun boyda bir LMA seçilerek kaf tamamen indirilir, larinksle temas etmeyecek yüzeye, kaf üzerine kaygmlaştırıcı jel sürülür. Hasta supin pozisyonda, baş ve boyun orta hatta olmalıdır. İdeal olarak boyun hafif fleksiyonda ve baş hafif ekstansi-yonda iken yerleştirilir, ancak servikal omur travması şüphesi varsa bu hareketler yapılmamalıdır. Tüp, kalem gibi ve distal kısmın yüzü hastanın dişlerine bakacak şekilde tutulmalıdır. Kafin ucu üst kesicilerin arkasına ve kafin üst yüzü damağa değecek şekilde posterior fa-ringeal duvara ulaşıncaya kadar itilme-lidir. Daha sonra maske aşağıya ve arkaya doğru bastırılarak hipofarinksin arkasına yerleşme hissi oluşturan direnç alınıncaya kadar itilmeli hava ile şişirilmelidir. Bu sırada tüp ağızdan 1-2 cm dışarıya doğru çıkar ve larinks öne doğru itilir. Yerleştirildikten sonra tüpün yanına, hastanın ısırmasını önleyecek ve LMA'nin açıklığını garantileyecek rulo bandaj yerleştirilir. LMA yüz maskesine göre daha kolay ve güvenli havayolu sağlarken, endotrakeal entübasyonun bazı dezavantajlarını da önler.
LMA proksimal ucu standart 15
mm'lik konnektör ile el ventilatörü ya da solunum devresine bağlanabilen geniş bir tüp ve distal ucu pilot tüp aracılığı ile şişirilebilen, laringeal açıklığı kapatacak şekilde dizayn edilmiş eliptik bir kaftan oluşur. Eliptik kafin konkav kısmına açılan üç pencereli açıklık epi-glotun düşmesini ve lümenin kapanmasını engeller. Arka yüzeyi boyunca orta hatta oryantasyonu sağlayan siyah bir çizgi bulunan tüp ile eliptik kaf 30°'lik açı ile birleşir.
Yerleştirme sırasında, hastada derin bir şuursuzluk gerektirir. Uygun boyda bir LMA seçilerek kaf tamamen indirilir, larinksle temas etmeyecek yüzeye, kaf üzerine kaygmlaştırıcı jel sürülür. Hasta supin pozisyonda, baş ve boyun orta hatta olmalıdır. İdeal olarak boyun hafif fleksiyonda ve baş hafif ekstansi-yonda iken yerleştirilir, ancak servikal omur travması şüphesi varsa bu hareketler yapılmamalıdır. Tüp, kalem gibi ve distal kısmın yüzü hastanın dişlerine bakacak şekilde tutulmalıdır. Kafin ucu üst kesicilerin arkasına ve kafin üst yüzü damağa değecek şekilde posterior fa-ringeal duvara ulaşıncaya kadar itilme-lidir. Daha sonra maske aşağıya ve arkaya doğru bastırılarak hipofarinksin arkasına yerleşme hissi oluşturan direnç alınıncaya kadar itilmeli hava ile şişirilmelidir. Bu sırada tüp ağızdan 1-2 cm dışarıya doğru çıkar ve larinks öne doğru itilir. Yerleştirildikten sonra tüpün yanına, hastanın ısırmasını önleyecek ve LMA'nin açıklığını garantileyecek rulo bandaj yerleştirilir. LMA yüz maskesine göre daha kolay ve güvenli havayolu sağlarken, endotrakeal entübasyonun bazı dezavantajlarını da önler.
10 Haziran 2010 Perşembe
Cocuklarda Uyku Problemi Tedavisi
Uyku probleminin çözümüne yönelik davranışçı ve analitik yaklaşımlar arasında ne gibi farklar vardır?
Beslenme ve uyku problemlerini ele alırken bu kitapta genel olarak benimsenen yaklaşım analitik yaklaşımdır. Belki aranızda sözgelimi bebeklerde uyku problemleri üzerine düşürken geçmiş deneyimler, anne babanın kendi çocukluk deneyimleri üzerinde durmanın pratik anlamda çok da yararlı olmayacağını, onun yerine şimdiye, problemin kendisine odaklı düşünmenin daha yararlı olacağını düşünenleriniz olabilir. Ancak uyku problemi aile bireylerinin birbirlerini anlamada, birbirlerine doğru tepkiler vermekte zorlandıkları zamanlarda ortaya çıkar.
Çocuklarda uyku problemi tedavisi
Uyku probleminin çözümü ile ilgili olarak analitik ve davranışçı yaklaşımları karşılaştırırken, elbette, hangi metodun aileye daha uygun olduğu üzerinde durmakta da yarar vardır. Temel olarak analitik yaklaşım anne babanın, çocukları ile ilişkilerindeki önemli noktaları yine kendilerinin bulmalarına, kendilerine uygun çözüm yollarını belirlemelerine olanak sağlar. Üstelik böylesi bir deneyim ileride çocuklarıyla ilişkilerinde karşılaşacakları sorunların -daha önce uygun düşünme biçimini öğrendikleri için- üstesinden kendilerinin gelmelerini de sağlar.
Elbette davranışçı yaklaşımlar da problemin çözümünde başarılı olurlar. Ancak davranışçı yaklaşımda anne babalar sorunda etkili olan psikolojik süreçler, problemin temel nedenleri ve söz konusu problemin aslında çocuğun hangi ihtiyacını anlattığı konularında eksik kalırlar. Çünkü başlangıç olarak anne babaların aile içi dinamiklerinin üzerine düşünebilme sorumluluğunu almaları gerekir.
Bebeklerde uyku sorunu
Uyku problemi üzerine analitik olarak düşünülürken anlaşılması gereken ilk temel soru, çocuk için uyumanın ne anlama geldiği ve çocuğun zihninde uyumaya eşlik eden psikolojik süreçlerin neler olduğunun anlaşılmasıdır. Uyku probleminin nedenleri ile anne babanın uyku ile ilgili genel olarak çocuğa yaklaşımlarının -ki bu yaklaşımlar genellikle sorunun devam etmesine neden olur- birbirinden ayrılması gerekir.
Geceleri ağlayarak uyanan bebeğin ağlamalarının hangi ihtiyacı anlattığı üzerinde düşünülmelidir. Üzerinde belki de hiç düşünülmeyen ise anne babaların bebeklerinin ağlamalarını nasıl algıladıkları konusunda kendilerinin çocukluk yaşantılarının etkisidir. O nedenle de "Bırakalım ağlasın mı?" sorusu, "Çocukluğumda ağlamaya bırakılmalı mıydım?" sorusunun anne baba olunca söylenen biçimidir. Bebeğinin ağlamalarıyla empati yerine özdeşim kuran ebeveyn sorunun çözümü konusunda güçsüz kalır.
Sorunla ilgili olarak bir uzmana gelen anne babalar her ne kadar çaresiz, kafaları karışmış, kızgın da olsalar aslında bebeklerinin ağlamalarının ne anlama geldiğini işitmek ve anlamlandırmak konusunda istekli olan, ilgili anne babalardır. En azında sorunun, sadece bebeklerinin 'zor' olmasından değil de aralarındaki iletişimde yaşadıkları sorundan kaynaklandığını sezgisel boyutta da olsa bilirler. İşte analitik yaklaşım, anne babaya uygulaması için verilecek bir dizi öneri yerine yukarıda ana hatları ile değinmeye çalıştığım konular üzerinde durur.
Beslenme ve uyku problemlerini ele alırken bu kitapta genel olarak benimsenen yaklaşım analitik yaklaşımdır. Belki aranızda sözgelimi bebeklerde uyku problemleri üzerine düşürken geçmiş deneyimler, anne babanın kendi çocukluk deneyimleri üzerinde durmanın pratik anlamda çok da yararlı olmayacağını, onun yerine şimdiye, problemin kendisine odaklı düşünmenin daha yararlı olacağını düşünenleriniz olabilir. Ancak uyku problemi aile bireylerinin birbirlerini anlamada, birbirlerine doğru tepkiler vermekte zorlandıkları zamanlarda ortaya çıkar.
Çocuklarda uyku problemi tedavisi
Uyku probleminin çözümü ile ilgili olarak analitik ve davranışçı yaklaşımları karşılaştırırken, elbette, hangi metodun aileye daha uygun olduğu üzerinde durmakta da yarar vardır. Temel olarak analitik yaklaşım anne babanın, çocukları ile ilişkilerindeki önemli noktaları yine kendilerinin bulmalarına, kendilerine uygun çözüm yollarını belirlemelerine olanak sağlar. Üstelik böylesi bir deneyim ileride çocuklarıyla ilişkilerinde karşılaşacakları sorunların -daha önce uygun düşünme biçimini öğrendikleri için- üstesinden kendilerinin gelmelerini de sağlar.
Elbette davranışçı yaklaşımlar da problemin çözümünde başarılı olurlar. Ancak davranışçı yaklaşımda anne babalar sorunda etkili olan psikolojik süreçler, problemin temel nedenleri ve söz konusu problemin aslında çocuğun hangi ihtiyacını anlattığı konularında eksik kalırlar. Çünkü başlangıç olarak anne babaların aile içi dinamiklerinin üzerine düşünebilme sorumluluğunu almaları gerekir.
Bebeklerde uyku sorunu
Uyku problemi üzerine analitik olarak düşünülürken anlaşılması gereken ilk temel soru, çocuk için uyumanın ne anlama geldiği ve çocuğun zihninde uyumaya eşlik eden psikolojik süreçlerin neler olduğunun anlaşılmasıdır. Uyku probleminin nedenleri ile anne babanın uyku ile ilgili genel olarak çocuğa yaklaşımlarının -ki bu yaklaşımlar genellikle sorunun devam etmesine neden olur- birbirinden ayrılması gerekir.
Geceleri ağlayarak uyanan bebeğin ağlamalarının hangi ihtiyacı anlattığı üzerinde düşünülmelidir. Üzerinde belki de hiç düşünülmeyen ise anne babaların bebeklerinin ağlamalarını nasıl algıladıkları konusunda kendilerinin çocukluk yaşantılarının etkisidir. O nedenle de "Bırakalım ağlasın mı?" sorusu, "Çocukluğumda ağlamaya bırakılmalı mıydım?" sorusunun anne baba olunca söylenen biçimidir. Bebeğinin ağlamalarıyla empati yerine özdeşim kuran ebeveyn sorunun çözümü konusunda güçsüz kalır.
Sorunla ilgili olarak bir uzmana gelen anne babalar her ne kadar çaresiz, kafaları karışmış, kızgın da olsalar aslında bebeklerinin ağlamalarının ne anlama geldiğini işitmek ve anlamlandırmak konusunda istekli olan, ilgili anne babalardır. En azında sorunun, sadece bebeklerinin 'zor' olmasından değil de aralarındaki iletişimde yaşadıkları sorundan kaynaklandığını sezgisel boyutta da olsa bilirler. İşte analitik yaklaşım, anne babaya uygulaması için verilecek bir dizi öneri yerine yukarıda ana hatları ile değinmeye çalıştığım konular üzerinde durur.
Yogun Bakimda Yapilmasi Gerekenler
Yoğun Bakımda Yapılması Gerekenler ve kvc yoğun bakım
Hastaların yoğun bakım servislerine alınmaları sonrasında mutlak yapılması gereken tıbbi hizmetler vardır. Bunları önem sırasına göre aşağıdaki gibi sıralanabilirler:
Yoğun Bakımda Monitörizasyon
Yoğun bakımlara talep arttıkça, hastaların bakım ve tedavilerinde de daha farklı bakış açıları oluşmuştur ve bu gelişmeler beraberinde hastaların fizyolojik ve patolojik verilerine ulaşmamızı sağlayan monitörizasyon yöntemlerinde de çeşitliliğe neden olmuştur. Tüm branşlarda olduğu gibi bu gelişme, teknolojideki gelişme ile birlikte olmaktadır.
Yoğun bakımlarda; non-invaziv ve invaziv olmak üzere iki türlü monitörizasyon uygulanmaktadır. İnvaziv moni-torizasyonda temel prensip, vücudun bazı bölgelerindeki oldukça spesifik bi-yofiziksel olayları, elektriksel sinyallere dönüştürerek gözle izlenebilir, ölçülebilir, kaydedilebilir hale getirmektir. Yoğun bakımda hastaların tedavisindeki ilk adım, hemodinamik fonksiyonların kantitatif olarak değerlendirilmesidir. Hemodinamik monitörizasyon ile bazı parametreler direkt olarak (arteriyel kan basıncı, santral venöz basınç, pulmoner arter basınçları, kalp debisi gibi) diğer bazı parametreler ise direkt parametrelerden hesaplanarak elde edilir (siste-mik vasküler rezistans, atım hacmi, pulmoner vasküler rezistans gibi)
2. Hipoksemi ve Hiperkapninin Değerlendirilmesi
Yoğun bakım hastalarında, arteriyel kandan alınan örnekle bakılabilen kan gazı analizi son derece önemlidir. Verilmekte olan solunum desteğinin yeterliliğini anlamak için kıymetli bir veridir. Pa02de önemli bir düşme olduğunda hipoksemiden, PaCQ2>46 mmHg ise. hiperkapniden sozedilir. Arteriyel kan tablosu invaziv olduğu gibi non-invaziv de değerlendirilebilir. Bunun için pulse oksimetri kullanılmaktadır
3. Havayolu Kontrolü ve Entübasyon
Solunumu duran ya da yetersiz hale gelen tüm olgularda, havayolunu kontrol altına almak yoğun bakım ünitelerinin en önemli işlemlerindendir. Bu nedenle, bütün yoğun bakım ünitelerinde görev yapmakta olan doktor ve hemşirelerin, yeterli solunumu sağlayacak ve acil havayolu kontrolü yapabilecek şekilde eğitilmiş olmaları gerekir. Havayolu kontrolü ve entübasyon yöntemleri daha önce anlatılmıştır
4. Trakeotomi
Yoğun bakımlarda solunum aygıtı aracılığı ile solutulacak olan olgularda, nazotrakeal aspirasyon ve fizyoterapi ile trakeobronşiyal temizliğe dikkat edilse bile, sekresyonlar temizlenemedi-ğinde ya da akut durumun uzayacağı anlaşıldığında, belli bir süre sonra trakeotomi açılma endikasyonu doğacaktır. Bunun bir başka nedeni ise; endotra-keal tüpün uzun süre kalmasına bağlı olarak ortaya çıkabilecek önemli komp-likasyonlardır.
