Altını Islatan Çocuklar
Uykusunda altını ıslatan çocuğa karşı nasıl yaklaşmak gerekir? Sorunun çözümü için neler yapılabilir?
İstem dışı idrar kaçırmaya 'enürezis' denilmektedir. İstem dışı idrar kaçırmalar genellikle gece görüldüğü için 'enürezis nocturna' adını alır. Çocukta idrar kaçırma sorunundan söz edebilmemiz için doktorların genellikle kabul ettikleri alt yaş sınırı kız çocuklarda dört, erkek çocuklarda ise beş yaştır. İdrar kaçırma sorunu genellikle ergenlik çağlarına doğru kaybolur, yetişkinlik döneminde devam etme oranı ise oldukça düşüktür.
İstemsiz olarak ortaya çıkan gece işemelerini iki grupta değerlendirmek mümkündür. Gece işemeleri sürekli olarak görülüyorsa, çocuğun kuru uyandığı sabahlar nadir ise burada kronik bir gece işemesi problemi söz konusudur. İkinci grupta, gece işeme davranışı belirli zaman aralıkları ile ortaya çıkar. Daha çok ikinci gruptaki gece işemelerinin psikolojik kökenli olduğu düşünülür.
Çocuklarda Altını Islatma
Gece işemelerinin sürekli olarak kronik bir şekilde görülmesinin nedeni şeker hastalığı, ürolojik ya da nörolojik hastalıklar olabilir. Mesane kaslarının yeterince gelişmemiş olması, idrar yolları enfeksiyonu ya da çocuğun uykularının çok derin olması gece işemelerinin en sık karşılaşılan nedenleri arasındadır. Çocuğun uykusu çok derin olduğunda mesanenin beyne gönderdiği 'dolduğu' mesajının çocuk farkına varamaz. Gece işemelerinin ayrıca kalıtsal olma özelligi de vardır. Genellikle, gece altına kaçıran çocukların yakın akrabalarının da gece işeme sorunu olduğu görülür. Ayrıca dikkat problemi ve özel öğrenme güçlüğü olan çocuklarda gece işemesi probleminin gotürme oram diğer çocuklara göre daha fazladır.
Gece işemelerinin kronik bir şekilde neredeyse her gece değil de belirli zaman aralıkları ile ortaya çıktığı durumlarda stres faktörü üzerinde durmak gerekir. Okula başlama, kardeşin doğumu ya da aile içindeki boşanma gibi önemli değişimler çocuğun geceleri altını ıslatmasına neden olabilir.
Gece altına kaçırma sorununun hem çocuk hem de aile üzerinde olumsuz etkileri vardır. Geceleri altını ıslatan çocuk sosyal akti-vitelerden uzaklaşarak içe dönük bir davranış sergileyebilir. Bu durum çocuğun özgüvenini ve kendi benlik algısını da olumsuz yönde etkiler. Ailenin çocuğa karşı tutumu çocuğun sorunu karşısında geliştireceği tavrını büyük ölçüde belirler. Anne babaların, çocuklarının altını ıslatması ile ilgili olarak geliştirecekleri olumsuz duygu ve düşüncelerini mümkün olduğunca çocuklarına yansıtmadan anlayışlı ve çocuklarım cesaretlendiren bir yaklaşım içinde olmaları, çocuklarının da bu sorunla başa çıkmalarına yardım eder.
Çocukları gece altını ıslatan aileler öncelikli olarak konunun uzmanı bir doktora giderek olası tüm fiziksel nedenleri gözden geçirmeli, çocuklarının fiziksel bir probleminin olmadığından emin olmalıdırlar.
Çocuklar büyüdükçe, bir taraftan kasları gelişirken bir taraftan da mesane kapasiteleri artar. Çocuklar büyüdükçe uykuları da daha az derin olacağından mesane dolduğunda beyne gönderdiği dolduğu mesajını da fark edebilirler. Gece işemelerinin tedavisine yönelik ilaç tedavisinin yanı sıra bazı davranışçı tedaviler oldukça çabuk sonuç vermektedirler. Uygulanan davranışçı yöntemlerden biri, çocuğun gün içinde çişini başlangıçta birkaç dakika, sonrasında daha fazla tutmasıdır. Bu yöntemle hem çocuğun mesane kasları güçlenecek, hem de mesanenin kapasitesi artacaktır. Anne babaların çocuklarını gece boyunca düzenli aralıklarla tuvalete kaldırmaları çocuğun zaman içinde gece kendi başına tuvalete kalkmayı öğrenmesine yardım eder. Yaygın olarak kullanılan araştırmalarla da başarısı kanıtlanan bir başka yöntem, 'alarm yatağı' yöntemidir. Bu yöntemde çocuk altına kaçırmaya başladığında alarm devreye girerek çocuğu uyandırır ve çocuğun tuvalet için kalkmasını sağlar. Böylece de zaman içinde beyin, mesanenin dolu olduğu mesajına karşı daha duyarlı olmaya başlar. Elbette aile hangi yöntemi seçerse seçsin yöntemin başarısında etkili olacak en önemli unsur, anne babanın çocuğuyla kuracağı ilişkinin niteliği ve çocuğuna karşı anlayışlı olmasıdır.
9 Temmuz 2010 Cuma
Kardiyojenik Sok Genel Bilgileri
Kardiyojenik Şok Hakkında Bilgiler
Kardiyojenik şok, yeterli doku per-füzyonunu sürdürmek için gerekli olan kalp debisini sağlamada yetersiz kalması sonucu ortaya çıkar. Kalbin pompalama gücünü azaltıp, kalp debisinin düşmesine neden olan hastalıklar kardiyojenik şoka yol açabilirler. Başlıca nedenleri şunlardır;
miyokard enfarktüsü
tansiyon pnömotoraks
kalp kapak veya septum hasarları
kardiyomiyopati
miyokard kontüzyonu
aritmiler
perikard tamponadı
Kardiyojenik şokun semptom ve bulguları aynı hipovolemik şoktakilere benzer. Burada da organizmanın amacı; sempatoadrenal kompansatuar mekanizmalar ile doku perfüzyonunu sağlamaya yöneliktir. Kalbin pompalama fonksiyonunun bozulması sonucu hızla hipotansiyon, oligüri, splanknik kan akımında ve serebral perfüzyonda azalma görülür. Kardiyojenik şok 3 döneme ayrılır:
Evre I: Hipotansiyonun kompanse edildiği dönemdir. Düşmüş kalp debisi ve hipotansiyon sonrası kompansatuar mekanizmalar devreye girer. Kan basıncı normale döndürülerek doku kan akımı normal seviyelere getirilir. Bu refleksler arteriyel baroreseptörler aracılığıyla olur, sistemik vasküler direnç artar.
Evre II: Hipotansiyonun kompanse edilemediği dönemdir. Kalp debisi, va-zokonstriksiyon ile kan basıncını devam ettirmeye yetmeyecek seviyeye düşer. Bunu takiben kan basıncı ve doku perfüzyonu da düşer.
Evre III: îrreversibl şok dönemidir. Kan akımındaki azalma iskemik medi-yatörleri aktive eder. Membran hasarı meydana gelir ve bu iskemiyi daha da artırır. Sonuçta miyokard ve periferik dokular geri dönülemez seviyede hasar-lanır.
Klinik
Kardiyojenik şok akut bir olay sonucu ortaya çıktığında (örn; miyokard enfarktüsü) ilk bulgu ağrı olabilir. Ancak neden başka bir patoloji ise semptomlar daha sessiz kalabilirler.
Fizik muayenede altta yatan hastalığa ve azalmış kalp debisine ait bulgular saptanır. Sistolojik kan basıncı 90 mmHg'dan düşüktür. Başlangıç fazında kalp atım hızı aşırı derecede artmış olabilirken, dekompanzasyon fazına gelindiğinde genellikle bradikardi gelişir.
Perifere bakıldığında, yetersiz per-füzyonun sonucu olarak ekstremiteler soğuktur.
Normal sağ ventrikülü olan bir hastada akciğerlerde oskültasyon ile railer duyulabilir. Kalp muayenesinde tipik olarak 3. kalp sesi duyulur. Eğer kalp kapak hastalığı varsa bu kapağa ait üfü-rüm duyulması da klasik bir bulgudur.
Kardiyojenik şok, eğer akut miyokard infarktüsü sonucu meydana gelmiş ise miyokard enzimlerinin yükseldiği saptanır. Eğer şok uzar, doku perfüzyo-nu uzun süre yeterli olmazsa serum lak-tat seviyesi artar.