Trakeal entübasyon komplikasyonla-rı, çoğu kez tüpün kendisinden ya da kafından kaynaklanır ve kafa ait problemler her zaman daha fazladır. Her ne-kadar son yıllarda kullanıma giren düşük kaf basınçlı tüplerin daha az hasara neden olduğu iddia edilse de, kesin bir korunma söz konusu değildir. Yoğun bakımlarda en tartışmalı konu; trakeotomi kararının ne zaman verileceğidir. Komplikasyonun uzun süreli entübasyonlardan sonra hiç görülmemesine karşın, çok kısa sürede bile görülebilir olması, trakeotomi açma kararında sürenin 24 saat ile 3 hafta arasında değiş-mesine neden olmaktadır. Yoğun bakımlarda, cerrahi trakeotomi uygulamaları yanında özellikle uygun olgularda perkütan krikotirotomi yada perkütan dilatasyonal trakeotomi uygulanmaktadır. Günümüzde oldukça sık uygulanmakta olan perkütan trakeotomi 1976 yılında ilk defa acil olarak uygulanmış ise de, bugün %77 oranında elektif bir girişimdir. Hastalarda uzun süreli mekanik ventilasyona olanak tanır, sekres-yonların atılımında kolaylık sağlar.
5. Mekanik Ventilasyon
Yeterli solunum yapamayan ve me-dikal tedavi ile çözüme ulaşılamayan tüm olgularda, solunum işi yapay olarak sürdürülmelidir. Bu konuda yoğun bakımlarda yapay solunum aygıtları bulunmaktadır (ventilatör, respiratör) ve bunlar solunum yollarında siklik basınç değişiklikleri yaratarak akciğerlere gaz alış-verişini sağlayan aletlerdir. Üç temel prensipte geliştirilmişlerdir:
1- Negatif basınç ventilatörleri
a. Tank Ventilatör
b. Cuirass Ventilatör
2- Pozitif basınçlı ventilatörler
a. Basınç sikluslu
b. Volüm sikluslu
c. Zaman sikluslu
d. Akım sikluslu
3- Yüksek frekanslı ventilatörler
a. Jet ventilatör
b. Ossilatör
Günümüzde, yoğun bakımlarda po-ziîif basınçlı ventilatörler kullanılmaktadır
Hastaların yoğun bakım servislerine alınmaları sonrasında mutlak yapılması gereken tıbbi hizmetler vardır. Bunları önem sırasına göre aşağıdaki gibi sıralanabilirler:
Yoğun Bakımda Monitörizasyon
Yoğun bakımlara talep arttıkça, hastaların bakım ve tedavilerinde de daha farklı bakış açıları oluşmuştur ve bu gelişmeler beraberinde hastaların fizyolojik ve patolojik verilerine ulaşmamızı sağlayan monitörizasyon yöntemlerinde de çeşitliliğe neden olmuştur. Tüm branşlarda olduğu gibi bu gelişme, teknolojideki gelişme ile birlikte olmaktadır.
Yoğun bakımlarda; non-invaziv ve invaziv olmak üzere iki türlü monitörizasyon uygulanmaktadır. İnvaziv moni-torizasyonda temel prensip, vücudun bazı bölgelerindeki oldukça spesifik bi-yofiziksel olayları, elektriksel sinyallere dönüştürerek gözle izlenebilir, ölçülebilir, kaydedilebilir hale getirmektir. Yoğun bakımda hastaların tedavisindeki ilk adım, hemodinamik fonksiyonların kantitatif olarak değerlendirilmesidir. Hemodinamik monitörizasyon ile bazı parametreler direkt olarak (arteriyel kan basıncı, santral venöz basınç, pulmoner arter basınçları, kalp debisi gibi) diğer bazı parametreler ise direkt parametrelerden hesaplanarak elde edilir (siste-mik vasküler rezistans, atım hacmi, pulmoner vasküler rezistans gibi)
2. Hipoksemi ve Hiperkapninin Değerlendirilmesi
Yoğun bakım hastalarında, arteriyel kandan alınan örnekle bakılabilen kan gazı analizi son derece önemlidir. Verilmekte olan solunum desteğinin yeterliliğini anlamak için kıymetli bir veridir. Pa02de önemli bir düşme olduğunda hipoksemiden, PaCQ2>46 mmHg ise. hiperkapniden sozedilir. Arteriyel kan tablosu invaziv olduğu gibi non-invaziv de değerlendirilebilir. Bunun için pulse oksimetri kullanılmaktadır
3. Havayolu Kontrolü ve Entübasyon
Solunumu duran ya da yetersiz hale gelen tüm olgularda, havayolunu kontrol altına almak yoğun bakım ünitelerinin en önemli işlemlerindendir. Bu nedenle, bütün yoğun bakım ünitelerinde görev yapmakta olan doktor ve hemşirelerin, yeterli solunumu sağlayacak ve acil havayolu kontrolü yapabilecek şekilde eğitilmiş olmaları gerekir. Havayolu kontrolü ve entübasyon yöntemleri daha önce anlatılmıştır
4. Trakeotomi
Yoğun bakımlarda solunum aygıtı aracılığı ile solutulacak olan olgularda, nazotrakeal aspirasyon ve fizyoterapi ile trakeobronşiyal temizliğe dikkat edilse bile, sekresyonlar temizlenemedi-ğinde ya da akut durumun uzayacağı anlaşıldığında, belli bir süre sonra trakeotomi açılma endikasyonu doğacaktır. Bunun bir başka nedeni ise; endotra-keal tüpün uzun süre kalmasına bağlı olarak ortaya çıkabilecek önemli komp-likasyonlardır.
Trakeal entübasyon komplikasyonla-rı, çoğu kez tüpün kendisinden ya da kafından kaynaklanır ve kafa ait problemler her zaman daha fazladır. Her ne-kadar son yıllarda kullanıma giren düşük kaf basınçlı tüplerin daha az hasara neden olduğu iddia edilse de, kesin bir korunma söz konusu değildir. Yoğun bakımlarda en tartışmalı konu; trakeotomi kararının ne zaman verileceğidir. Komplikasyonun uzun süreli entübasyonlardan sonra hiç görülmemesine karşın, çok kısa sürede bile görülebilir olması, trakeotomi açma kararında sürenin 24 saat ile 3 hafta arasında değiş-mesine neden olmaktadır. Yoğun bakımlarda, cerrahi trakeotomi uygulamaları yanında özellikle uygun olgularda perkütan krikotirotomi yada perkütan dilatasyonal trakeotomi uygulanmaktadır. Günümüzde oldukça sık uygulanmakta olan perkütan trakeotomi 1976 yılında ilk defa acil olarak uygulanmış ise de, bugün %77 oranında elektif bir girişimdir. Hastalarda uzun süreli mekanik ventilasyona olanak tanır, sekres-yonların atılımında kolaylık sağlar.
5. Mekanik Ventilasyon
Yeterli solunum yapamayan ve me-dikal tedavi ile çözüme ulaşılamayan tüm olgularda, solunum işi yapay olarak sürdürülmelidir. Bu konuda yoğun bakımlarda yapay solunum aygıtları bulunmaktadır (ventilatör, respiratör) ve bunlar solunum yollarında siklik basınç değişiklikleri yaratarak akciğerlere gaz alış-verişini sağlayan aletlerdir. Üç temel prensipte geliştirilmişlerdir:
1- Negatif basınç ventilatörleri
a. Tank Ventilatör
b. Cuirass Ventilatör
2- Pozitif basınçlı ventilatörler
a. Basınç sikluslu
b. Volüm sikluslu
c. Zaman sikluslu
d. Akım sikluslu
3- Yüksek frekanslı ventilatörler
a. Jet ventilatör
b. Ossilatör
Günümüzde, yoğun bakımlarda po-ziîif basınçlı ventilatörler kullanılmaktadır
El Ventilatoru
El Ventilatörü
El ventilatörü; yüz maskesi, kaflı orofaringeal havayolu (COPA), laringe-al maske (LMA), kombi tüp veya endo-trakeal tüpe konnekte edilerek kullanılır (Şekil 4). Kese sıkıştırılarak içerik hastanın akciğerlerine verilir ve bırakıldığı zaman ekspirasyon havası tek yönlü valv ile atmosfere yönlendirilir, takiben kese kendiliğinden otomatik olarak dolar. Normal koşullarda oda havası ile ventilasyon yapılırken, 5-6 L/dk oksijen (02) akımı sağlayan hortum bağlandığı zaman 02 oranı %45 civarında olur. Eğer rezervuar sistem varsa ve 02 akımı 10 L/dk'ya artırılırsa inspire ettirilen O, konsantrasyonu %85'e kadar çıkabilir.
Yüz maskesi ile kullanıldığı zaman bir el ile keseyi sıkarken, diğer el ile baş ve boynu aynı düzlemde tutarak jaw thrust manevrasını yapmak ve bu sırada maske ile yüz arasından hava kaçağını engellemek oldukça zordur, kullanıcının deneyimli olması gerekir. Hava kaçağı olursa hipoventilasyona yol açabilir. Kaçağı kompanse etmek için genellikle kese daha fazla sıkılır, ancak bu, sadece mideye gaz geçişini artırır. Sonuçta ventilasyon giderek azalır, re-gürjitasyon ve aspirasyon riski artar.
El ventilatörü ve yüz maskesi venti-lasyonunda tek kişi ile ventilasyon başarısız ise iki kişi tekniği tercih edilebilir.
El ventilatörü; yüz maskesi, kaflı orofaringeal havayolu (COPA), laringe-al maske (LMA), kombi tüp veya endo-trakeal tüpe konnekte edilerek kullanılır (Şekil 4). Kese sıkıştırılarak içerik hastanın akciğerlerine verilir ve bırakıldığı zaman ekspirasyon havası tek yönlü valv ile atmosfere yönlendirilir, takiben kese kendiliğinden otomatik olarak dolar. Normal koşullarda oda havası ile ventilasyon yapılırken, 5-6 L/dk oksijen (02) akımı sağlayan hortum bağlandığı zaman 02 oranı %45 civarında olur. Eğer rezervuar sistem varsa ve 02 akımı 10 L/dk'ya artırılırsa inspire ettirilen O, konsantrasyonu %85'e kadar çıkabilir.
Yüz maskesi ile kullanıldığı zaman bir el ile keseyi sıkarken, diğer el ile baş ve boynu aynı düzlemde tutarak jaw thrust manevrasını yapmak ve bu sırada maske ile yüz arasından hava kaçağını engellemek oldukça zordur, kullanıcının deneyimli olması gerekir. Hava kaçağı olursa hipoventilasyona yol açabilir. Kaçağı kompanse etmek için genellikle kese daha fazla sıkılır, ancak bu, sadece mideye gaz geçişini artırır. Sonuçta ventilasyon giderek azalır, re-gürjitasyon ve aspirasyon riski artar.
El ventilatörü ve yüz maskesi venti-lasyonunda tek kişi ile ventilasyon başarısız ise iki kişi tekniği tercih edilebilir.
9 Haziran 2010 Çarşamba
Anestezi ve Yuz Maskeleri
Anestezi ve Yüz Maskeleri
Kese ya da anestezi sistemindeki gaz karışımını hastaya verebilmek amacıyla kullanılan bu araç uygun ventilasyon ve oksijenasyon için, gaz kaçağına izin vermeyecek şekilde hastanın yüzüne tam olarak oturmalıdır. Üst kısmı gözlere zarar vermeyecek şekilde burun köküne, yanaklara ve altta ise çene ortasına yerleştirilmelidir. Maske baş parmakla burun köküne, işaret parmağıyla çeneye doğru bastırılırken, diğer parmaklarla mandibula altından baş eks-tansiyonda tutulmaya çalışılır, küçük parmak mandibula angulusunda olmalıdır. Alt çeneyi tutan parmaklar mandibula kemiğine doğru kuvvet uygulamalı, çene altındaki yumuşak dokulara basmamalıdır. Yumuşak dokulara uygulanan bası dil kökünün havayolunu kapatmasına neden olabilir. Dilin başlıca motor innervasyonunu sağlayan hipoglossus siniri mandibula angu-lusu seviyesinde çok yüzeyseldir. Dikkatsiz yapılan havayolu manevraları sırasında kolaylıkla hasarlanabilir. Ayrıca maske ölü boşluğu artırdığı için maske ventilasyonu sırasında tidal volüm yüksek olmalı (10 ml/kg), ancak havayolu basıncı da 20 cmH2Oryu geçmemelidir.