Çekilen göğüs röntgenogramında akciğer ödemiyle uyumlu görünüm olur.
Ekokardiyografi, kalp kapak ve ventrikül fonksiyonlarını değerlendirmek, olası bir perikardiyal tamponadı saptamak için yararlıdır.
Pulmoner arter kataterinin yerleştirilmesinden sonra, santral venöz basıncın ve pulmoner kapiller wedge basıncının yükselmiş olduğu saptanır. Artmış santral venöz basınç, periferde boyun yenlerinde dolgunluk şeklinde görülür.
Tedavi
Başlangıç tedavisi olarak, devamlı ekektrokardiyografik monitörizasyon yapılmalı, varsa ağrı giderilmeli, sedas-yon sağlanmalı ve oksijen desteğinde bulunulmalıdır. Kardiyojenik şok düşünülen bir hastada ilk yapılması gerekenlerden biri tanı ve tedavi sırasında yol gösterici rol oynayan invaziv hemodi-namik monitörizasyon yapılmasıdır. Bu işlem için pulmoner arter kateteri yerleştirilir. Bu kateter ile santral venöz basınç, pulmoner arter basıncı, pulmoner kapiller wedge basıncı, kalp debisi ölçülebilir. Hastanın aldığı-çıkardığı sıvılar önemli olduğundan idrar çıkışının devamlı takibi amacıyla idrar sondası yerleştirilmelidir.
Kardiyojenik şok, ventrikül performansında ve miyokardiyal metabolizmada bir azalma sonucunda olduğu için tedavi yaklaşımı da buna göre olur.
Miyokard infarktüsüne bağlı kardiyojenik şokta, arter basıncındaki az miktarda düşme bile kalbin kontraksi-yon gücünü azaltır. Burada amaç, hipotansiyonu önlemek ve infarkt bölgesini hızla kontrol altına almaktır. Kalp hızı, kan basıncı ve kontraktilitedeki değişiklikler sonucu dokuya oksijen sunumu ile dokunun oksijen tüketimi arasında bir uyumsuzluk olduğunda miyokard-daki infarkt bölgesinin boyutu artabilir. Eğer tedavi infarktüs sonrası ilk 3 saat içinde başlarsa, kardiyojenik şok meydana gelme insidansı % 4 iken, tedavide gecikilirse bu oran %13'e çıkmaktadır.
Yapılan arter kan gazı incelemelerinde; hastanın hipoksemisinin olduğu saptanırsa, endotrakeal entübasyon yapılarak oksijen ve gerekirse mekanik ventilasyon desteğine başlanmalıdır.
Kardiyojenik şokta genellikle miyokard fonksiyonlarını desteklemek için çeşitli ilaçlar kullanılmaktadır. Dobuta-min ve dopamin en çok kullanılan va-zoaktif ilaçlardır. Periferik vazokons-trüksiyon ve kalp kasının kasılma yeteneğini artırırlar. Arteriyel kan basıncını normal seviyelere getirip, kalp debisini yükseltirler. Digoksin, noradrenalin, izoproterenol de kardiyojenik şok ve kalp yetmezliğinde kullanılmakta olan ilaçlardır.
Bazen kardiyojenik şoktaki hastanın arteriyel kan basıncı yüksek ancak kalp debisi düşük olabilir. Bunun içinde en çok sodyum nitroprus-sid kullanılmaktadır. Sodyum nitroprus-sid, esas olarak arterlerde dilatasyon yapar ve sistemik damar direncini düşürür. Uzun süreli infüzyonlarında ilaca karşı direnç ve siyanid toksisitesi gelişebilir.
Farmakolojik destek yetersiz kaldığında, mekanik olarak kalp desteklenebilir. Femoral arterden girilerek aorta içine yerleştirilen intraaortik balon pompası, kalp atışı ile senkronize olarak iner ve şişer. Balon kalbin yükünü azaltır, kalp debisini artırır. Diyastolik arter basıncının yükselmesini sağlayarak, koroner arterlerden miyokardın perfüzyonunu da artırır.
Kardiyojenik şoka neden olan patoloji eğer pnömotoraks, kalp tamponadı gibi bir durumsa, tedavide cerrahi girişim yapılmalıdır.
Kardiyojenik şok, yeterli doku per-füzyonunu sürdürmek için gerekli olan kalp debisini sağlamada yetersiz kalması sonucu ortaya çıkar. Kalbin pompalama gücünü azaltıp, kalp debisinin düşmesine neden olan hastalıklar kardiyojenik şoka yol açabilirler. Başlıca nedenleri şunlardır;
miyokard enfarktüsü
tansiyon pnömotoraks
kalp kapak veya septum hasarları
kardiyomiyopati
miyokard kontüzyonu
aritmiler
perikard tamponadı
Kardiyojenik şokun semptom ve bulguları aynı hipovolemik şoktakilere benzer. Burada da organizmanın amacı; sempatoadrenal kompansatuar mekanizmalar ile doku perfüzyonunu sağlamaya yöneliktir. Kalbin pompalama fonksiyonunun bozulması sonucu hızla hipotansiyon, oligüri, splanknik kan akımında ve serebral perfüzyonda azalma görülür. Kardiyojenik şok 3 döneme ayrılır:
Evre I: Hipotansiyonun kompanse edildiği dönemdir. Düşmüş kalp debisi ve hipotansiyon sonrası kompansatuar mekanizmalar devreye girer. Kan basıncı normale döndürülerek doku kan akımı normal seviyelere getirilir. Bu refleksler arteriyel baroreseptörler aracılığıyla olur, sistemik vasküler direnç artar.
Evre II: Hipotansiyonun kompanse edilemediği dönemdir. Kalp debisi, va-zokonstriksiyon ile kan basıncını devam ettirmeye yetmeyecek seviyeye düşer. Bunu takiben kan basıncı ve doku perfüzyonu da düşer.
Evre III: îrreversibl şok dönemidir. Kan akımındaki azalma iskemik medi-yatörleri aktive eder. Membran hasarı meydana gelir ve bu iskemiyi daha da artırır. Sonuçta miyokard ve periferik dokular geri dönülemez seviyede hasar-lanır.
Klinik
Kardiyojenik şok akut bir olay sonucu ortaya çıktığında (örn; miyokard enfarktüsü) ilk bulgu ağrı olabilir. Ancak neden başka bir patoloji ise semptomlar daha sessiz kalabilirler.
Fizik muayenede altta yatan hastalığa ve azalmış kalp debisine ait bulgular saptanır. Sistolojik kan basıncı 90 mmHg'dan düşüktür. Başlangıç fazında kalp atım hızı aşırı derecede artmış olabilirken, dekompanzasyon fazına gelindiğinde genellikle bradikardi gelişir.
Perifere bakıldığında, yetersiz per-füzyonun sonucu olarak ekstremiteler soğuktur.
Normal sağ ventrikülü olan bir hastada akciğerlerde oskültasyon ile railer duyulabilir. Kalp muayenesinde tipik olarak 3. kalp sesi duyulur. Eğer kalp kapak hastalığı varsa bu kapağa ait üfü-rüm duyulması da klasik bir bulgudur.
Kardiyojenik şok, eğer akut miyokard infarktüsü sonucu meydana gelmiş ise miyokard enzimlerinin yükseldiği saptanır. Eğer şok uzar, doku perfüzyo-nu uzun süre yeterli olmazsa serum lak-tat seviyesi artar.
Çekilen göğüs röntgenogramında akciğer ödemiyle uyumlu görünüm olur.
Ekokardiyografi, kalp kapak ve ventrikül fonksiyonlarını değerlendirmek, olası bir perikardiyal tamponadı saptamak için yararlıdır.
Pulmoner arter kataterinin yerleştirilmesinden sonra, santral venöz basıncın ve pulmoner kapiller wedge basıncının yükselmiş olduğu saptanır. Artmış santral venöz basınç, periferde boyun yenlerinde dolgunluk şeklinde görülür.
Tedavi
Başlangıç tedavisi olarak, devamlı ekektrokardiyografik monitörizasyon yapılmalı, varsa ağrı giderilmeli, sedas-yon sağlanmalı ve oksijen desteğinde bulunulmalıdır. Kardiyojenik şok düşünülen bir hastada ilk yapılması gerekenlerden biri tanı ve tedavi sırasında yol gösterici rol oynayan invaziv hemodi-namik monitörizasyon yapılmasıdır. Bu işlem için pulmoner arter kateteri yerleştirilir. Bu kateter ile santral venöz basınç, pulmoner arter basıncı, pulmoner kapiller wedge basıncı, kalp debisi ölçülebilir. Hastanın aldığı-çıkardığı sıvılar önemli olduğundan idrar çıkışının devamlı takibi amacıyla idrar sondası yerleştirilmelidir.
Kardiyojenik şok, ventrikül performansında ve miyokardiyal metabolizmada bir azalma sonucunda olduğu için tedavi yaklaşımı da buna göre olur.
Miyokard infarktüsüne bağlı kardiyojenik şokta, arter basıncındaki az miktarda düşme bile kalbin kontraksi-yon gücünü azaltır. Burada amaç, hipotansiyonu önlemek ve infarkt bölgesini hızla kontrol altına almaktır. Kalp hızı, kan basıncı ve kontraktilitedeki değişiklikler sonucu dokuya oksijen sunumu ile dokunun oksijen tüketimi arasında bir uyumsuzluk olduğunda miyokard-daki infarkt bölgesinin boyutu artabilir. Eğer tedavi infarktüs sonrası ilk 3 saat içinde başlarsa, kardiyojenik şok meydana gelme insidansı % 4 iken, tedavide gecikilirse bu oran %13'e çıkmaktadır.
Yapılan arter kan gazı incelemelerinde; hastanın hipoksemisinin olduğu saptanırsa, endotrakeal entübasyon yapılarak oksijen ve gerekirse mekanik ventilasyon desteğine başlanmalıdır.
Kardiyojenik şokta genellikle miyokard fonksiyonlarını desteklemek için çeşitli ilaçlar kullanılmaktadır. Dobuta-min ve dopamin en çok kullanılan va-zoaktif ilaçlardır. Periferik vazokons-trüksiyon ve kalp kasının kasılma yeteneğini artırırlar. Arteriyel kan basıncını normal seviyelere getirip, kalp debisini yükseltirler. Digoksin, noradrenalin, izoproterenol de kardiyojenik şok ve kalp yetmezliğinde kullanılmakta olan ilaçlardır.
Bazen kardiyojenik şoktaki hastanın arteriyel kan basıncı yüksek ancak kalp debisi düşük olabilir. Bunun içinde en çok sodyum nitroprus-sid kullanılmaktadır. Sodyum nitroprus-sid, esas olarak arterlerde dilatasyon yapar ve sistemik damar direncini düşürür. Uzun süreli infüzyonlarında ilaca karşı direnç ve siyanid toksisitesi gelişebilir.
Farmakolojik destek yetersiz kaldığında, mekanik olarak kalp desteklenebilir. Femoral arterden girilerek aorta içine yerleştirilen intraaortik balon pompası, kalp atışı ile senkronize olarak iner ve şişer. Balon kalbin yükünü azaltır, kalp debisini artırır. Diyastolik arter basıncının yükselmesini sağlayarak, koroner arterlerden miyokardın perfüzyonunu da artırır.
Kardiyojenik şoka neden olan patoloji eğer pnömotoraks, kalp tamponadı gibi bir durumsa, tedavide cerrahi girişim yapılmalıdır.
8 Temmuz 2010 Perşembe
Hemorajik Sok Tedavisi
Hemorajik Şok Tedavisi
Sıvı, kan ve vazoaktif ilaçlar kullanılmaktadır.
Sıvı Tedavisi
Hızlı sıvı replasmanı hipovolemik şok tedavisinin temel taşıdır. Sıvılar, de-fisiti yerine koyacak şekilde ve hızda infıize edilmelidir. Genç hastalarda hızlı sıvı replasmanı rahatlıkla tolere edilebilirken, yaşlılarda tolerans azaldığından hızla akciğer ödemi gelişebilir. Bu nedenle daha yavaş ve dikkatli infüzyon yapılmalıdır.
Sıvı tedavisinde kristalloid mi yoksa kolloid mi kullanılacağı tartışması yıllardır sürmektedir. Verilecek sıvının ne olacağı ve ne şekilde verileceği hastaya ve kaybına göre değişir. Ayrıca infüzyon sırasında hematokrit değeri ve serum elektrolitleri sık sık kontrol edilir.
1. Kristalloidler: Serum fizyolojik, ringer laktat gibi solüsyonlar kullanılmakla beraber çok hızlı verildiklerinde akciğer ödemine yol açarlar. Bu sıvılar eksik olan miktarın yaklaşık 3-4 katı miktarda verilmelidirler. Kristalloidler vücut sıvısıyla aynı özellikte oldukla-
rından damar içinden damar dışı bölgelere hızla yayılırlar. Bu nedenle inftiz-yondan yaklaşık 30 dakika sonra bir kısmı damar dışı bölgeye çıkmıştır. 2 saat içinde de verilen volümün ancak %20'si damar içinde kalmaktadır.
2. Kolloidler: Molekül ağırlığı yüksek sıvılardır. Damar içi ve damar dışı arasındaki bariyer bu moleküllerin geçişine kısmen izin verir. Bu nedenle kolloidler, kristalloidlere göre daha uzun süre damar yatağında kalırlar ve daha küçük miktarları bile dolaşan kan volümünü yeniden sağlamak için yeterlidir. Yine bu sıvılar onkotik basınçlarının daha fazla olması nedeniyle damar dışından damar içine sıvı çekerler. Kol-loidleri kısaca özetleyecek olursak;
a. Albümin: Sık kullanılan bir kollo-iddir. Damar içine verildiğinde kan hacmini etkili şekilde artırır. Damar dışı bölgeye daha az geçer. Ancak oldukça pahalıdır.
b. Hidroksietil nişasta (HES): Sentetik ve pahalı bir sıvıdır. Pıhtılaşma mekanizmalarını olumsuz yönde etkilediğinden 2000 ml'den fazla verilmesi önerilmemektedir.
c. Dekstranlar: Dekstran 70 (moleküllerin %90'ı 25000-125000 molekül ağırlığında), Dekstran 40 (%90'ı 10000-80000 molekül ağırlığında) kullanılmaktadır. Her ikisi de volüm genişlemesi sağlar. Dekstran 70'in yarılanma ömrü birkaç gün iken Dekstran 40 daha hızlı plazmadan temizlenir. Bu sıvıların kullanımı sırasında böbrek yetmezliği, kanama, anafilaksi gibi komplikasyon-ların görülme olasılığı mevcuttur. Bir defada 1000 ml'den fazla kullanılmamalıdırlar.
d. Jelatinler: Sentetik plazma geniş-leticisidirler. Bu sıvının da infüzyonu sırasında anafilaktoid reaksiyon görülebilir. Sıvı resüstasyonunda yaygın olarak kullanılırlar.
e. Taze donmuş plazma: Resüsitas-yonda kullanılabilen başka bir kolloid-dir. Doğal olarak bulunan tüm immün-globülinleri ve trombosit dışındaki pıhtılaşma faktörlerini içerir. Ancak tüm kan ürünleri gibi hepatit, AİDS (Edinilmiş İmmun Yetmezlik Sendromu) gibi hastalıkların taşınma riski vardır.
Kan Replasmanı
Kanamadan dolayı hipovolemik şoka giren hastada verilecek en iyi sıvı, kaybettiği kadar kandır. Kan verilmesi sırasında hasta kanı ile verilecek kanın uygunluğuna iyice bakılmalıdır. Çok zor durumda kalındığında, hastanın kan grubuna uygun kan bulunamazsa, 0 Rh (-) kan da verilebilir.
Vazoaktif İlaçlar
Hastanın yaşaması için ilk olarak, neden olan problem çözülmelidir. Öncelikle gereken sıvılar yerine konmalıdır. Yapılan sıvı tedavisine rağmen, bazen hemodinamik destek için bu ajanlara ihtiyaç duyulabilir. Burada da gereksinimin nedeni, bazen hastanın kendi sempatik sisteminin yeterince etkili olamamasıdır. Bu durumda dışardan destek için katekolaminler verilebilir.
Sıvı, kan ve vazoaktif ilaçlar kullanılmaktadır.
Sıvı Tedavisi
Hızlı sıvı replasmanı hipovolemik şok tedavisinin temel taşıdır. Sıvılar, de-fisiti yerine koyacak şekilde ve hızda infıize edilmelidir. Genç hastalarda hızlı sıvı replasmanı rahatlıkla tolere edilebilirken, yaşlılarda tolerans azaldığından hızla akciğer ödemi gelişebilir. Bu nedenle daha yavaş ve dikkatli infüzyon yapılmalıdır.
Sıvı tedavisinde kristalloid mi yoksa kolloid mi kullanılacağı tartışması yıllardır sürmektedir. Verilecek sıvının ne olacağı ve ne şekilde verileceği hastaya ve kaybına göre değişir. Ayrıca infüzyon sırasında hematokrit değeri ve serum elektrolitleri sık sık kontrol edilir.