Çeşitli şekil ve büyüklükte, şeffaf ya da siyah kauçuktan yapılmış, alt kenarında hava yastıkçığı olan ya da olmayan maskeler vardır. Şeffaf maskeler dudakların rengini, ağızdan sekresyon ya da kusma sonucu gelen içeriğin rahatça görülmesine olanak sağlarlar.
Yanakları çökmüş, dişleri olmayan veya çeşitli anatomik bozukluğu olan kişilerde maskeyi yerleştirmek ve ventilasyonu sağlamak zor olabilir. Bu durumda iki kişi ile maske ventilasyonu yapılır. Bir kişi her iki elinin başparmakları ile maskeyi burun köküne doğru yerleştirirken, diğer parmakları ile mandibula anguluslarından kavrayacak ve baş ekstansiyonda olacak şekilde maskeyi tutarken, diğer kişi keseyi sıkarak hastayı ventile eder. Buna iki kişi tekniği denir.
Kese ya da anestezi sistemindeki gaz karışımını hastaya verebilmek amacıyla kullanılan bu araç uygun ventilasyon ve oksijenasyon için, gaz kaçağına izin vermeyecek şekilde hastanın yüzüne tam olarak oturmalıdır. Üst kısmı gözlere zarar vermeyecek şekilde burun köküne, yanaklara ve altta ise çene ortasına yerleştirilmelidir. Maske baş parmakla burun köküne, işaret parmağıyla çeneye doğru bastırılırken, diğer parmaklarla mandibula altından baş eks-tansiyonda tutulmaya çalışılır, küçük parmak mandibula angulusunda olmalıdır. Alt çeneyi tutan parmaklar mandibula kemiğine doğru kuvvet uygulamalı, çene altındaki yumuşak dokulara basmamalıdır. Yumuşak dokulara uygulanan bası dil kökünün havayolunu kapatmasına neden olabilir. Dilin başlıca motor innervasyonunu sağlayan hipoglossus siniri mandibula angu-lusu seviyesinde çok yüzeyseldir. Dikkatsiz yapılan havayolu manevraları sırasında kolaylıkla hasarlanabilir. Ayrıca maske ölü boşluğu artırdığı için maske ventilasyonu sırasında tidal volüm yüksek olmalı (10 ml/kg), ancak havayolu basıncı da 20 cmH2Oryu geçmemelidir.
Çeşitli şekil ve büyüklükte, şeffaf ya da siyah kauçuktan yapılmış, alt kenarında hava yastıkçığı olan ya da olmayan maskeler vardır. Şeffaf maskeler dudakların rengini, ağızdan sekresyon ya da kusma sonucu gelen içeriğin rahatça görülmesine olanak sağlarlar.
Yanakları çökmüş, dişleri olmayan veya çeşitli anatomik bozukluğu olan kişilerde maskeyi yerleştirmek ve ventilasyonu sağlamak zor olabilir. Bu durumda iki kişi ile maske ventilasyonu yapılır. Bir kişi her iki elinin başparmakları ile maskeyi burun köküne doğru yerleştirirken, diğer parmakları ile mandibula anguluslarından kavrayacak ve baş ekstansiyonda olacak şekilde maskeyi tutarken, diğer kişi keseyi sıkarak hastayı ventile eder. Buna iki kişi tekniği denir.
Yogun Bakim Uniteleri
Protokollerine Göre Yoğun Bakım Üniteleri
Kapalı Yoğun Bakım Ünitesi
Hasta takibinde ve tedavisinde sadece yoğun bakım ekibinin sorumluluk aldığı, hastayı izlediği ve order verdiği ünitelerdir.
Açık Yoğun Bakım Ünitesi
Hastayı dışarıdan izleyen hekimin ünite içinde de izlemeye devam ettiği ve order verdiği ünitelerdir
İdeal olarak, yoğun bakım üniteleri kapalı sistem olmalıdır. Bu konuda ya-pılmış olan pek çok çalışma sonucunda; hastanın yatış, izlem, tedavi ve çıkış kararları belli bir ekip tarafından üstlenildiğinde, birçok hastalık grubunda morbidite ve mortalitenin azaldığı ortaya konulmuş, kapalı sistem yoğun bakım ünitelerinin sağkahmı olumlu yönde etkilediği gösterilmiştir.
Yoğun bakım üniteleri, hastanelerin başka hiçbir bölümünde olmayan bir hasta değişimi ile aynı anda çok değişik hastalara hizmet veren bir servis özelliğine sahiptir. Bu nedenle, fiziki özellikleri önemli ayrıcalıklar gösterir.
Yoğun bakımların fiziki özellikleri söyle değerlendirilir:
YBÜ'nin hastane içindeki yerleşimi
Yatak sayısı
Yatakların ünite içinde yerleşimi
Ünitenin mimari özellikleri
Havalandırma sistemi
Aydınlatma sistemi
Gürültü düzeyi
Medikal gaz ve vakum sistemi
İletişim
Veri yönetim sistemi
Monitörizasyon
Ünite destek birimleri gözönüne alınarak yoğun bakımların
fiziki özellikleri değerlendirilir.
Yatak Sayısı ve yoğun bakım enfeksiyon
Yoğun bakımın özelliği, yatak kapasitesinin belirlenmesinde en önemli etkendir. Bu ünitelerde yatak sayıları merkezler arasında değişiklik göstermekle birlikte, aslında bir hastanenin sahip olması gereken yoğun bakım hasta yatak sayısının, toplam hasta yatağının %2'si olmasının uygun olacağı düşünülürken, geçen zaman içerisinde bu sayının artan talebi karşılamadığı gözlenerek, hastane toplam yatak sayısının %5ine kadar arttırılması öngörülmüştür. Başka bir deyişle; 100 yataklı bir hastanede en az 6 yataklı bir yoğun bakım ünitesi bulunmalıdır.
Yatakların Ünite İçine Yerleşimi
Amerikan Yoğun Bakım Derneği'ne göre, ideal olan £ yataklı olmasıdır ve 12'yi geçmemelidir.
Yoğun Bakıma Kabul Kriterleri ve yoğun bakım prosedürü
Avrupa Yoğun Bakım Derneği'ne göre; akut hastalık, cerrahi girişim veya herhangi bir nedenle birden fazla vital fonksiyonun tehdit altında bulunduğu durumlarda, sürekli monitörizasyonu gerektiren hastalar ile kardiyovasküler, serebral, solunumsal, renal, metabolik gibi nedenler ile vital fonksiyonların yetersiz durumda olduğu hastalar, ya da normal servislerde bakımın yetersiz kalabileceği olgular yoğun bakım hastalarını oluşturur. Burada uygulanacak tedavinin amacı, iyileşmenin doğal süreci başlayıncaya kadar yaşamı devam ettirebilmektir. Yoğun bakım gözetimine alınması gereken hastalar şu şekilde sıralanabilir:
Solunum yetmezliği
Kardiyovasküler sistem yetmezliği
Akut böbrek yetmezliği
Akut metabolizma bozuklukları
Politravma
Yanık
Çeşitli nedenlerle gelişen koma
Gastrointestinal kanama
Postoperatif komplikasyonlar
Kanama pıhtılaşma bozuklukları
Su-elektrolit, asit-baz dengesi bozuklukları
Zehirlenmeler
Nörolojik hastalıklar
Tetanoz
Eklampsi
Resüsitasyon sonrası tedavi
Ağır enfeksiyonlar
Temel oluşturabilecek bu sıralamaya rağmen, yoğun bakıma kabul endikas-yonlarında zaman zaman farklılıklar olabilmektedir. Bu nedenle kriterler şu şekilde de belirlenebilir:
1. Politravmaya uğramış ya da majör ameliyatlar geçirmiş olan ve bu nedenle sürekli gözlem, inceleme ve vital fonksiyonlar yönünden desteğe gereksinim gösteren hastalar
2. Hava yolunun devamlılığına veya solunumun yapay olarak desteklenmesine gereksinim duyan hastalar
3. Kardiyovasküler sistem desteğine gereksinim gösteren hastalar
4. Zehirlenmeler
5. Transplantasyon yapılan ya da bu işleme hazırlanan hastalar
Kapalı Yoğun Bakım Ünitesi
Hasta takibinde ve tedavisinde sadece yoğun bakım ekibinin sorumluluk aldığı, hastayı izlediği ve order verdiği ünitelerdir.
Açık Yoğun Bakım Ünitesi
Hastayı dışarıdan izleyen hekimin ünite içinde de izlemeye devam ettiği ve order verdiği ünitelerdir
İdeal olarak, yoğun bakım üniteleri kapalı sistem olmalıdır. Bu konuda ya-pılmış olan pek çok çalışma sonucunda; hastanın yatış, izlem, tedavi ve çıkış kararları belli bir ekip tarafından üstlenildiğinde, birçok hastalık grubunda morbidite ve mortalitenin azaldığı ortaya konulmuş, kapalı sistem yoğun bakım ünitelerinin sağkahmı olumlu yönde etkilediği gösterilmiştir.
Yoğun bakım üniteleri, hastanelerin başka hiçbir bölümünde olmayan bir hasta değişimi ile aynı anda çok değişik hastalara hizmet veren bir servis özelliğine sahiptir. Bu nedenle, fiziki özellikleri önemli ayrıcalıklar gösterir.
Yoğun bakımların fiziki özellikleri söyle değerlendirilir:
YBÜ'nin hastane içindeki yerleşimi
Yatak sayısı
Yatakların ünite içinde yerleşimi
Ünitenin mimari özellikleri
Havalandırma sistemi
Aydınlatma sistemi
Gürültü düzeyi
Medikal gaz ve vakum sistemi
İletişim
Veri yönetim sistemi
Monitörizasyon
Ünite destek birimleri gözönüne alınarak yoğun bakımların
fiziki özellikleri değerlendirilir.
Yatak Sayısı ve yoğun bakım enfeksiyon
Yoğun bakımın özelliği, yatak kapasitesinin belirlenmesinde en önemli etkendir. Bu ünitelerde yatak sayıları merkezler arasında değişiklik göstermekle birlikte, aslında bir hastanenin sahip olması gereken yoğun bakım hasta yatak sayısının, toplam hasta yatağının %2'si olmasının uygun olacağı düşünülürken, geçen zaman içerisinde bu sayının artan talebi karşılamadığı gözlenerek, hastane toplam yatak sayısının %5ine kadar arttırılması öngörülmüştür. Başka bir deyişle; 100 yataklı bir hastanede en az 6 yataklı bir yoğun bakım ünitesi bulunmalıdır.
Yatakların Ünite İçine Yerleşimi
Amerikan Yoğun Bakım Derneği'ne göre, ideal olan £ yataklı olmasıdır ve 12'yi geçmemelidir.
Yoğun Bakıma Kabul Kriterleri ve yoğun bakım prosedürü
Avrupa Yoğun Bakım Derneği'ne göre; akut hastalık, cerrahi girişim veya herhangi bir nedenle birden fazla vital fonksiyonun tehdit altında bulunduğu durumlarda, sürekli monitörizasyonu gerektiren hastalar ile kardiyovasküler, serebral, solunumsal, renal, metabolik gibi nedenler ile vital fonksiyonların yetersiz durumda olduğu hastalar, ya da normal servislerde bakımın yetersiz kalabileceği olgular yoğun bakım hastalarını oluşturur. Burada uygulanacak tedavinin amacı, iyileşmenin doğal süreci başlayıncaya kadar yaşamı devam ettirebilmektir. Yoğun bakım gözetimine alınması gereken hastalar şu şekilde sıralanabilir:
Solunum yetmezliği
Kardiyovasküler sistem yetmezliği
Akut böbrek yetmezliği
Akut metabolizma bozuklukları
Politravma
Yanık
Çeşitli nedenlerle gelişen koma
Gastrointestinal kanama
Postoperatif komplikasyonlar
Kanama pıhtılaşma bozuklukları
Su-elektrolit, asit-baz dengesi bozuklukları
Zehirlenmeler
Nörolojik hastalıklar
Tetanoz
Eklampsi
Resüsitasyon sonrası tedavi
Ağır enfeksiyonlar
Temel oluşturabilecek bu sıralamaya rağmen, yoğun bakıma kabul endikas-yonlarında zaman zaman farklılıklar olabilmektedir. Bu nedenle kriterler şu şekilde de belirlenebilir:
1. Politravmaya uğramış ya da majör ameliyatlar geçirmiş olan ve bu nedenle sürekli gözlem, inceleme ve vital fonksiyonlar yönünden desteğe gereksinim gösteren hastalar
2. Hava yolunun devamlılığına veya solunumun yapay olarak desteklenmesine gereksinim duyan hastalar
3. Kardiyovasküler sistem desteğine gereksinim gösteren hastalar
4. Zehirlenmeler
5. Transplantasyon yapılan ya da bu işleme hazırlanan hastalar
Bebeklerde Uyku Problemi ve Beslenme
Uyku problemi ile bebeğin beslenmesi arasında bir ilişki var mıdır?
Beslenme ve uyku bebeğin hayatında birbirini etkileyen süreçlerdir. Doğumdan sonraki ilk haftalarda bebekler zamanlarının büyük bölümünü uyuyarak, sadece beslenme amaçlı uyanık kalarak geçirirler. İşte bu nedenle de beslenme ve uyku düzeninin oturtulması aslında aynı sürecin parçalarıdır.