1. Kristalloidler: Serum fizyolojik, ringer laktat gibi solüsyonlar kullanılmakla beraber çok hızlı verildiklerinde akciğer ödemine yol açarlar. Bu sıvılar eksik olan miktarın yaklaşık 3-4 katı miktarda verilmelidirler. Kristalloidler vücut sıvısıyla aynı özellikte oldukla-
rından damar içinden damar dışı bölgelere hızla yayılırlar. Bu nedenle inftiz-yondan yaklaşık 30 dakika sonra bir kısmı damar dışı bölgeye çıkmıştır. 2 saat içinde de verilen volümün ancak %20'si damar içinde kalmaktadır.
2. Kolloidler: Molekül ağırlığı yüksek sıvılardır. Damar içi ve damar dışı arasındaki bariyer bu moleküllerin geçişine kısmen izin verir. Bu nedenle kolloidler, kristalloidlere göre daha uzun süre damar yatağında kalırlar ve daha küçük miktarları bile dolaşan kan volümünü yeniden sağlamak için yeterlidir. Yine bu sıvılar onkotik basınçlarının daha fazla olması nedeniyle damar dışından damar içine sıvı çekerler. Kol-loidleri kısaca özetleyecek olursak;
a. Albümin: Sık kullanılan bir kollo-iddir. Damar içine verildiğinde kan hacmini etkili şekilde artırır. Damar dışı bölgeye daha az geçer. Ancak oldukça pahalıdır.
b. Hidroksietil nişasta (HES): Sentetik ve pahalı bir sıvıdır. Pıhtılaşma mekanizmalarını olumsuz yönde etkilediğinden 2000 ml'den fazla verilmesi önerilmemektedir.
c. Dekstranlar: Dekstran 70 (moleküllerin %90'ı 25000-125000 molekül ağırlığında), Dekstran 40 (%90'ı 10000-80000 molekül ağırlığında) kullanılmaktadır. Her ikisi de volüm genişlemesi sağlar. Dekstran 70'in yarılanma ömrü birkaç gün iken Dekstran 40 daha hızlı plazmadan temizlenir. Bu sıvıların kullanımı sırasında böbrek yetmezliği, kanama, anafilaksi gibi komplikasyon-ların görülme olasılığı mevcuttur. Bir defada 1000 ml'den fazla kullanılmamalıdırlar.
d. Jelatinler: Sentetik plazma geniş-leticisidirler. Bu sıvının da infüzyonu sırasında anafilaktoid reaksiyon görülebilir. Sıvı resüstasyonunda yaygın olarak kullanılırlar.
e. Taze donmuş plazma: Resüsitas-yonda kullanılabilen başka bir kolloid-dir. Doğal olarak bulunan tüm immün-globülinleri ve trombosit dışındaki pıhtılaşma faktörlerini içerir. Ancak tüm kan ürünleri gibi hepatit, AİDS (Edinilmiş İmmun Yetmezlik Sendromu) gibi hastalıkların taşınma riski vardır.
Kan Replasmanı
Kanamadan dolayı hipovolemik şoka giren hastada verilecek en iyi sıvı, kaybettiği kadar kandır. Kan verilmesi sırasında hasta kanı ile verilecek kanın uygunluğuna iyice bakılmalıdır. Çok zor durumda kalındığında, hastanın kan grubuna uygun kan bulunamazsa, 0 Rh (-) kan da verilebilir.
Vazoaktif İlaçlar
Hastanın yaşaması için ilk olarak, neden olan problem çözülmelidir. Öncelikle gereken sıvılar yerine konmalıdır. Yapılan sıvı tedavisine rağmen, bazen hemodinamik destek için bu ajanlara ihtiyaç duyulabilir. Burada da gereksinimin nedeni, bazen hastanın kendi sempatik sisteminin yeterince etkili olamamasıdır. Bu durumda dışardan destek için katekolaminler verilebilir.
Latency Nedir Latency Donemi
Latency Nedir
'Latency' döneminde geliştirilen savunma mekanizmaları
İyi ve kötüyü, siyah ve beyaz olarak kesin bir şekilde ayırma eğilimindedirler Sözgelimi bir kişi, öneri ya da düşünce ya çok iyidir, ya da çok kötü. Bu donemde çocukların özellikle karşı cinsten olanları kesin bir şekilde dışlayıp aşağıladıklarına eminim tanık olmayanınız yoktur. Erkek çocukları kızlardan, kız çocukları da erkeklerden yaka silkerler. Ayrıca da kendilerinden olanlar ve olmayanlar ayırımı yaparlar.
Obsesif tutumları vardır. Dürtüler bastırıldığı için yaşamlarındaki sıkı kontrolü obsesyona varabilen davranışları ile sağlarlar. Dönem çocuklarının obsesif tutumlarını, onların bir şeyleri toplamaya, biriktirmeye olan düşkünlüklerinde de görebiliriz. Her yıl beraberinde yeni bir oyuncak türü, kart ya da benzeri bir şeye düşkünlüğü getirir. Çocuk kendisini o ürüne sahip olması adeta zorunluymuş gibi hisseder. Bunun farkında olan firmalar da çocukların bu özelliklerini kötüye kullanarak piyasaya her yıl yeni, değişik değişik ürünler sunarlar.
Negatif deneyim ve duyguları bastırırlar. Yukarıda sözünü ettiğim kontrolü sürdürebilmek için olumsuz duyguları bilinçten uzaklaştırırlar. Dolayısıyla da bir ergende ya da 2-3 yaş dönemi çocuğunda görülen duyguların çok güçlü bir şekilde bilince taşınıp kimi kere isyanlara varan boyutlarda yaşanması söz konusu değildir.
Geliştirilen savunma mekanizmalarından ötürü ilkokul çağı çocuğu dünyayı basite indirgeyerek algılar. Onun yaşamında küçük çocuklarda ve ergenlerde olan uç duygulara ve çatışmalara yer yoktur. Öğrenme açısından baktığımızda ise bu savunma meka nizmaları bilginin depolanmasına yardımcı olurlar. Bu dönemde çocuklar okumayı, yazmayı ve matematiğin basit kurallarını öğrenirler. Ancak buradaki öğrenme somut bir öğrenmedir. Bilginin yalnızca depolanması söz konusudur.
İlkokula başlayan çocuk anaokulundan farklı olarak ailenin dışına çıkarak ilişki kurmaya ve arkadaşlarını yaşamına almaya başlar. Ortak bir ilgi ya da hobi sayesinde arkadaşlıklar kurulur.
Özellikle erkek çocuklar arasında futbolcu kartlarını değiştirmek oldukça yaygın bir oyundur. Aslında bu oyun çocukların arkadaşlığın, pazarlık etmenin, ticaretin kurallarını deneyimledikleri arenadır. Yine bu dönemde evden uzaklaşmak istemenin ilk belirtileri görülür. Bu nedenle de genellikle çocukların yazdığı öykülerde ailenin yerini akranlar alır. Hatta öyle bir dünya kurgularlar ki oraya anne babaların girmesi yasaktır. Ancak bu yaklaşımları aslında onların kimi zaman bebeksiliğe varan kırüganlıklarıyla çelişir. Okul ve aile yaşamını ayırmada da aynı nedenle zorlanırlar. Öğretmenlerine yanlışlıkla anne diye seslenmeleri de bu yüzdendir.
Tabii her çocuk 'latency' dönemini sorunsuz olarak mutlu geçirebilmesi için gerekli olan çevresel, ailevi koşullara sahip değildir. Böyle durumlarda okullar çocukların hayatında en azından belli bir süre için bile olsa normal bir düzeni sağlamaları bakımından çok önemlidirler.
'Latency' döneminde geliştirilen savunma mekanizmaları
İyi ve kötüyü, siyah ve beyaz olarak kesin bir şekilde ayırma eğilimindedirler Sözgelimi bir kişi, öneri ya da düşünce ya çok iyidir, ya da çok kötü. Bu donemde çocukların özellikle karşı cinsten olanları kesin bir şekilde dışlayıp aşağıladıklarına eminim tanık olmayanınız yoktur. Erkek çocukları kızlardan, kız çocukları da erkeklerden yaka silkerler. Ayrıca da kendilerinden olanlar ve olmayanlar ayırımı yaparlar.
Obsesif tutumları vardır. Dürtüler bastırıldığı için yaşamlarındaki sıkı kontrolü obsesyona varabilen davranışları ile sağlarlar. Dönem çocuklarının obsesif tutumlarını, onların bir şeyleri toplamaya, biriktirmeye olan düşkünlüklerinde de görebiliriz. Her yıl beraberinde yeni bir oyuncak türü, kart ya da benzeri bir şeye düşkünlüğü getirir. Çocuk kendisini o ürüne sahip olması adeta zorunluymuş gibi hisseder. Bunun farkında olan firmalar da çocukların bu özelliklerini kötüye kullanarak piyasaya her yıl yeni, değişik değişik ürünler sunarlar.
Negatif deneyim ve duyguları bastırırlar. Yukarıda sözünü ettiğim kontrolü sürdürebilmek için olumsuz duyguları bilinçten uzaklaştırırlar. Dolayısıyla da bir ergende ya da 2-3 yaş dönemi çocuğunda görülen duyguların çok güçlü bir şekilde bilince taşınıp kimi kere isyanlara varan boyutlarda yaşanması söz konusu değildir.
Geliştirilen savunma mekanizmalarından ötürü ilkokul çağı çocuğu dünyayı basite indirgeyerek algılar. Onun yaşamında küçük çocuklarda ve ergenlerde olan uç duygulara ve çatışmalara yer yoktur. Öğrenme açısından baktığımızda ise bu savunma meka nizmaları bilginin depolanmasına yardımcı olurlar. Bu dönemde çocuklar okumayı, yazmayı ve matematiğin basit kurallarını öğrenirler. Ancak buradaki öğrenme somut bir öğrenmedir. Bilginin yalnızca depolanması söz konusudur.
İlkokula başlayan çocuk anaokulundan farklı olarak ailenin dışına çıkarak ilişki kurmaya ve arkadaşlarını yaşamına almaya başlar. Ortak bir ilgi ya da hobi sayesinde arkadaşlıklar kurulur.
Özellikle erkek çocuklar arasında futbolcu kartlarını değiştirmek oldukça yaygın bir oyundur. Aslında bu oyun çocukların arkadaşlığın, pazarlık etmenin, ticaretin kurallarını deneyimledikleri arenadır. Yine bu dönemde evden uzaklaşmak istemenin ilk belirtileri görülür. Bu nedenle de genellikle çocukların yazdığı öykülerde ailenin yerini akranlar alır. Hatta öyle bir dünya kurgularlar ki oraya anne babaların girmesi yasaktır. Ancak bu yaklaşımları aslında onların kimi zaman bebeksiliğe varan kırüganlıklarıyla çelişir. Okul ve aile yaşamını ayırmada da aynı nedenle zorlanırlar. Öğretmenlerine yanlışlıkla anne diye seslenmeleri de bu yüzdendir.
Tabii her çocuk 'latency' dönemini sorunsuz olarak mutlu geçirebilmesi için gerekli olan çevresel, ailevi koşullara sahip değildir. Böyle durumlarda okullar çocukların hayatında en azından belli bir süre için bile olsa normal bir düzeni sağlamaları bakımından çok önemlidirler.
Lokal Anestezi Yan Etkileri
Lokal Anestezi Komplikasyonları
Genellikle sistemik absorbsiyon nedeniyle oluşur.
A. SSS komplikasyonları: Total spinal anestezi, bulantı, kusma, öfori, huzursuzluk, anksiyete, de-zoryantasyon ile kendini gösterir.
B. Kardiyovasküler komplikasyonlar: Hipotansiyon, lumbosakral sempatik sinirlerin blokajı sonucu bacaklarda vazodilatasyon oluşması ile meydana gelir. Bloktan önce sıvı yüklemesi bu sorunu azaltır. Efedrin ile tedavi edilir. Bradikardi ve arrest iv enjeksiyon sonrasında görülebilir.
Lokal Anestezi Yan Etkileri
C. Nörotoksisite: Çok nadirdir. Kauda ekuina sendromu olarak adlandırılır. Sinir köklerinin toksik konsantrasyonda hiperbarik lokal anestezik maddeye maruz kalmasıyla ilgili olduğu düşünülmektedir. Kısa zaman aralıklarında tekrarlayan dozlarda spinal bölgeye enjeksiyonların yapıldığı mikro-kateterlerle birlikte görülmüştür. İntratekal kateterlerin ucunun sakral bölgede kalması ve hiperbarik lokal anestezik maddenin burada göllenmesi riski artırmaktadır.
D. Opioidlerle ilgili: Bulantı, kusma, kaşıntı, herpes reaktivasyo-nu, üriner retansiyon görülebilir.
Doğal olarak anesteziye, cerrahi bir işlem için gerek duyulmaktadır. Peroperatif dönemdeki mor-bidite ve mortaliteyi etkileyen 3 faktör arasında hastanın preope-ratif durumu, cerrahi işlemin süresi ve anestezi vardır. Amerikan Anesteziyoloji Derneğinin (ASA) risk sınıflandırma sistemi, hastanın preoperatif durumunu belirleyerek operasyon ve anestezi sırasındaki durumunu da gösterir (Bkz. Bölüm 6). Operasyondan önce bilinen bazı faktörler de komplikasyon oranını etkiler. Bunlar arasında:
Fiziksel durumun zayıflığı
Kalple ilgili problemler
Yaş (6 aylıktan küçük ve 70 yaşından büyük)
Anestezi ve operasyon süresi
Vital organların operasyonu
Acil operasyonlar
Kompleks operasyonlar
Psikolojik depresyon ve endişe Operasyon riskini belirleyen en önemli faktörlerden biri de; cerrahi işlemin büyüklüğü, yeri ve operatörün becerisidir. Anestezi sırasında meydana gelen olaylar, hastanın preoperatif değerlendirilmesine, kullanılan ilaçlara, kullanılan alet ve cihazlara, insani faktörlere (hatalara), anestezi prosedürlerine bağlıdır.
Kompleks sistemlerde, kritik olayların insan davranışından kaynaklandığına inanılır. İnsanlar hata yaparlar. İnsan hataları yanlışlıklar, ufak hatalar ve kusurlar olarak sınıflandırılabilirler.
Yanlışlıklar; bir hareketin planlama safhasında veya bir problemin çözülmesi sırasında görülür. Ya iyi bir kuralın yanlış uygulanması ya da kötü bir kuralın uygulanması sonucu oluşurlar. Ufak hatalar ve kusurlar; bir işi yerine getirme safhasında yapılan hatalardır. Ufak hatalar, dikkatle ilgili hatalardır. Revers ajanlarının yerine kas gevşetici ajanın enjeksiyonu gibi. Kusurlar, hafıza ile ilgili olanlardır. Planlanan hareketleri unutmak (örn; otomatik ventilatörü çalıştırmayı unutmak) bunlara örnektir.
Genellikle sistemik absorbsiyon nedeniyle oluşur.
A. SSS komplikasyonları: Total spinal anestezi, bulantı, kusma, öfori, huzursuzluk, anksiyete, de-zoryantasyon ile kendini gösterir.
B. Kardiyovasküler komplikasyonlar: Hipotansiyon, lumbosakral sempatik sinirlerin blokajı sonucu bacaklarda vazodilatasyon oluşması ile meydana gelir. Bloktan önce sıvı yüklemesi bu sorunu azaltır. Efedrin ile tedavi edilir. Bradikardi ve arrest iv enjeksiyon sonrasında görülebilir.
Lokal Anestezi Yan Etkileri
C. Nörotoksisite: Çok nadirdir. Kauda ekuina sendromu olarak adlandırılır. Sinir köklerinin toksik konsantrasyonda hiperbarik lokal anestezik maddeye maruz kalmasıyla ilgili olduğu düşünülmektedir. Kısa zaman aralıklarında tekrarlayan dozlarda spinal bölgeye enjeksiyonların yapıldığı mikro-kateterlerle birlikte görülmüştür. İntratekal kateterlerin ucunun sakral bölgede kalması ve hiperbarik lokal anestezik maddenin burada göllenmesi riski artırmaktadır.