Yeni doğan bebekler genellikle annelerini emerken uyuyakalırIar. Emmenin sonu ile uykuya dalış neredeyse aynı anda gerçekleşir. Eğer bu durum sonraki haftalarda da devam ederse, annenin memesinde ya da kucağında uyuyakalan bebek yeniden uykuya dalmak için hep annesine ihtiyacı olduğunu düşünebilir. Bebek kendi kendisine uyumayı deneyimlemeyince kendi kendisine uyuyabileceğini de düşünemez, uyandığında yeniden uyuyabilmesi için sürekli olarak annesine gereksinim duyar. İşte uykuya gidişte anne ve bebek arasında böylesi bir bağın yerleşmesi daha sonra memeden kesmeyi de zorlaştırır.
Anne bebeğini memeden kesince bebeğini uyutabilmek için yeni bir yöntem bulmak zorunda kalır. Biberonla beslenen bebeklerde böylesi bir sorun daha az yaşanır. Bebeğe biberonunu baba ya da bakıcı da verebilir. Biberonla beslenen bebeğin sadece annesi tarafından beslenmek istemesi uykuya gidişte bir bağımlılığın olduğunu düşündürür.
Bebeğin ne zaman uykuya ne zaman beslenmeye ihtiyacı olduğu da çoğu zaman birbirine karıştırılır. Bazen anne babalar bebeklerinin uyanma nedeni olarak beslenme ihtiyacı olduğunu düşünürler. Ancak gece uyanan bebek her zaman beslenme ihtiyacı nedeniyle uyanmaz. Özellikle gece gündüz sürekli emmek isteyen bebeğin sorununun ilişki sorunu olduğu düşünülebilir.
Memeden kesmenin gecikmesi anne ve bebeğin duygusal olarak büyümeye, bir sonraki sürece geçmeye gösterdikleri direnç olarak düşünülebilir. İşte uyku problemi genellikle bu türden beslenme problemleriyle birlikte ortaya çıkar. Sadece annenin göğsünde uyuyabilen bebekler bu türden problemlere çarpıcı bir örnektir. Emzirme sırasında ya da emzirmeden sonra bebeğin annenin göğsüyle oynayarak en kolay şekilde uykuya dalması, annenin hem emzirme, hem uykuya geçiş, hem de uykuyla gelen ayrılık ile başa çıkabilmek üzerine düşünmeye gereksinimi vardır.
Beslenme ve uyku bebeğin hayatında birbirini etkileyen süreçlerdir. Doğumdan sonraki ilk haftalarda bebekler zamanlarının büyük bölümünü uyuyarak, sadece beslenme amaçlı uyanık kalarak geçirirler. İşte bu nedenle de beslenme ve uyku düzeninin oturtulması aslında aynı sürecin parçalarıdır.
Yeni doğan bebekler genellikle annelerini emerken uyuyakalırIar. Emmenin sonu ile uykuya dalış neredeyse aynı anda gerçekleşir. Eğer bu durum sonraki haftalarda da devam ederse, annenin memesinde ya da kucağında uyuyakalan bebek yeniden uykuya dalmak için hep annesine ihtiyacı olduğunu düşünebilir. Bebek kendi kendisine uyumayı deneyimlemeyince kendi kendisine uyuyabileceğini de düşünemez, uyandığında yeniden uyuyabilmesi için sürekli olarak annesine gereksinim duyar. İşte uykuya gidişte anne ve bebek arasında böylesi bir bağın yerleşmesi daha sonra memeden kesmeyi de zorlaştırır.
Anne bebeğini memeden kesince bebeğini uyutabilmek için yeni bir yöntem bulmak zorunda kalır. Biberonla beslenen bebeklerde böylesi bir sorun daha az yaşanır. Bebeğe biberonunu baba ya da bakıcı da verebilir. Biberonla beslenen bebeğin sadece annesi tarafından beslenmek istemesi uykuya gidişte bir bağımlılığın olduğunu düşündürür.
Bebeğin ne zaman uykuya ne zaman beslenmeye ihtiyacı olduğu da çoğu zaman birbirine karıştırılır. Bazen anne babalar bebeklerinin uyanma nedeni olarak beslenme ihtiyacı olduğunu düşünürler. Ancak gece uyanan bebek her zaman beslenme ihtiyacı nedeniyle uyanmaz. Özellikle gece gündüz sürekli emmek isteyen bebeğin sorununun ilişki sorunu olduğu düşünülebilir.
Memeden kesmenin gecikmesi anne ve bebeğin duygusal olarak büyümeye, bir sonraki sürece geçmeye gösterdikleri direnç olarak düşünülebilir. İşte uyku problemi genellikle bu türden beslenme problemleriyle birlikte ortaya çıkar. Sadece annenin göğsünde uyuyabilen bebekler bu türden problemlere çarpıcı bir örnektir. Emzirme sırasında ya da emzirmeden sonra bebeğin annenin göğsüyle oynayarak en kolay şekilde uykuya dalması, annenin hem emzirme, hem uykuya geçiş, hem de uykuyla gelen ayrılık ile başa çıkabilmek üzerine düşünmeye gereksinimi vardır.
8 Haziran 2010 Salı
Yogun Bakim Unitesi ve Siniflandirilmasi
Yoğun Bakım Sınıflandırılması ve Yoğun Bakım Ünitesi
1. Düzey (Level 1)
Sadece EKG, nabız takibi, kan basıncı takibi ve oksijen satürasyonu izleyerek hastaların gözlendiği, doktor hizmetini konsültasyon şeklinde alan, ser-visdeki hastalara göre daha yoğun olarak hemşire bakımı verilen ve invaziv olmayan solunum desteği verilebilen yerlerdir ve Ara Yoğun Bakım olarak da tanımlanırlar.
2. Düzey (Level 2)
Yoğun bakım uzmanının tam gün çalıştığı, fakat 24 saat sürekli doktor hizmetinin verilemediği, doktorun gerektiğinde çağrıldığı, buna karşın; tam gün iyi bir hemşirelik bakımının verilebildiği, gerektiğinde uzun süreli yapay solunum desteğinin uygulanabildiği servis lerdir.
3. Düzey (Level 3)
Başında bir sorumlunun bulunduğu, yoğun bakım uzmanlarının sürekli olarak servis içerisinde hizmet verdiği, uzun süreli yapay solunumun tüm yöntemlerinin uygulanabildiği, 24 saat tüm radyoloji ve laboratuvar hizmetlerinin verilebildiği, en gelişmiş cihazlarla do natılmış ileri monitorizasyon (EKG, na-f biz, invaziv ve non-invaziv kan basıncı, Sp02, EtC02, ısı) sağlanabilen gelişmiş servislerdir.
Yoğun bakım üniteleri protokollerine göre de ayrılırlar
1. Düzey (Level 1)
Sadece EKG, nabız takibi, kan basıncı takibi ve oksijen satürasyonu izleyerek hastaların gözlendiği, doktor hizmetini konsültasyon şeklinde alan, ser-visdeki hastalara göre daha yoğun olarak hemşire bakımı verilen ve invaziv olmayan solunum desteği verilebilen yerlerdir ve Ara Yoğun Bakım olarak da tanımlanırlar.
2. Düzey (Level 2)
Yoğun bakım uzmanının tam gün çalıştığı, fakat 24 saat sürekli doktor hizmetinin verilemediği, doktorun gerektiğinde çağrıldığı, buna karşın; tam gün iyi bir hemşirelik bakımının verilebildiği, gerektiğinde uzun süreli yapay solunum desteğinin uygulanabildiği servis lerdir.
3. Düzey (Level 3)
Başında bir sorumlunun bulunduğu, yoğun bakım uzmanlarının sürekli olarak servis içerisinde hizmet verdiği, uzun süreli yapay solunumun tüm yöntemlerinin uygulanabildiği, 24 saat tüm radyoloji ve laboratuvar hizmetlerinin verilebildiği, en gelişmiş cihazlarla do natılmış ileri monitorizasyon (EKG, na-f biz, invaziv ve non-invaziv kan basıncı, Sp02, EtC02, ısı) sağlanabilen gelişmiş servislerdir.
Yoğun bakım üniteleri protokollerine göre de ayrılırlar
Anestezi Havayolu Degerlendirmesi
Anestezi Havayolu Değerlendirilmesi ve Sağlanması
Havayolu ile ilgili girişimlerde anatomiyi iyi bilmek havayolu problemlerinin daha kolay ve hızlı anlaşılmasını ve acil durumlarda çözüme daha hızlı ulaşmayı sağlar.
Havayolu önde burun ve ağız boşluğu ile başlar, burun boşluğu arkada nazofarinks, ağız boşluğu ise orofarinks adını alır ve bunlar birleşerek hipofarinks adıyla devam eder. Burun boşluğu üstte etmoid, altta vomer kemiği ile çevrilidir ve önde kıkırdak yapıdan oluşmuştur. Ağız boşluğu önde dişler, üstte sert ve yumuşak damak, altta ise dil ile çevrilidir. Burun ve ağız boşluğu birbirinden sert ve yumuşak damak ile ayrılır.
Vücudumuzdaki en kuvvetli sfınkter yapısında olan larinks, hipofarinks seviyesinde epiglot ile fonksiyonel olarak ikiye ayrılır. Epiglot yutkunma sırasında glottisi kapatarak boğulmayı önlerken, solunum ve konuşma sırasında ise açık kalır. Larinks daha altta trakea, hipofarinks ise özefagus olarak devam eder. Kıkırdak, ligamentler, kas ve mu-köz membrandan yapılmıştır. Tiroid, krikoid ve epiglot tek, aritenoid, korni-kulat ve kuneiform ise larinksin çift kıkırdaklarıdır. Erişkinde C3-C,„ çocuklarda C3-C4 vertebralar önünde yer alır. Erkekte uzunluğu 44 mm, çapı 36 mm, kadında ise uzunluğu 36 mm, çapı 26 mm'dir. Larinksin en dar yeri erişkinde vokal kordlar, bebekte, ise krikoid halka seviyesindedir. Larinksin innervasyonu Vagus'un dalları aracılığı ile olur
Havayolu Manevraları
Genel anestezi uygulanmış ya da herhangibir nedenle şuur kaybı olan bir olguda supin pozisyonda, kastonusu-nun kaybı nedeniyle uvula posterior na-zofarinkse doğru sarkarak nazofarinks seviyesinde obstrüksiyona neden olurken, dil kökü hem geriye doğru düşerek farinks arka duyarını kapatır, hem de epiglotun larinks girişini kapatmasına neden olur.
Dil ya da diğer üst havayolu yapılarına bağlı olarak gelişen havayolu obs-trüksiyonu üç manevra ile düzeltilebilir. Bu basit manevralar yumuşak doku relaksasyonu sonucu havayolu obstrüksiyonu gelişen olguların çoğunda oldukça başarılıdır. Mandibulayı öne doğru alarak dil ile ilişkili obstrüksiyonu gidermek için yapılacak olan alternatif "Jaw thrust" manevrasında ise mandibula köşelerinden tutularak çene yukarı ve ileri doğru çekilir.
Havayolu Araç Gereçleri
Havayolları
Nazal ya da oral olarak yerleştirilen, değişik çap ve uzunlukta bulunabilen yapay havayolları dil kökünü farinks arka duvarından uzaklaştırarak havayolu açıklığını sağlarlar.
Oral (Guedel) havayolu tam_şuur kaybı olanlarda yerleştirilmeli ve yerleştirilirken ağız içinde yabancı cisim olmamalıdır. Şuur kaybı çok derin olmayanlarda öğürme ve kusma refleksleri kısmen de olsa aktif olduğu için kus-ma, aspirasyon ve laringospazma neden "olabilir. Uygun boydaki oral havayolu
seçilirken ön dudak ortasından madibula angulusuna kadar olan mesafe ölçülmelidir. Erişkinler için 3, 4, 5 (80, 90,100 mm), çocuklar için 0, 1, 2 (50, 60, 70 mm) ve prematür/yenidoğanlar için 00, 000 numaralı boyları vardır. Açıklığı yukarı bakacak şekilde, orta hattan sert damağa değinceye kadar ilerletilip, daha sonra kendi ekseni etrafında 180° rotasyon yaptırılarak yerleştirilir. Rotasyon tekniği dilin arkaya ve aşağıya doğru itilme olasılığını minimale indirir. Hasta yerleştirme sırasında öğürmeyecek ve ıkınmayacak derecede şuursuz olmalıdır, herhangi bir reaksiyon gösterirse havayolu hemen çıkarılmalıdır. Düz ve güçlendirilmiş kısmının kesici dişler arasına ya da yaşlılarda dişetleri arasına oturması ve havayolu açıklığının sağlanması yerleşimin doğru olduğunu gösterir
Havayolu ile ilgili girişimlerde anatomiyi iyi bilmek havayolu problemlerinin daha kolay ve hızlı anlaşılmasını ve acil durumlarda çözüme daha hızlı ulaşmayı sağlar.
Havayolu önde burun ve ağız boşluğu ile başlar, burun boşluğu arkada nazofarinks, ağız boşluğu ise orofarinks adını alır ve bunlar birleşerek hipofarinks adıyla devam eder. Burun boşluğu üstte etmoid, altta vomer kemiği ile çevrilidir ve önde kıkırdak yapıdan oluşmuştur. Ağız boşluğu önde dişler, üstte sert ve yumuşak damak, altta ise dil ile çevrilidir. Burun ve ağız boşluğu birbirinden sert ve yumuşak damak ile ayrılır.