D. Opioidlerle ilgili: Bulantı, kusma, kaşıntı, herpes reaktivasyo-nu, üriner retansiyon görülebilir.
Doğal olarak anesteziye, cerrahi bir işlem için gerek duyulmaktadır. Peroperatif dönemdeki mor-bidite ve mortaliteyi etkileyen 3 faktör arasında hastanın preope-ratif durumu, cerrahi işlemin süresi ve anestezi vardır. Amerikan Anesteziyoloji Derneğinin (ASA) risk sınıflandırma sistemi, hastanın preoperatif durumunu belirleyerek operasyon ve anestezi sırasındaki durumunu da gösterir (Bkz. Bölüm 6). Operasyondan önce bilinen bazı faktörler de komplikasyon oranını etkiler. Bunlar arasında:
Fiziksel durumun zayıflığı
Kalple ilgili problemler
Yaş (6 aylıktan küçük ve 70 yaşından büyük)
Anestezi ve operasyon süresi
Vital organların operasyonu
Acil operasyonlar
Kompleks operasyonlar
Psikolojik depresyon ve endişe Operasyon riskini belirleyen en önemli faktörlerden biri de; cerrahi işlemin büyüklüğü, yeri ve operatörün becerisidir. Anestezi sırasında meydana gelen olaylar, hastanın preoperatif değerlendirilmesine, kullanılan ilaçlara, kullanılan alet ve cihazlara, insani faktörlere (hatalara), anestezi prosedürlerine bağlıdır.
Kompleks sistemlerde, kritik olayların insan davranışından kaynaklandığına inanılır. İnsanlar hata yaparlar. İnsan hataları yanlışlıklar, ufak hatalar ve kusurlar olarak sınıflandırılabilirler.
Yanlışlıklar; bir hareketin planlama safhasında veya bir problemin çözülmesi sırasında görülür. Ya iyi bir kuralın yanlış uygulanması ya da kötü bir kuralın uygulanması sonucu oluşurlar. Ufak hatalar ve kusurlar; bir işi yerine getirme safhasında yapılan hatalardır. Ufak hatalar, dikkatle ilgili hatalardır. Revers ajanlarının yerine kas gevşetici ajanın enjeksiyonu gibi. Kusurlar, hafıza ile ilgili olanlardır. Planlanan hareketleri unutmak (örn; otomatik ventilatörü çalıştırmayı unutmak) bunlara örnektir.
7 Temmuz 2010 Çarşamba
Rejyonal Anestezi Komplikasyonlari
Rejyonal Anestezi Komplikasyonlari
Tekniğe Bağlı Komplikasyonlar
A. Menenjit: Aseptik menenjit;
genellikle ilk 24 saat içinde meydana gelir ve ateş, ense sertliği, fotofobi görülür. Beyin omurilik sıvısının (BOS) mikroskobik incelemesinde, polimorfonükleer lökositler bulunur, BOS'nin bak-teriyel kültürlerinde üreme olmaz. Sadece semptomatik tedavi yeterlidir ve genellikle birkaç gün içinde iyileşir. Bakteriyel menenjitte en yaygın görülen mikroorganizmalar; stafilokok aureus, stafilokok epidermidis, koliform türler, psödomonas türleridir. BOS incelemesinde bol lökosit, azalmış glukoz, artmış protein bulunur. Uygulamadan 24-48 saat sonra ortaya çıkar.
B. Hematom: Epidural blokla 150000'de 1 olguda, spinal blokla 220000'de 1 olguda meydana gelir. Subaraknoid, subdural ve epidural aralıklarda kanama ve kanın birikmesi sonucu oluşur. Travma olmadan spontan olarak da meydana gelebilir. Klasjk di-yagnostik semptomu 24saatjçin-de, şiddetli bel ağrısından sonra alt ekstremitelerdeki güçsüzlüktür. Bu bulgular 4 gün sonrasına kadar gecikebilir. Tanı konduktan sonra 8 saat içinde cerrahi giri-şimle dekompresyon uyguIanmalıdır.
C. Epidural abse: İnsidansı epidural hematom gibidir. Epidural aralığa bakteriyemik kanın gelmesiyle oluştuğu düşünülmektedir. Sırt ve radiküler ağrıya neden olur. Ardından iskemi ve motor fonksiyon kaybı meydana gelir. İntravenöz antibiyotiklerle agre-siv tedavi uygulanmalıdır. Erken cerrahi müdahale gereklidir.
D. Nörolojik hasar: Yer kaplayan lezyon olmasa da spinal ve epidural anestezi sonrasında nörolojik hasar oluşabilir. 2000'de 1 olguda kalıcı lumbar-sakral radikü-lopati, 1000'de 1 olguda da geçici, sübjektif ve izole sensoryel defîsit meydana gelebilir. Spinal kord, kauda ekuina veya spinal sinir kökleri iğne ya da kateterlerle travmatize edilebilir ve lokal anestezik madde enjekte edilebilir. Parestezi olması bir risk faktörüdür. Rezolüsyon 4 aydan uzun bir sürede görülebilir.
Kronik adeziv araknoidit: Komplikasyonlann en önemlisi-dir. Kauda ekuina sendromu ile sonuçlanan kron'k adeziv araknoi-dite, bakteri, direkt kord travması, distile su, kan, iskemi, konta-minantlar, direkt lokal anestezik toksisitesi, lokal anestezik koruyucuları, kazayla nöral toksinlerin enjeksiyonu yol açabilir. Travmanın derecesine göre me-ningeal reaksiyon, proliferasyon ve fıbrozise ilerleyebilir. Kronik dönem araknoidit olarak tanımlanır. Anestezi uygulaması ile bulguların ortaya çıkması arasında birkaç günden birkaç aya kadar değişen süre geçebilir. Bu zaman dilimi 1 yıldan fazla ise anestezi ile bağlantısı şüphelidir. Klinik bulgular aşamalıdır; ağrı, parestezi, duyu kaybı, motor güçsüzlük, paraliziye kadar ilerler. En çok medulla spinalisin lumbosakral bölgesi etkilenir, perineal duyu azalması, alt ekstremitede motor fonksiyon bozukluğu ve barsak-mesane fonksiyonlarında bozul-ma ile görülen tabloya kauda ekuina sehdrömü denmektedir.
G. Sırt ağrısı: İğne ile intraspinöz ligamanların travmatize olması ve paraspinöz kasların spazmı nedeniyle olabilir. Zor gerçekleştirilen ve çok denenen bloklarda daha sık rastlanır. Genellikle orta derecede ağrılıdır ve 2 haftaya kadar uzayabilir.
Tekniğe Bağlı Komplikasyonlar
A. Menenjit: Aseptik menenjit;
genellikle ilk 24 saat içinde meydana gelir ve ateş, ense sertliği, fotofobi görülür. Beyin omurilik sıvısının (BOS) mikroskobik incelemesinde, polimorfonükleer lökositler bulunur, BOS'nin bak-teriyel kültürlerinde üreme olmaz. Sadece semptomatik tedavi yeterlidir ve genellikle birkaç gün içinde iyileşir. Bakteriyel menenjitte en yaygın görülen mikroorganizmalar; stafilokok aureus, stafilokok epidermidis, koliform türler, psödomonas türleridir. BOS incelemesinde bol lökosit, azalmış glukoz, artmış protein bulunur. Uygulamadan 24-48 saat sonra ortaya çıkar.
B. Hematom: Epidural blokla 150000'de 1 olguda, spinal blokla 220000'de 1 olguda meydana gelir. Subaraknoid, subdural ve epidural aralıklarda kanama ve kanın birikmesi sonucu oluşur. Travma olmadan spontan olarak da meydana gelebilir. Klasjk di-yagnostik semptomu 24saatjçin-de, şiddetli bel ağrısından sonra alt ekstremitelerdeki güçsüzlüktür. Bu bulgular 4 gün sonrasına kadar gecikebilir. Tanı konduktan sonra 8 saat içinde cerrahi giri-şimle dekompresyon uyguIanmalıdır.
C. Epidural abse: İnsidansı epidural hematom gibidir. Epidural aralığa bakteriyemik kanın gelmesiyle oluştuğu düşünülmektedir. Sırt ve radiküler ağrıya neden olur. Ardından iskemi ve motor fonksiyon kaybı meydana gelir. İntravenöz antibiyotiklerle agre-siv tedavi uygulanmalıdır. Erken cerrahi müdahale gereklidir.
D. Nörolojik hasar: Yer kaplayan lezyon olmasa da spinal ve epidural anestezi sonrasında nörolojik hasar oluşabilir. 2000'de 1 olguda kalıcı lumbar-sakral radikü-lopati, 1000'de 1 olguda da geçici, sübjektif ve izole sensoryel defîsit meydana gelebilir. Spinal kord, kauda ekuina veya spinal sinir kökleri iğne ya da kateterlerle travmatize edilebilir ve lokal anestezik madde enjekte edilebilir. Parestezi olması bir risk faktörüdür. Rezolüsyon 4 aydan uzun bir sürede görülebilir.