Vücudumuzdaki en kuvvetli sfınkter yapısında olan larinks, hipofarinks seviyesinde epiglot ile fonksiyonel olarak ikiye ayrılır. Epiglot yutkunma sırasında glottisi kapatarak boğulmayı önlerken, solunum ve konuşma sırasında ise açık kalır. Larinks daha altta trakea, hipofarinks ise özefagus olarak devam eder. Kıkırdak, ligamentler, kas ve mu-köz membrandan yapılmıştır. Tiroid, krikoid ve epiglot tek, aritenoid, korni-kulat ve kuneiform ise larinksin çift kıkırdaklarıdır. Erişkinde C3-C,„ çocuklarda C3-C4 vertebralar önünde yer alır. Erkekte uzunluğu 44 mm, çapı 36 mm, kadında ise uzunluğu 36 mm, çapı 26 mm'dir. Larinksin en dar yeri erişkinde vokal kordlar, bebekte, ise krikoid halka seviyesindedir. Larinksin innervasyonu Vagus'un dalları aracılığı ile olur
Havayolu Manevraları
Genel anestezi uygulanmış ya da herhangibir nedenle şuur kaybı olan bir olguda supin pozisyonda, kastonusu-nun kaybı nedeniyle uvula posterior na-zofarinkse doğru sarkarak nazofarinks seviyesinde obstrüksiyona neden olurken, dil kökü hem geriye doğru düşerek farinks arka duyarını kapatır, hem de epiglotun larinks girişini kapatmasına neden olur.
Dil ya da diğer üst havayolu yapılarına bağlı olarak gelişen havayolu obs-trüksiyonu üç manevra ile düzeltilebilir. Bu basit manevralar yumuşak doku relaksasyonu sonucu havayolu obstrüksiyonu gelişen olguların çoğunda oldukça başarılıdır. Mandibulayı öne doğru alarak dil ile ilişkili obstrüksiyonu gidermek için yapılacak olan alternatif "Jaw thrust" manevrasında ise mandibula köşelerinden tutularak çene yukarı ve ileri doğru çekilir.
Havayolu Araç Gereçleri
Havayolları
Nazal ya da oral olarak yerleştirilen, değişik çap ve uzunlukta bulunabilen yapay havayolları dil kökünü farinks arka duvarından uzaklaştırarak havayolu açıklığını sağlarlar.
Oral (Guedel) havayolu tam_şuur kaybı olanlarda yerleştirilmeli ve yerleştirilirken ağız içinde yabancı cisim olmamalıdır. Şuur kaybı çok derin olmayanlarda öğürme ve kusma refleksleri kısmen de olsa aktif olduğu için kus-ma, aspirasyon ve laringospazma neden "olabilir. Uygun boydaki oral havayolu
seçilirken ön dudak ortasından madibula angulusuna kadar olan mesafe ölçülmelidir. Erişkinler için 3, 4, 5 (80, 90,100 mm), çocuklar için 0, 1, 2 (50, 60, 70 mm) ve prematür/yenidoğanlar için 00, 000 numaralı boyları vardır. Açıklığı yukarı bakacak şekilde, orta hattan sert damağa değinceye kadar ilerletilip, daha sonra kendi ekseni etrafında 180° rotasyon yaptırılarak yerleştirilir. Rotasyon tekniği dilin arkaya ve aşağıya doğru itilme olasılığını minimale indirir. Hasta yerleştirme sırasında öğürmeyecek ve ıkınmayacak derecede şuursuz olmalıdır, herhangi bir reaksiyon gösterirse havayolu hemen çıkarılmalıdır. Düz ve güçlendirilmiş kısmının kesici dişler arasına ya da yaşlılarda dişetleri arasına oturması ve havayolu açıklığının sağlanması yerleşimin doğru olduğunu gösterir
7 Haziran 2010 Pazartesi
Dogum Sonrasi Depresyon ve Uyku
Annenin yaşadığı doğum sonrası depresyonundan bebeği etkilenir mi?
Doğum sonrası depresyonu (postnatal depression) pek çok kadında görülür. Depresyon en genel tanımıyla "hayattan keyif alamama hali"dir. Doğum sonrası depresyon yaşayan kadınların en az %10'u depresyonu çok şiddetli bir şekilde geçirmektedirler.
Bebekte uyku düzeni
Doğumdan sonra bebeğin en yakın ilişki içinde olduğu kişi an-nesidir ve doğum sonrası ilk aylar, bebeğin ruh sağlığı açısından çok önemlidir. Sağlıklı bir anne-bebek ilişkisinde bebek ve anne zamanlarının büyük bölümünü birbirleri ile göz teması içinde geçirirler. Ancak depresyonda olan bir annenin bebeğine odaklana-bilme ve onunla göz teması kurarak ilişki kurabilme kapasitesi sınırlıdır. Annesi ruhsal çöküntü içinde olan bebek, annesinin ilgisiz, kendisi ile bire bir ilişki kuramayan tavrıyla başa çıkabilmek için savunma mekanizmaları geliştirir. Örneğin; annesinin ilgisini hep üzerinde isteyen bebek, annesinin kendisine yanıtsız kalması sonucu annesinin ilgisini çekmeye çalışmaktan vazgeçip içe dönebilir. Bu durum bebek için anne depresyonu aştıktan sonra da devam edebilir. Annenin depresyonda olması hem bebeği ile etkin bir iletişim kurmasını hem de bebeğin dış dünyaya kendi bedensel ritmini bularak uyum sağlamasını engeller. Bebek ve çocuklarda görülen uyku probleminin genellikle nedeni de ruhsal çöküntü içinde olan annenin bebeği ile sağlıklı bir ilişki kuramamasıdır.
Bebekte uyku sorunu
Doğum sonrası görülen depresyonu tek bir nedenle açıklamak mümkün değildir. Doğum, annenin bir gecede tüm rollerinin değişmesine neden olur. Artık annenin kendisine hayatta kalmak için muhtaç, sürekli, her an ilgi isteyen bir bebeği vardır. Annenin bebeği ile olan ilişkisi çok yoğun ve yorucu bir ilişkidir. Özellikle hassas bir yapıya sahip olan kadınlarda bu yorucu ilişkinin kendisi bile kadını depresyona sürükleyebilir.
Doğum sonrası depresyonu (postnatal depression) pek çok kadında görülür. Depresyon en genel tanımıyla "hayattan keyif alamama hali"dir. Doğum sonrası depresyon yaşayan kadınların en az %10'u depresyonu çok şiddetli bir şekilde geçirmektedirler.
Bebekte uyku düzeni
Doğumdan sonra bebeğin en yakın ilişki içinde olduğu kişi an-nesidir ve doğum sonrası ilk aylar, bebeğin ruh sağlığı açısından çok önemlidir. Sağlıklı bir anne-bebek ilişkisinde bebek ve anne zamanlarının büyük bölümünü birbirleri ile göz teması içinde geçirirler. Ancak depresyonda olan bir annenin bebeğine odaklana-bilme ve onunla göz teması kurarak ilişki kurabilme kapasitesi sınırlıdır. Annesi ruhsal çöküntü içinde olan bebek, annesinin ilgisiz, kendisi ile bire bir ilişki kuramayan tavrıyla başa çıkabilmek için savunma mekanizmaları geliştirir. Örneğin; annesinin ilgisini hep üzerinde isteyen bebek, annesinin kendisine yanıtsız kalması sonucu annesinin ilgisini çekmeye çalışmaktan vazgeçip içe dönebilir. Bu durum bebek için anne depresyonu aştıktan sonra da devam edebilir. Annenin depresyonda olması hem bebeği ile etkin bir iletişim kurmasını hem de bebeğin dış dünyaya kendi bedensel ritmini bularak uyum sağlamasını engeller. Bebek ve çocuklarda görülen uyku probleminin genellikle nedeni de ruhsal çöküntü içinde olan annenin bebeği ile sağlıklı bir ilişki kuramamasıdır.
Bebekte uyku sorunu
Doğum sonrası görülen depresyonu tek bir nedenle açıklamak mümkün değildir. Doğum, annenin bir gecede tüm rollerinin değişmesine neden olur. Artık annenin kendisine hayatta kalmak için muhtaç, sürekli, her an ilgi isteyen bir bebeği vardır. Annenin bebeği ile olan ilişkisi çok yoğun ve yorucu bir ilişkidir. Özellikle hassas bir yapıya sahip olan kadınlarda bu yorucu ilişkinin kendisi bile kadını depresyona sürükleyebilir.
Yogun Bakim Tedavi İlkeleri
Yoğun Bakımda Tedavi İlkeleri
Yoğun bakım, kısmen yada tamamen fonksiyonlarını yitirmiş olan organ veya organ sistemlerinin fonksiyonlarının geçici olarak yerine getirilmesi ve hastalığı oluşturan temel nedenlerin tedavi edilebilmesi için kullanılan yöntemlerin tamamı olarak tanımlanabilir.
Yenidoğan yoğun bakım
Yoğun bakım kavramı, doktorların insan yaşamını her türlü koşulda tüm olanakları kullanarak sürdürebilme çabaları ile oluşmuştur. Savaşlar sırasında yaşanan olaylarda örneğin; volüm kaybının zamanında yerine konulmasının hayat kurtarıcı olduğunun farkedilmesi ve bu yöntemlerin rutin uygulanmaya başlanmasının, çelik ciğerlerin, diyaliz uygulamalarının, defibrilasyonun ve bunlar gibi sayılabilecek pek çok teknolojik yöntemin ölümü geciktirebileceği gösterilmiştir. Kimilerine göre yoğun bakım kavramı; 1852 yılında Kırım Savaşı sırasında Florence Nightingale'm yoğun bakım gerektiren hastaları özel hemşirelik hizmeti uygulayabilmek için aynı yere toplaması ile oluşmuştur. Yoğun bakım uzmanlığının temelinin atılması ise; Florence Nightingale'den 100 yıl sonra 1952'de Kopenhag'da başlayan poliyomiyelit salgını ile gerçekleşmiştir. Bir anesteziyolog olan Bjorn Ibsen, daha önce sadece ameliyathanede uygulanan dikkatli havayolu bakımını ve pozitif basınçlı ventilasyonu, solunum pa-ralizisi ile gelen bu hastalara da uygulayarak, mortalitenin önemli ölçüde azaldığını göstermiştir.
Yoğun bakım biliminin, Anesteziyo-loji biliminden yaklaşık 40 yıl önce Fransa ve Amerika Birleşik Devletle-ri'nde doğduğu bildirilmektedir. Son 15 yıl içerisinde çok önemli gelişmeler kaydeden yoğun bakımlarda, havayolu korunması ve ventilatör bakımı ön plana geçtiği için, tüm dünyada anestezi-yologlar, yoğun bakım ünitelerinin kurulmasına ve böylece yeni bir tıp branşı olan yoğun bakım hekimliği kavramına öncülük etmişlerdir.(yoğun bakım hemşireliği kursu)
Yoğun bakım bilimi, her tıp dalının ölümle yaşamı ayıran sınırdaki hastalarına, ilgili bilim dalı ile işbirliği içerisinde hayatı kurtarıcı yöntemleri kullanarak yaklaşan, kritik hastalarda hastalığın sebebinin veya çeşitli durumlarda ortaya çıkan semptomlarının tedavilerine yönelmiş bir bilim dalıdır. Bir hekimin yoğun bakım uzmanı özelliğini taşıyabilmesi için, profesyonel iş zamanının tümünü yoğun bakım servisinde geçiriyor olması ve yoğun bakım ünitelerinde izlemi gereken kritik hastalıklara ve bu hastalıklar için uygulanan giri-şimsel işlemlere tümüyle hakim olması gerekir. Bu konuların başında;
temel ve ileri yaşam desteği
hemodinamik instabilite
monitörizasyon
solunum yetmezliğinde mekanik ventilasyon uygulamaları
akut nörolojik, renal, metabolik,
endokrin ve hematolojik sorunlar
zehirlenmeler
komalar
ciddi enfeksiyonlar
beslenme desteği ve bunun gibi durumlar sayılabilir.
Yoğun Bakım Standartları
Günümüzde yoğun bakımlar, gerektiğinde yapay solunum ve diyaliz aygıtları, defibrilatör gibi cihazlar kullanan, aynı zamanda organ ve sistem yetersizliklerinde farmakolojik yöntemleri uygulayan, kadrosunda yetişmiş hekim, hemşire, teknisyen ve yardımcı personelin yer aldığı servisler olarak tanımlanmaktadır.
Yoğun bakım servisleri genelde mul-tidisipliner olarak hizmet görürler ve kritik tabloda bulunan travmatoloji, iç hastalıkları, nöroloji, genel cerrahi, nef-roloji, hematoloji gibi bilim dallarının hastalarına aynı servis içerisinde bakılabilir. Bunların dışında eğer hasta yoğunluğu fazla ise, pek çok yerdeki uygulamalarda olduğu gibi; açık kalp cerrahisi, beyin cerrahisi, çocuk cerrahisi ve yeni doğan yoğun bakım üniteleri ayrıca kurulabilir. 1950'lerde bazı yerlerde kurulmaya başlayan bu ünitelerin, 1960'lı yıllardan sonra hemen her hastanede kurulması gereği ortaya çıkmıştır. Günümüzde ülkemizde de eski hastanelerde bu ünitelerin yer alması çalışmaları yapılmakta ve yeni yapıların ise mimari planlarında artık bu üniteler de yer almaktadır. Hastanelerde çağdaş tıbbın önemli uygulamalarından biri haline gelen yoğun bakım ünitelerinde ortaya konulan çalışmalar ve gösterilen performans, o hastanelerin hizmet etkinliği yönünden değerlendirilmesinde kriter olarak dikkate alınmaktadır.
Yoğun bakımlar uğraş verdikleri konulara göre ayrılabildikleri gibi, kuruluş amaçlarına ve hedefledikleri tedavi yetkilerine göre de ayrıca düzeylere ayrılmaktadırlar.
Yoğun bakım, kısmen yada tamamen fonksiyonlarını yitirmiş olan organ veya organ sistemlerinin fonksiyonlarının geçici olarak yerine getirilmesi ve hastalığı oluşturan temel nedenlerin tedavi edilebilmesi için kullanılan yöntemlerin tamamı olarak tanımlanabilir.
Yenidoğan yoğun bakım
Yoğun bakım kavramı, doktorların insan yaşamını her türlü koşulda tüm olanakları kullanarak sürdürebilme çabaları ile oluşmuştur. Savaşlar sırasında yaşanan olaylarda örneğin; volüm kaybının zamanında yerine konulmasının hayat kurtarıcı olduğunun farkedilmesi ve bu yöntemlerin rutin uygulanmaya başlanmasının, çelik ciğerlerin, diyaliz uygulamalarının, defibrilasyonun ve bunlar gibi sayılabilecek pek çok teknolojik yöntemin ölümü geciktirebileceği gösterilmiştir. Kimilerine göre yoğun bakım kavramı; 1852 yılında Kırım Savaşı sırasında Florence Nightingale'm yoğun bakım gerektiren hastaları özel hemşirelik hizmeti uygulayabilmek için aynı yere toplaması ile oluşmuştur. Yoğun bakım uzmanlığının temelinin atılması ise; Florence Nightingale'den 100 yıl sonra 1952'de Kopenhag'da başlayan poliyomiyelit salgını ile gerçekleşmiştir. Bir anesteziyolog olan Bjorn Ibsen, daha önce sadece ameliyathanede uygulanan dikkatli havayolu bakımını ve pozitif basınçlı ventilasyonu, solunum pa-ralizisi ile gelen bu hastalara da uygulayarak, mortalitenin önemli ölçüde azaldığını göstermiştir.
Yoğun bakım biliminin, Anesteziyo-loji biliminden yaklaşık 40 yıl önce Fransa ve Amerika Birleşik Devletle-ri'nde doğduğu bildirilmektedir. Son 15 yıl içerisinde çok önemli gelişmeler kaydeden yoğun bakımlarda, havayolu korunması ve ventilatör bakımı ön plana geçtiği için, tüm dünyada anestezi-yologlar, yoğun bakım ünitelerinin kurulmasına ve böylece yeni bir tıp branşı olan yoğun bakım hekimliği kavramına öncülük etmişlerdir.(yoğun bakım hemşireliği kursu)
Yoğun bakım bilimi, her tıp dalının ölümle yaşamı ayıran sınırdaki hastalarına, ilgili bilim dalı ile işbirliği içerisinde hayatı kurtarıcı yöntemleri kullanarak yaklaşan, kritik hastalarda hastalığın sebebinin veya çeşitli durumlarda ortaya çıkan semptomlarının tedavilerine yönelmiş bir bilim dalıdır. Bir hekimin yoğun bakım uzmanı özelliğini taşıyabilmesi için, profesyonel iş zamanının tümünü yoğun bakım servisinde geçiriyor olması ve yoğun bakım ünitelerinde izlemi gereken kritik hastalıklara ve bu hastalıklar için uygulanan giri-şimsel işlemlere tümüyle hakim olması gerekir. Bu konuların başında;
temel ve ileri yaşam desteği
hemodinamik instabilite
monitörizasyon
solunum yetmezliğinde mekanik ventilasyon uygulamaları
akut nörolojik, renal, metabolik,
endokrin ve hematolojik sorunlar
zehirlenmeler
komalar
ciddi enfeksiyonlar
beslenme desteği ve bunun gibi durumlar sayılabilir.
Yoğun Bakım Standartları
Günümüzde yoğun bakımlar, gerektiğinde yapay solunum ve diyaliz aygıtları, defibrilatör gibi cihazlar kullanan, aynı zamanda organ ve sistem yetersizliklerinde farmakolojik yöntemleri uygulayan, kadrosunda yetişmiş hekim, hemşire, teknisyen ve yardımcı personelin yer aldığı servisler olarak tanımlanmaktadır.
Yoğun bakım servisleri genelde mul-tidisipliner olarak hizmet görürler ve kritik tabloda bulunan travmatoloji, iç hastalıkları, nöroloji, genel cerrahi, nef-roloji, hematoloji gibi bilim dallarının hastalarına aynı servis içerisinde bakılabilir. Bunların dışında eğer hasta yoğunluğu fazla ise, pek çok yerdeki uygulamalarda olduğu gibi; açık kalp cerrahisi, beyin cerrahisi, çocuk cerrahisi ve yeni doğan yoğun bakım üniteleri ayrıca kurulabilir. 1950'lerde bazı yerlerde kurulmaya başlayan bu ünitelerin, 1960'lı yıllardan sonra hemen her hastanede kurulması gereği ortaya çıkmıştır. Günümüzde ülkemizde de eski hastanelerde bu ünitelerin yer alması çalışmaları yapılmakta ve yeni yapıların ise mimari planlarında artık bu üniteler de yer almaktadır. Hastanelerde çağdaş tıbbın önemli uygulamalarından biri haline gelen yoğun bakım ünitelerinde ortaya konulan çalışmalar ve gösterilen performans, o hastanelerin hizmet etkinliği yönünden değerlendirilmesinde kriter olarak dikkate alınmaktadır.
Yoğun bakımlar uğraş verdikleri konulara göre ayrılabildikleri gibi, kuruluş amaçlarına ve hedefledikleri tedavi yetkilerine göre de ayrıca düzeylere ayrılmaktadırlar.
Premedikasyon ve Preoperatif Hazirlik
Preoperatif Değerlendirmede Hazırlık ve Premedikasyon
Preoperatif dönemde, hastanın ameliyata hazırlığı safhasında, anestezi yönünden hastanın değerlendirilmesinde amaç; o hasta için uygulanacak en uygun, en faydalı ve en kaliteli anestezi girişimini planlamak; bu anestezi girişiminde morbidite ve mortaliteyi en aza indirmek hatta ortadan kaldırmaktır.
Bunun için hastanın anestezi yönünden preoperatif değerlendirilmesinde şu hazırlık aşamalarından geçilir:
Anestezi polikliniği
1- Hasta anamnezinin alınması
2- Hastanın fizik durumunun değerlendirilmesi
3- Laboratuvar değerlerinin gözden geçirilmesi
4- Hastanın farmakolojik durumunun değerlendirilmesi
5- Hastanın psikolojik ve mental durumunun değerlendirilmesi
6- Hastanın sınıflandırılmasının yapılması ve anestezi riskinin belirlenmesi
7- Anestezi yöntemi ve kullanılacak ilaç, malzeme, monitörizasyona karar verilmesi
8- Hastanın anestezi konusunda bilgilendirilmesi, onay ve izninin alınması
Preoperatif Vizit
1. Hastanın ameliyat ve anestezi konusunda duyduğu korku ve endişesinin azaltılması,
2. Önerilerde bulunulması
3. Premedikasyonun verilmesi
Anamnez:
Hastanın mesleği, ilaç, sigara ve alkol kullanma alışkanlığı, hamilelik, önceden geçirmiş olduğu hastalık, kaza, ameliyat ve bunlarla ilgili fevkalade bir durum, birinci derece yakınlarının ameliyatlarında ani ölüm olayı, alerji, işitme cihazı vb. alet kullanımı, diş durumu sorgulanır.
Fizik Muayene:
Genel sağlık durumu değerlendirmesi ve fizik muayene yaparak, verilecek anesteziyi komplike yapabilecek durumlar tespit edilmelidir.Vücut ağırlığı, boy, baş, boyun, mandibula, dil, diş, göğüs ve toraks, ekstremiteler değerlendirilmeli, olabilecek komplikasyonlar yönünden hazırlıklı olunmalıdır. Daha sonra sırasıyla sistemlerin muayenesine geçilmelidir.
Kardiyovasküler Sistem: Tüm anes-tezikler miyokard kontraktilitesini, iletimini ve vasküler tonusu etkiler. Pulmo-ner ve sistemik vasküler rezistansı etkileyerek intrakardiyak santiarı değiştirebilirler.
Kardiyovasküler sistem patolojisi olmayanlarda fizik muayene ve elektrokardiyografi (EKG) yeterli olabilir; ama konjenital kalp hastalığı, ateroskleroz, kalp kapak hastalığı ya da koroner arter hastalığı, miyokard hastalığı olanlarda detaylı kardiyoloji konsültasyonu gereklidir.
Solunum Sistemi: Anestezinin solunum sistemi üzerine etkisi; solunum kaslarının kontraktilitesini azaltması, si-liyer aktiviteyi deprese etmesi, solunum merkezinin hipoksi ve hiperkarbive cevabını deprese etmesi, akciğer volümle-rini azaltmasıve intrapulmoner_şjntlan artırması şeklindedir. Bu nedenle hastada solunum sistemi ile ilgili bir hastalık söz konusu ise, anestezi girişimi öncesi hastalığı hakkında preoperatif detaylı bilgi sahibi olunmalıdır, gerekiyorsa detaylı göğüs hastalıkları tetkiki ve konsültasyonu yaptırılmalıdır.
Santral Sinir Sistemi ve Nöromüsküler Sistem: İnhalasyon anestezikleri motor refleks cevabı ve koordinasyonu bozar ve bu etki anestezi kesildikten sonra saatlerce sürebilir. Anestezikler. serebral vazodilatasvon yaparak kafa ici basıncını arttırabilirler Postoperatif dönemde anesteziklerin rezidüel etkileri ile havayolu refleksleri bozulabilir. Bu nedenle santral ya da periferik orijinli nöromüsküler hastalıklar varsa detaylı değerlendirilmelidir. Epileptik hastaların tedavileri gözden geçirilmeli, anti-konvülziv ilacın kan seviye tespiti ile terapötik seviyede olup olmadığı kontrol edilmelidir.
Gastrointestinal Sistem: Sigara içenlerde bulantı ve kusmanın az görüldüğü bildirilmekle birlikte ülser, özofagial reflü ve buna bağlı pulmoner aspiras-yon riskinin yüksek olduğu unutulmamalıdır.
Beslenme Aşırı zayıf hastalarda anesteziklerin doz hesaplaması önemli iken; şişmanlarda anestezi yönünden güçlükler, birlikte ateroskleroz, diabet ve amfizem benzeri patolojilerin de var olabileceği düşünülmelidir.
Ayrıca üriner sistem, genital sistem, hematolojik sistem ve immün sistem de sorgulanır.
Laboratuvar Değerleri:
Hastanın mevcut durumunun incelenmesi, o ana kadar farkedilmemiş patolojilerin ortaya çıkması, daha sonra gelişecek sorunlarda kontrol değerleri olması açısından bazı laboratuvar incelemelerinin yapılması gereklidir. Hemoglobin, hemotokrit, tam kan sayımı, idrar tetkiki, kanda üre, şeker, protein ve elektrolitlerin tayini, EKG ve akciğer grafisi çektirilmelidir. Bu parametrelerin normal değerlerlerde olması gereklidir.
Ancak son yıllarda 40 yaş altı hastalarda hikaye ve fizik muayenede bir anormallik olmadıkça bu tetkiklerin gerekli olmadığı düşünülse de; bu yaklaşım düzenli sağlık kontrolü yaptıranlar için geçerlidir. Diğer yandan, daha komplike ve yandaş hastalıkları olanlarda ise ameliyat öncesi daha ileri tetkik ve hatta tedavi gerekebilir.
Hastanın Farmakolojik Durumu:
Hastanın uzun süredir kullandığı bir ilaç söz konusu ise, bazı konuları göz önünde bulundurmak gereklidir. Kullandığı ilaç veya ilaçlarla kompansatu-var mekanizmaların uyarılmasıyla bazı fizyolojik sistemler değişikliğe uğramış olabilir. Bu ilaçların spesifik bir etkisi ya da neden oldukları metabolik veya fonksiyonel değişiklikler söz konusu olabilir.
Psikolojik ve Mental Durum:
Ameliyat olacak hastalar, özellikle entellektüel seviyeleri yüksek olanlar, anestezi ve ameliyat ile ilgili olarak bir korku, tedirginlik ve endişe içinde olabilirler. Minör bir cerrahi girişim bile hasta için büyük bir stres kaynağı ve psikolojik bir travma olabilir. İşte, anes-tezistin yapması gereken ameliyat öncesi hasta ile kuracağı diyalog ile hasta anksiyetesini azaltmak, gerekirse anksi-yolitik bir ilaç önermektir (örn; benzo-diazepin vb.).