Kronik adeziv araknoidit: Komplikasyonlann en önemlisi-dir. Kauda ekuina sendromu ile sonuçlanan kron'k adeziv araknoi-dite, bakteri, direkt kord travması, distile su, kan, iskemi, konta-minantlar, direkt lokal anestezik toksisitesi, lokal anestezik koruyucuları, kazayla nöral toksinlerin enjeksiyonu yol açabilir. Travmanın derecesine göre me-ningeal reaksiyon, proliferasyon ve fıbrozise ilerleyebilir. Kronik dönem araknoidit olarak tanımlanır. Anestezi uygulaması ile bulguların ortaya çıkması arasında birkaç günden birkaç aya kadar değişen süre geçebilir. Bu zaman dilimi 1 yıldan fazla ise anestezi ile bağlantısı şüphelidir. Klinik bulgular aşamalıdır; ağrı, parestezi, duyu kaybı, motor güçsüzlük, paraliziye kadar ilerler. En çok medulla spinalisin lumbosakral bölgesi etkilenir, perineal duyu azalması, alt ekstremitede motor fonksiyon bozukluğu ve barsak-mesane fonksiyonlarında bozul-ma ile görülen tabloya kauda ekuina sehdrömü denmektedir.
G. Sırt ağrısı: İğne ile intraspinöz ligamanların travmatize olması ve paraspinöz kasların spazmı nedeniyle olabilir. Zor gerçekleştirilen ve çok denenen bloklarda daha sık rastlanır. Genellikle orta derecede ağrılıdır ve 2 haftaya kadar uzayabilir.
Hipovolemik Sok Hakkinda Bilgiler
Hipovolemik Şok Hakkında Bilgiler
Hipovolemik şok; hipoperfüzyon bulguları olan bir hastada ilk düşünülen şok tipidir. Hipovolemi etyolojisine göre hemorajik ve nonhemorajik şok olarak ikiye ayrılır.
Hemorajik şok, damar dışına olan kan kaybı sonucu ortaya çıkar. Damar dışına kanama; travma sonrası intraab-dominal kanama (aort anevrizması, dalak, karaciğer rüptürü), intratorasik (akciğer, kalp, aorta veya vena kava gibi büyük damarların yaralanması sonucu olan kanamalar) veya yumuşak doku kanamaları, ameliyatlar sırasındaki cerrahi kanama, gebelikte veya gebelik sonrası dönemdeki vajinal kanamalar (plasenta previa, ablatio plesenta, uterus rüptürü), gastrointestinal sistem kanamaları (mide-duedonum ülser kanaması), plevral bölgeye veya peritoneal ka-viteye yerleştirilen tıbbi drenaj kateter-lerinden büyük volümde kan kaybı sonucu görülebilir.
Nonhemorajik hipovolemik şok ise; hem total vücut sıvı volümünün kaybı hem de intravasküler kompartmandan ekstravasküler kompartmana sıvı kaybı ile olabilir. Fazla miktarda volüm kaybı, kompanze edilmemiş gastrointestinal sistem kayıpları (yüksek drenajlı fistül-ler, uzamış kusma veya nazogastrik tüpten aspirasyonla olan sıvı kayıpları), fazla miktarda idrar kaybı (Diyabetes mellituslu hastalarda ketoasidoz koması veya Diyabetes insipitus tablosundaki hastalardaki aşırı idrar çıkarımı), terleme ve yüksek ateş ile sıvı kaybı, açık vücut kavitesinde (toraks ve abdomen) yapılan uzun süreli cerrahi girişimler veya yanık, pankreatit, ince barsak obs-trüksiyonu sonucu damarlardan serum veya sıvının damar dışına ve üçüncü boşluğa geçişi sonucu olur.
Hipovolemik şok, dolaşan volüm kaybının derecesine göre 4 sınıfa ayrılır. Burada dikkate alınması gereken, herhangi bir klinik bulgu olmasa bile anlamlı miktarda kan volümünün kaybedilmiş olabileceğidir.
Şoka giren hastadaki bulguları değerlendirebilmek, yapılan tedaviden ne derecede yararlandığını anlayabilmek ve prognozu tayin edebilmek için şok fizyopatolojisinin iyi bilinmesi gereklidir. Damar yatağını dolduran kan veya hücreler arası sıvının kaybı sonucu volüm kaybedildikçe, kardiyak debiyi ve kan basıncını korumak için kardiyovas-küler sistem koruyucu mekanizmaları devreye girer. Kardiyovasküler sistemde sempatik sinir sistemi aracılığıyla iki temel cevap gelişir. Bunlar, kalp hızında ve periferik vazokonstrüksiyonda artmadır. Şokta organizmanın ilk amacı, arter sisteminde azalmış olan volümti yerine koymak ve hayati önemi olan kalp ile beyne yeterli kanı göndermektir. Arter sistemini dolduran kan hacmi azaldığında torasik aorta çeperindeki baroreseptörler ve glomus karotikum-daki pressöreseptörler uyarılır. Baroreseptörler, hipofiz arka lobundan antidi-üretik hormon (ADH)'un yapımını ve salgılanmasını uyarır. ADH'da suyun distal renal tubuluslardan reabsorbsiyo-nunu artırarak daha fazla suyun organizma içinde kalmasını sağlar. Pressöreseptörler ise, böbrek üstü medullasını uyararak kana katekolaminlerin (adrenalin ve noradrenalin) salınımına neden olurlar. Katekolaminler, kalp kasının kasılma yeteneğini ve kalbin atım sayısını artırırak kalp debisinin artmasını sağlarlar. Aynı zamanda koroner ve se-rebral damarlardaki direnci de düşürdüklerinden, bu organların daha çok kan almalarını sağlarlar. Katekolaminler, organizmadaki kalp ve beyin dokusu dışındaki bütün arteriyollerde daralma yapar. Bunun sonucu olarak da arteriyel kan basıncı artar.
Hipovolemik şoka böbreğin cevabı dramatiktir. Hipovolemik şokta böbreğe gelen kan akımı hızla azalır. Kan akı-mındaki bu azalma ile glomerüler filt-rasyon basıncı, filtrasyon için gereken seviyelerin altına iner. Böbrek yüksek metabolik hıza sahiptir ve metabolizmasını sürdürebilmesi için belirli bir kan akımına ihtiyaç duyar. Bu nedenle uzun süre devam eden bir hipotansiyon durumunda böbrek tubullerinde nekroz meydana gelir. Aynı zamanda böbreğe gelen kan akımı azalınca, sempatik sistem uyarılır ve böbrekten renin salgılanır. Renin, anjiotensinojen Il'yi kuvvetli bir vazokonstrüktör olan anjiotensin H'ye dönüştürür. Anjiotensin II ile arteriyol-lerdeki daralma daha da artar. Anjiotensin II ayrıca aldosteron ve ADH şahmını ile renal prostaglandin üretimini uyarır. Bunların sonucunda, dolaşımdaki volüm eksikliğini replase etmek için tuz ve suyun tubuler reabsorbsiyonu artar, glomerüler filtrasyon hızı dolayısıyla idrar miktarı azalır. Vücut sıvı kaybı azaltılmış olur.
Arteriyollerdeki daralma devam e-derse, daralma sonucu kan akımının ya-vaşlamasıyla eritrositler birbirine yapışmaya başlar ve damar içinde yaygın pıhtılar oluşur. Yaygın damar içi pıhtılaşmanın hakim olması ile ince arterler ile beslenen bölgelere kan akımı durur. Bu bölgelere gidemeyen kan, açılan ar-teriyo-venöz santiar ile hücrelere ulaşmadan doğrudan venöz dolaşıma karışır. Yaşamak için gerekli oksijen ve besin maddelerini kandan alan hücre, gelen kan akımının kesilmesini takiben yaşamını devam ettirme çabasına girer. Bu amaçla önceden depoladığı enerjiyi kullanır. Depolanmış enerji çok kısa sürede tükenir. Normal şartlarda hücre içi olaylarda oksijen kullanılır. Eğer kan akımının kesilmesiyle hücreye oksijen gelişi yoksa bu kez oksijensiz metabolizmalar devreye girer. Bu mekanizmaların enerji elde etmek ve hücre faaliyetlerini sürdürmek için çalışması sonucu hücre içinde asit ürünlerin seviyesi artmaya başlar. Oluşan bu asitler ile damar içi pıhtı oluşumu daha da artar. Aynı zamanda ortamda asit ürünler arttığından kanda asidoz meydana gelir. Kan pH'sı düşmeye başlar.