Sınıflandırma ve Risk Belirlemesi:
Hastanın anestezi riskini değerlendirmek ve anestezi verilmesine karar vermek bir anestezist için en önemli konudur. Anestezi vermeden önce hastanın sınıflandırılması çeşitli yollarla yapılır. Dünyada en yaygın kullanılan ve kabul gören, Amerikan Anesteziyoloji Derneği'nin (American Society of Anesthesiologists: ASA) kabul ettiği, hastaların genel durumları ve riskleri ortaya koyan sınıflamadır:
ASA I: Normal, cerrahi patoloji dışında bir hastalığı olmayan sağlıklı kişi
ASA II: Cerrahi girişim gerektiren veya gerektirmeyen bir nedene bağlı hafif sistemik bozukluğu olan kişi
ASA III: Aktivitesini sınırlayan, ancak güçsüz bırakmayacak bir hastalığı olan kişi
Anestezistin Kararı:
Bir ameliyatın hangi anestezi yöntemi ile yapılacağına karar verirken pek çok etken göz önünde bulundurulur. İlk önce hastanın durumu ortaya konur; ardından hem hastaya hem de o cerrahi işlemin en iyi şekilde gerçekleşmesine olanak veren bir anestezi yöntemine karar verilir.
Hastanın yaşı önemli bir etkendir. Çocuk ve yetişkinler arasında anatomik, fizyolojik ve farmakolojik farklılıklar vardır. Hastanın sahip olduğu yandaş hastalık da önemlidir. Yandaş hastalık seçilecek anestezi yöntemini ve ilaçları etkiler. Hastanın geçireceği cerrahi girişimin yeri, süresi ve tipi de anestezi yöntemini etkileyen diğer faktörlerdendir. Hastaya ameliyat sırasında verilecek pozisyon (örn; Trendelenburg, yüzükoyun vb.) özellikle solunum sistemini etkileyeceğinden anestezi yöntemi seçiminde etkilidir. Spesifik cerrahi girişimlerde (kardiyak, oftalmik vb) özel gereksinimler ve monitörizasyon söz konusu olabilir.
Hem anestezistin hem de cerrahın beceri, alışkanlık ve tercihi hastanın lehine olacak boyutta olmalıdır. Anestezi yöntemi seçiminde hastanın isteği de göz ardı edilmemelidir. Yapılacak girişimin gerçekleştirileceği ameliyathanenin teknik ve personel olanaklarının da düşünülmesi gereklidir.
Hastanın Onayı:
Anestezi gerektiren tıbbi girişimlerden önce hastalarla yapılacak görüşmelerde vazgeçilmez iki unsur üzerinde durulmaktadır: 1) Onay alma 2) Bilgi verme
Onay alma ve bilgi verme aneste-zistler için zor olabilir. Çünkü, anestezi uygulamalarının hasta tarafından anlaşılması zor olabilir. Hasta bilgi isteyebilir veya istemeyebilir, ama anestezist bilgi vermelidir. Bu aşamada hasta ile kurulacak iyi bir iletişim, bu aşamanın sağlıklı bir şekilde aşılmasını sağlar.
Hasta izninin alındığını belgelemek için anestezi formu hasta tarafından imzalanmalıdır.
Form 1, ve Form 2'de; Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi, Aneste-ziyoloji ve Reanimasyon Anabilim Dalı Anestezi Polikliniği tarafından uygulanan tüm preoperatif değerlendirme ve hazırlık aşamalarının içeriği görülmektedir.
Hastanın Korku ve Endişesinin Azaltılması:
Hasta ameliyat öncesi korku, heyecan ve endişe içinde olabilir. Bu durumları ortadan kaldırmak, sakinlik, mental rahatlık, öfori, hafif uyku hali ve amnezi sağlamak gerekli olabilir. Ancak bu arada bilinç kaybı ve solunum depresyonuna neden olmamak gerekir. Bu amaçla uygulanacak ilaçlarla anestezik-ler potansiyelize olacaklarından aneste-zikler daha az dozda kullanılır ve daha stabil solunum ve dolaşım sistemi parametreleri ile anestezi idamesi sağlanır.
Preoperatif dönemde, hastanın ameliyata hazırlığı safhasında, anestezi yönünden hastanın değerlendirilmesinde amaç; o hasta için uygulanacak en uygun, en faydalı ve en kaliteli anestezi girişimini planlamak; bu anestezi girişiminde morbidite ve mortaliteyi en aza indirmek hatta ortadan kaldırmaktır.
Bunun için hastanın anestezi yönünden preoperatif değerlendirilmesinde şu hazırlık aşamalarından geçilir:
Anestezi polikliniği
1- Hasta anamnezinin alınması
2- Hastanın fizik durumunun değerlendirilmesi
3- Laboratuvar değerlerinin gözden geçirilmesi
4- Hastanın farmakolojik durumunun değerlendirilmesi
5- Hastanın psikolojik ve mental durumunun değerlendirilmesi
6- Hastanın sınıflandırılmasının yapılması ve anestezi riskinin belirlenmesi
7- Anestezi yöntemi ve kullanılacak ilaç, malzeme, monitörizasyona karar verilmesi
8- Hastanın anestezi konusunda bilgilendirilmesi, onay ve izninin alınması
Preoperatif Vizit
1. Hastanın ameliyat ve anestezi konusunda duyduğu korku ve endişesinin azaltılması,
2. Önerilerde bulunulması
3. Premedikasyonun verilmesi
Anamnez:
Hastanın mesleği, ilaç, sigara ve alkol kullanma alışkanlığı, hamilelik, önceden geçirmiş olduğu hastalık, kaza, ameliyat ve bunlarla ilgili fevkalade bir durum, birinci derece yakınlarının ameliyatlarında ani ölüm olayı, alerji, işitme cihazı vb. alet kullanımı, diş durumu sorgulanır.
Fizik Muayene:
Genel sağlık durumu değerlendirmesi ve fizik muayene yaparak, verilecek anesteziyi komplike yapabilecek durumlar tespit edilmelidir.Vücut ağırlığı, boy, baş, boyun, mandibula, dil, diş, göğüs ve toraks, ekstremiteler değerlendirilmeli, olabilecek komplikasyonlar yönünden hazırlıklı olunmalıdır. Daha sonra sırasıyla sistemlerin muayenesine geçilmelidir.
Kardiyovasküler Sistem: Tüm anes-tezikler miyokard kontraktilitesini, iletimini ve vasküler tonusu etkiler. Pulmo-ner ve sistemik vasküler rezistansı etkileyerek intrakardiyak santiarı değiştirebilirler.
Kardiyovasküler sistem patolojisi olmayanlarda fizik muayene ve elektrokardiyografi (EKG) yeterli olabilir; ama konjenital kalp hastalığı, ateroskleroz, kalp kapak hastalığı ya da koroner arter hastalığı, miyokard hastalığı olanlarda detaylı kardiyoloji konsültasyonu gereklidir.
Solunum Sistemi: Anestezinin solunum sistemi üzerine etkisi; solunum kaslarının kontraktilitesini azaltması, si-liyer aktiviteyi deprese etmesi, solunum merkezinin hipoksi ve hiperkarbive cevabını deprese etmesi, akciğer volümle-rini azaltmasıve intrapulmoner_şjntlan artırması şeklindedir. Bu nedenle hastada solunum sistemi ile ilgili bir hastalık söz konusu ise, anestezi girişimi öncesi hastalığı hakkında preoperatif detaylı bilgi sahibi olunmalıdır, gerekiyorsa detaylı göğüs hastalıkları tetkiki ve konsültasyonu yaptırılmalıdır.
Santral Sinir Sistemi ve Nöromüsküler Sistem: İnhalasyon anestezikleri motor refleks cevabı ve koordinasyonu bozar ve bu etki anestezi kesildikten sonra saatlerce sürebilir. Anestezikler. serebral vazodilatasvon yaparak kafa ici basıncını arttırabilirler Postoperatif dönemde anesteziklerin rezidüel etkileri ile havayolu refleksleri bozulabilir. Bu nedenle santral ya da periferik orijinli nöromüsküler hastalıklar varsa detaylı değerlendirilmelidir. Epileptik hastaların tedavileri gözden geçirilmeli, anti-konvülziv ilacın kan seviye tespiti ile terapötik seviyede olup olmadığı kontrol edilmelidir.
Gastrointestinal Sistem: Sigara içenlerde bulantı ve kusmanın az görüldüğü bildirilmekle birlikte ülser, özofagial reflü ve buna bağlı pulmoner aspiras-yon riskinin yüksek olduğu unutulmamalıdır.
Beslenme Aşırı zayıf hastalarda anesteziklerin doz hesaplaması önemli iken; şişmanlarda anestezi yönünden güçlükler, birlikte ateroskleroz, diabet ve amfizem benzeri patolojilerin de var olabileceği düşünülmelidir.
Ayrıca üriner sistem, genital sistem, hematolojik sistem ve immün sistem de sorgulanır.
Laboratuvar Değerleri:
Hastanın mevcut durumunun incelenmesi, o ana kadar farkedilmemiş patolojilerin ortaya çıkması, daha sonra gelişecek sorunlarda kontrol değerleri olması açısından bazı laboratuvar incelemelerinin yapılması gereklidir. Hemoglobin, hemotokrit, tam kan sayımı, idrar tetkiki, kanda üre, şeker, protein ve elektrolitlerin tayini, EKG ve akciğer grafisi çektirilmelidir. Bu parametrelerin normal değerlerlerde olması gereklidir.
Ancak son yıllarda 40 yaş altı hastalarda hikaye ve fizik muayenede bir anormallik olmadıkça bu tetkiklerin gerekli olmadığı düşünülse de; bu yaklaşım düzenli sağlık kontrolü yaptıranlar için geçerlidir. Diğer yandan, daha komplike ve yandaş hastalıkları olanlarda ise ameliyat öncesi daha ileri tetkik ve hatta tedavi gerekebilir.
Hastanın Farmakolojik Durumu:
Hastanın uzun süredir kullandığı bir ilaç söz konusu ise, bazı konuları göz önünde bulundurmak gereklidir. Kullandığı ilaç veya ilaçlarla kompansatu-var mekanizmaların uyarılmasıyla bazı fizyolojik sistemler değişikliğe uğramış olabilir. Bu ilaçların spesifik bir etkisi ya da neden oldukları metabolik veya fonksiyonel değişiklikler söz konusu olabilir.
Psikolojik ve Mental Durum:
Ameliyat olacak hastalar, özellikle entellektüel seviyeleri yüksek olanlar, anestezi ve ameliyat ile ilgili olarak bir korku, tedirginlik ve endişe içinde olabilirler. Minör bir cerrahi girişim bile hasta için büyük bir stres kaynağı ve psikolojik bir travma olabilir. İşte, anes-tezistin yapması gereken ameliyat öncesi hasta ile kuracağı diyalog ile hasta anksiyetesini azaltmak, gerekirse anksi-yolitik bir ilaç önermektir (örn; benzo-diazepin vb.).
Sınıflandırma ve Risk Belirlemesi:
Hastanın anestezi riskini değerlendirmek ve anestezi verilmesine karar vermek bir anestezist için en önemli konudur. Anestezi vermeden önce hastanın sınıflandırılması çeşitli yollarla yapılır. Dünyada en yaygın kullanılan ve kabul gören, Amerikan Anesteziyoloji Derneği'nin (American Society of Anesthesiologists: ASA) kabul ettiği, hastaların genel durumları ve riskleri ortaya koyan sınıflamadır:
ASA I: Normal, cerrahi patoloji dışında bir hastalığı olmayan sağlıklı kişi
ASA II: Cerrahi girişim gerektiren veya gerektirmeyen bir nedene bağlı hafif sistemik bozukluğu olan kişi
ASA III: Aktivitesini sınırlayan, ancak güçsüz bırakmayacak bir hastalığı olan kişi
Anestezistin Kararı:
Bir ameliyatın hangi anestezi yöntemi ile yapılacağına karar verirken pek çok etken göz önünde bulundurulur. İlk önce hastanın durumu ortaya konur; ardından hem hastaya hem de o cerrahi işlemin en iyi şekilde gerçekleşmesine olanak veren bir anestezi yöntemine karar verilir.
Hastanın yaşı önemli bir etkendir. Çocuk ve yetişkinler arasında anatomik, fizyolojik ve farmakolojik farklılıklar vardır. Hastanın sahip olduğu yandaş hastalık da önemlidir. Yandaş hastalık seçilecek anestezi yöntemini ve ilaçları etkiler. Hastanın geçireceği cerrahi girişimin yeri, süresi ve tipi de anestezi yöntemini etkileyen diğer faktörlerdendir. Hastaya ameliyat sırasında verilecek pozisyon (örn; Trendelenburg, yüzükoyun vb.) özellikle solunum sistemini etkileyeceğinden anestezi yöntemi seçiminde etkilidir. Spesifik cerrahi girişimlerde (kardiyak, oftalmik vb) özel gereksinimler ve monitörizasyon söz konusu olabilir.
Hem anestezistin hem de cerrahın beceri, alışkanlık ve tercihi hastanın lehine olacak boyutta olmalıdır. Anestezi yöntemi seçiminde hastanın isteği de göz ardı edilmemelidir. Yapılacak girişimin gerçekleştirileceği ameliyathanenin teknik ve personel olanaklarının da düşünülmesi gereklidir.
Hastanın Onayı:
Anestezi gerektiren tıbbi girişimlerden önce hastalarla yapılacak görüşmelerde vazgeçilmez iki unsur üzerinde durulmaktadır: 1) Onay alma 2) Bilgi verme
Onay alma ve bilgi verme aneste-zistler için zor olabilir. Çünkü, anestezi uygulamalarının hasta tarafından anlaşılması zor olabilir. Hasta bilgi isteyebilir veya istemeyebilir, ama anestezist bilgi vermelidir. Bu aşamada hasta ile kurulacak iyi bir iletişim, bu aşamanın sağlıklı bir şekilde aşılmasını sağlar.
Hasta izninin alındığını belgelemek için anestezi formu hasta tarafından imzalanmalıdır.
Form 1, ve Form 2'de; Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi, Aneste-ziyoloji ve Reanimasyon Anabilim Dalı Anestezi Polikliniği tarafından uygulanan tüm preoperatif değerlendirme ve hazırlık aşamalarının içeriği görülmektedir.
Hastanın Korku ve Endişesinin Azaltılması:
Hasta ameliyat öncesi korku, heyecan ve endişe içinde olabilir. Bu durumları ortadan kaldırmak, sakinlik, mental rahatlık, öfori, hafif uyku hali ve amnezi sağlamak gerekli olabilir. Ancak bu arada bilinç kaybı ve solunum depresyonuna neden olmamak gerekir. Bu amaçla uygulanacak ilaçlarla anestezik-ler potansiyelize olacaklarından aneste-zikler daha az dozda kullanılır ve daha stabil solunum ve dolaşım sistemi parametreleri ile anestezi idamesi sağlanır.
6 Haziran 2010 Pazar
Sinir Stimulasyonu Tipleri
Sinir Stimülasyonu Tipleri
Nöromusküler fonksiyonun değerlendirilmesinde beş uyan tipi kullanılmaktadır.
Tekli uyarı
Dörtlü uyarı dizisi (TOF)
Tetanik sinir uyarısı
Post-tetanik sayım
Çift patlamalı uyarı (ÇPU) Tekli uyarı metodunda, periferik bir
motor sinire 0,1 Hz (her 10 saniyede bir) ile 1 Hz (her saniyede bir) sıklığında verilen supramaksimal elektriki uyarı sonucu gelişen yanıtı ölçer.
TOF sinir stimülasyonunda, 0,5 sn aralıklar ile (2 Hz) dört supramaksimal uyarı uygulanır. Sürekli uygulandığında dörtlü uyarı dizileri her 10 veya 12 saniyede bir yenilenir.
Tetanik stimülasyon, çok hızlı bir şekilde yineleyen (30, 50 veya 100 Hz) elektriksel stimülasyondan oluşur. En sık kullanılan şekli 5 sn süreyle 50 Hz'dir.
Post-tetanik sayım, derin non-de-polarizan bloğun değerlendirilmesinde kullanılır. Bir non-depolarizan kas gev-şeticinin enjeksiyonundan sonra sinirkas bloğu, geçici bir süre öylesine derin olabilir ki, tek veya seri uyarılara ya hiç kas yanıtı alınmaz ya da alınan yanıt düşük olur. Post-tetanik sayımda, derin bir nondepolarizan sinir-kas bloğunun değerlendirilmesinde tetani sonrası po-tansiyalizasyondan yararlanılır. 50 Hz frekansta 5 sn süreyle uygulanan tetanik uyandan 3 sn sonra, 1 Hz frekansta tekli seğirme uyarılarıyla, post-tetanik yanıtın değerlendirilmesidir.
Çift patlamalı uyarı (ÇPU); Rezi-düel nöromusküler bloğun tespitinde kullanılır. Bu uygulama, çok kısa süreli tetanik uyarıya toplu halde tek yanıt alınması ve bu yanıtın, tekli uyarıya alınan yanıttan daha yüksek olması esasına dayanır. 750 msn arayla 50 Hz frekansta iki kısa tetanik uyarı verilir. ÇPU 3,3 modunda: 20 msn aralıklarla, 0.2 msn süren 3 grup tetanik uyarı verilir. ÇPU 3,2 modunda, ilk uyarıda iki uyarı verilir.
Nöromusküler fonksiyonun değerlendirilmesinde beş uyan tipi kullanılmaktadır.
Tekli uyarı
Dörtlü uyarı dizisi (TOF)
Tetanik sinir uyarısı
Post-tetanik sayım
Çift patlamalı uyarı (ÇPU) Tekli uyarı metodunda, periferik bir
motor sinire 0,1 Hz (her 10 saniyede bir) ile 1 Hz (her saniyede bir) sıklığında verilen supramaksimal elektriki uyarı sonucu gelişen yanıtı ölçer.
TOF sinir stimülasyonunda, 0,5 sn aralıklar ile (2 Hz) dört supramaksimal uyarı uygulanır. Sürekli uygulandığında dörtlü uyarı dizileri her 10 veya 12 saniyede bir yenilenir.
Tetanik stimülasyon, çok hızlı bir şekilde yineleyen (30, 50 veya 100 Hz) elektriksel stimülasyondan oluşur. En sık kullanılan şekli 5 sn süreyle 50 Hz'dir.
Post-tetanik sayım, derin non-de-polarizan bloğun değerlendirilmesinde kullanılır. Bir non-depolarizan kas gev-şeticinin enjeksiyonundan sonra sinirkas bloğu, geçici bir süre öylesine derin olabilir ki, tek veya seri uyarılara ya hiç kas yanıtı alınmaz ya da alınan yanıt düşük olur. Post-tetanik sayımda, derin bir nondepolarizan sinir-kas bloğunun değerlendirilmesinde tetani sonrası po-tansiyalizasyondan yararlanılır. 50 Hz frekansta 5 sn süreyle uygulanan tetanik uyandan 3 sn sonra, 1 Hz frekansta tekli seğirme uyarılarıyla, post-tetanik yanıtın değerlendirilmesidir.
Çift patlamalı uyarı (ÇPU); Rezi-düel nöromusküler bloğun tespitinde kullanılır. Bu uygulama, çok kısa süreli tetanik uyarıya toplu halde tek yanıt alınması ve bu yanıtın, tekli uyarıya alınan yanıttan daha yüksek olması esasına dayanır. 750 msn arayla 50 Hz frekansta iki kısa tetanik uyarı verilir. ÇPU 3,3 modunda: 20 msn aralıklarla, 0.2 msn süren 3 grup tetanik uyarı verilir. ÇPU 3,2 modunda, ilk uyarıda iki uyarı verilir.
Premature Bebeklerde Uyku Sorunu
Prematüre doğan bebeklerin uykuları bu durumdan nasıl etkilenir?
Prematüre doğan bebeklerin çoğu uyku problemleri yaşarlar. Bunun nedeni prematüre doğumun hem bebek hem de anne için olağanın dışında bir durum olmasıdır. Üstelik de prematüre doğumlarda hamilelik süreci de anne için genellikle zor geçer. Sözgelimi hamilelikte anne adayının yüksek tansiyon problemi varsa daha hamilelik döneminde başlayan bir stres söz konusudur. Ayrıca beklenmeyen, planlanmamış bir sezaryenle müdahalenin annenin üzerinde olduğu kadar bebeğin üzerinde de olumsuz sonuçlan vardır. Sezaryenle doğumda bebek için çevre değişimi çok hızlı bir şekilde ve birdenbire yaşanır. Oysa normal doğumda bebek için bir geçiş sürecinin yaşanması söz konusudur. Normal bir doğumun bile bebek için travmatik bir deneyim olduğunu düşünürsek prematüre doğumda bebeğin yaşayacağı travma çok daha fazladır.
4 aylık bebeklerde uyku sorunu
Komplikasyonların yaşandığı erken doğumlarda bazı anneler bu durumun sorumluluğunu bebeklerine yükleyerek bebeklerine kızgın olabilirler. Elbette bu tavrın fark edilmesi baba ya da hastane çalışanları tarafından çok kolay olmayabilir. Üstelik anne duygularını açıkça ifade etmeyebilir. Ancak annenin yaşanan problemi bebeği merkezli düşünmesi sonraki yıllarda çocuğuyla kuracağı ilişkiyi belirlemesi açısından da anlamlıdır.
Prematüre doğumda bebek kendisini annesinin sıcak kucağı yerine gürültülü, kabloların, metal araçların arasında, olup bitenleri öngöremediği bir ortamda bulur. Normal şartlar altında bebekler kısa zamanda günlük yaşamın rutinine göre bir öngörü mekanizması geliştirirler. Prematüre bebekler ise doğum sonrası olumlu deneyimler yerine bir dizi zor deneyimleri yaşamak zorunda kalırlar. Bu süreçte bebeğin küçük bedeni, kendisine yapılan müdahaleleri henüz fizyolojik gelişimini tamamlamadığı ve gerekli olgunlukta olmadığı için bir şok olarak algılar.
Bebeklerde uyku düzeni
Prematüre bebek bir bakıma tüm haklardan yoksun, tamamen etkisiz ve çaresiz bir haldedir. Beslenmesi bile onun istemi dışında, tüpler aracılığı ile yapılır. Emme, annenin göğsünü arama deneyimlerinden yoksundur. O nedenle de uzmanlar, prematüre bebeklere özellikle emme deneyimini yaşamaları, kendilerini yatıştırabilmeleri ve çok güçlü olan emme içgüdülerini doyurabilmeleri için emzik verilmesini önerirler.
Prematüre bebek için annesinin canlı, yumuşak göğsü yerine burnuna, ağzına sokulmuş metaller vardır; üstelik de onu rahatsız eden bu şeyleri el ya da ayağını kullanarak itemez bile. Böyle bir durumda doğal olarak anne babalar da bebekleri gibi kendilerini çaresiz hissederler, ilişki kurabilecekleri, tanışacakları bir bebekleri yoktur. Sadece uzaktan izleyip, kaygı duymakla yetinmek zorunda kalırlar.
Yapılan gözlemler prematüre bebeklerin anne babalan gelince diğer bebeklere oranla daha sık gözlerini açtıklarını göstermektedir. Bebeğin bu zor dönemde anne babası ile arasında fiziksel bağın olması, onların varlığını hissetmesi çok önemlidir. Artık günümüzde bunun önemi her geçen gün daha iyi anlaşıldığından bu merkezlerdeki düzenlemeler de buna göre yapılmaktadır.
Prematüre doğan bebeklerin çoğu uyku problemleri yaşarlar. Bunun nedeni prematüre doğumun hem bebek hem de anne için olağanın dışında bir durum olmasıdır. Üstelik de prematüre doğumlarda hamilelik süreci de anne için genellikle zor geçer. Sözgelimi hamilelikte anne adayının yüksek tansiyon problemi varsa daha hamilelik döneminde başlayan bir stres söz konusudur. Ayrıca beklenmeyen, planlanmamış bir sezaryenle müdahalenin annenin üzerinde olduğu kadar bebeğin üzerinde de olumsuz sonuçlan vardır. Sezaryenle doğumda bebek için çevre değişimi çok hızlı bir şekilde ve birdenbire yaşanır. Oysa normal doğumda bebek için bir geçiş sürecinin yaşanması söz konusudur. Normal bir doğumun bile bebek için travmatik bir deneyim olduğunu düşünürsek prematüre doğumda bebeğin yaşayacağı travma çok daha fazladır.
4 aylık bebeklerde uyku sorunu
Komplikasyonların yaşandığı erken doğumlarda bazı anneler bu durumun sorumluluğunu bebeklerine yükleyerek bebeklerine kızgın olabilirler. Elbette bu tavrın fark edilmesi baba ya da hastane çalışanları tarafından çok kolay olmayabilir. Üstelik anne duygularını açıkça ifade etmeyebilir. Ancak annenin yaşanan problemi bebeği merkezli düşünmesi sonraki yıllarda çocuğuyla kuracağı ilişkiyi belirlemesi açısından da anlamlıdır.
Prematüre doğumda bebek kendisini annesinin sıcak kucağı yerine gürültülü, kabloların, metal araçların arasında, olup bitenleri öngöremediği bir ortamda bulur. Normal şartlar altında bebekler kısa zamanda günlük yaşamın rutinine göre bir öngörü mekanizması geliştirirler. Prematüre bebekler ise doğum sonrası olumlu deneyimler yerine bir dizi zor deneyimleri yaşamak zorunda kalırlar. Bu süreçte bebeğin küçük bedeni, kendisine yapılan müdahaleleri henüz fizyolojik gelişimini tamamlamadığı ve gerekli olgunlukta olmadığı için bir şok olarak algılar.
Bebeklerde uyku düzeni
Prematüre bebek bir bakıma tüm haklardan yoksun, tamamen etkisiz ve çaresiz bir haldedir. Beslenmesi bile onun istemi dışında, tüpler aracılığı ile yapılır. Emme, annenin göğsünü arama deneyimlerinden yoksundur. O nedenle de uzmanlar, prematüre bebeklere özellikle emme deneyimini yaşamaları, kendilerini yatıştırabilmeleri ve çok güçlü olan emme içgüdülerini doyurabilmeleri için emzik verilmesini önerirler.
Prematüre bebek için annesinin canlı, yumuşak göğsü yerine burnuna, ağzına sokulmuş metaller vardır; üstelik de onu rahatsız eden bu şeyleri el ya da ayağını kullanarak itemez bile. Böyle bir durumda doğal olarak anne babalar da bebekleri gibi kendilerini çaresiz hissederler, ilişki kurabilecekleri, tanışacakları bir bebekleri yoktur. Sadece uzaktan izleyip, kaygı duymakla yetinmek zorunda kalırlar.
Yapılan gözlemler prematüre bebeklerin anne babalan gelince diğer bebeklere oranla daha sık gözlerini açtıklarını göstermektedir. Bebeğin bu zor dönemde anne babası ile arasında fiziksel bağın olması, onların varlığını hissetmesi çok önemlidir. Artık günümüzde bunun önemi her geçen gün daha iyi anlaşıldığından bu merkezlerdeki düzenlemeler de buna göre yapılmaktadır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