Organizma solunum yoluyla C02 atılımını artırarak asidozu azaltmaya çalışır (hastanın solunum sayısı ve derinliği artar). Solunumun da devreye girmesi sonucu solunumsal alkaloz eklenir. Tüm bunların sonunda, olaylar artık yardım edilmesi ve geri dönülmesi mümkün olmayan bir noktaya varır, hücre ve dolayısıyla organizmanın yaşamı sona erer.
Klinik
Hipovoleminin başlaması ile dokunun ölümü arasında yer alan fizyopato-lojik değişikliklerin her safhası klinik ve laboratuar yöntemlerle ortaya konabilir. Olayın başlangıcında arteriyel kan basıncında hafif düşme olur. Pressöre-septörlerin uyarılıp, sempatoadrenal ak-tivitenin artması ile katekolaminler salgılanır ve düşmüş olan kan basıncı normal seviyeye getirilir. Özellikle kardi-yovasküler sistemi sağlam olan gençlerde arter kan basıncı uzun süre normal sınırlarda kalabilir. Yaşlı ve atero-sklerozlu hastalarda ise hipotansiyon daha belirgindir. Nabız sayısı ile kesin bir kanıya varmak ise oldukça güçtür. Başlangıçta yüksek olabilen nabız sayısı, katekolaminlerin kalp üzerine etkileri ile kalp atım hacmini artırmaları sonucu normal sınırlara dönebilir. Hipo-volemi artık geri dönülmez aşamaya geldiğinde ise bradikardi gelişir.
Ortostatik kan basıncı testi, hipovo-lemik şok tanısında yardımcıdır. Normalde sağlıklı bir kişi supin pozisyondan oturur pozisyona getirildiğinde kan basıncında 10 mmHg'dan daha az bir düşüş meydana gelir. Ancak hipovolemi varlığında kan basıncı 10 mmHg'dan daha fazla düşer ve basınç kısa süre içinde normal değerlerine dönemez. Oturtma testi (Tilt testi) olarak da bilinen bu test şüpheli durumlarda mutlaka uygulanmalıdır.
Hipovolemik şoktaki hastada saptanan fizik bulgular, santral sinir sisteminin uyarılması sonucu ter bezlerinin ak-tivasyonu ve periferal hipoperfüzyon-dan kaynaklanır. Katekolaminler öncelikle deri ve kasların arteriyollerini etkilediğinden hastanın derisi solgun ve soğuktur. Sempatik sistemin uyarılmasının ter bezlerine etkisi ile terleme ve deride ıslak bir görünüm, pupillalara etkisi ile ise midriyazis ortaya çıkar.
Hastaların İzlenmesi ve Değerlendirilmesi
Hipovolemik şokta tedavinin ana amacı; şoka sebep olan olayın ortadan kaldırılması, dolaşan kan hacminin yeterli düzeye getirilmesi ve hücre düzeyinde etkili bir dolaşımın sağlanmasıdır. Dolaşan kan hacmi ve hücre seviyesindeki dolaşım yetersizliği ya da yeterliliği ancak çeşitli parametrelerin devamlı olarak kontrol edilmesi ile anlaşılabilir. Bu amaçla şokta takip edilmesi gereken parametreler şunlardır:
nabız sayısı
saatlik idrar miktarı
arteriyel kan basıncı
kandaki oksijen ve karbondioksit parsiyel basınçları
hematokrit
kan pH'sı
eritrosit sayısı
kan laktik asit düzeyi
hemoglobin düzeyi
kan pirüvik asit düzeyi
santral venöz basınç
kalp debisi
Bu parametrelerin kısa aralıklarla ölçülmesi hem hastanın içinde bulunduğu durum hem de tedavinin etkinliği hakkında bilgi verir. Ancak, bütün bu kontrol yöntemlerini her zaman ve her yerde uygulama imkanı olmayabilir. Böyle durumlarda arteriyel kan basıncı, nabız sayısı, santral venöz basınç ve saatlik idrar miktarı izlenir. Gerekli sıvının verilmesinden sonra arteriyel kan basıncı, nabız sayısı ve santral venöz basınç normal sınırlara gelmeli, saatlik idrar miktarı 30 ml'nin üzerine çıkmalıdır.
Eğer tedaviye rağmen bu parametrelerde düzelme olmuyorsa, şoka neden olan başka etyolojik faktörler düşünülmelidir.
Tedavi
Tedavi hipovolemi nedenine göre değişir. Eğer sebep açık bir kanama veya travma ise hasta hızla değerlendirilmeli ve gerekli önlemler alınmalıdır. Öncelikle yapılması gerekenler arasında en önemli işlem, hastanın havayolunu açık tutmaktır. Ağız kan, kusmuk, sek-resyon ya da yabancı cisimler ile dolu ise hemen temizlenmeli, gerekli ise havayolu yerleştirilmeli veya endotrakeal entübasyon yapılmalıdır. Bazen solunum desteği için mekanik ventilasyon da gerekebilir.
Damar açıklığını sağlamak ve hızlı sıvı resüsitasyonu yapabilmek için en az iki büyük intravenöz kateter yerleştirilmelidir. Hasta ile ilk karşılaşıldığında santral venöz kateter veya pulmoner arter kateteri yerleştirmekle zaman kaybedilmemelidir. Öncelikle hastanın damar yolu açıklığını sağlayabilmek için daha kolay yapılabilen periferik damar yolu açılmalıdır. Daha sonra santral ve pulmoner arter kateteri yerleştirilerek hastanın takibinde kullanılır.
Hastanın değerlendirilmesi sırasında bir yandan da sıvı ve kan kaybı nedenleri araştırılmalıdır. Büyük bir damar yaralanması ve buradan görünen bir kanama varsa, turnike konmalı ya da damar üzerine tamponlu bası yapılarak en yakın cerrahi merkeze hastanın nakli sağlanmalıdır.
Kanamadan dolayı olan hipovolemik şokta tedavinin özü, kaybı gidermek ve hastanın kaybettiği kanı yerine koymaktır. Ne kadar kan kaybı söz konusu olduğunu ölçemediğimiz zaman (ameliyathanede aspiratör veya drenlerin takibi dışında), hastanın klinik görünüşü çok önem kazanır. Derinin rengi ve sıcaklığı, nabzın özellikleri, arter basıncının ne kadar değiştiği zaten görülür. Bunların yanında iki esaslı yol göstericimiz vardır; idrar miktarı ve santral ve-nöz basınç. Saatlik idrar miktarı, hastanın sıvı durumunu yansıtır. Normal idrar miktarı 1 mL/kg sa-1'dir. İdrar miktarı 0.5 mLkg"'st'''in altına düşmüşse (erişkinde yaklaşık 30 mLsa-1) yetersiz sayılır. Santral venöz basınç, hastanın takibinde önemli olmasına rağmen kan hacmi ile orantılı değildir. Santral venöz basınca bakarak doku perfuzyonu-nun yeterli ya da yetersiz olduğunu anlayamayız. Normalde 10 cmH20 düzeyinde olan bu basınç, hemorajik şokta sıfıra yaklaşır.
Hipovolemik şok; hipoperfüzyon bulguları olan bir hastada ilk düşünülen şok tipidir. Hipovolemi etyolojisine göre hemorajik ve nonhemorajik şok olarak ikiye ayrılır.
Hemorajik şok, damar dışına olan kan kaybı sonucu ortaya çıkar. Damar dışına kanama; travma sonrası intraab-dominal kanama (aort anevrizması, dalak, karaciğer rüptürü), intratorasik (akciğer, kalp, aorta veya vena kava gibi büyük damarların yaralanması sonucu olan kanamalar) veya yumuşak doku kanamaları, ameliyatlar sırasındaki cerrahi kanama, gebelikte veya gebelik sonrası dönemdeki vajinal kanamalar (plasenta previa, ablatio plesenta, uterus rüptürü), gastrointestinal sistem kanamaları (mide-duedonum ülser kanaması), plevral bölgeye veya peritoneal ka-viteye yerleştirilen tıbbi drenaj kateter-lerinden büyük volümde kan kaybı sonucu görülebilir.
Nonhemorajik hipovolemik şok ise; hem total vücut sıvı volümünün kaybı hem de intravasküler kompartmandan ekstravasküler kompartmana sıvı kaybı ile olabilir. Fazla miktarda volüm kaybı, kompanze edilmemiş gastrointestinal sistem kayıpları (yüksek drenajlı fistül-ler, uzamış kusma veya nazogastrik tüpten aspirasyonla olan sıvı kayıpları), fazla miktarda idrar kaybı (Diyabetes mellituslu hastalarda ketoasidoz koması veya Diyabetes insipitus tablosundaki hastalardaki aşırı idrar çıkarımı), terleme ve yüksek ateş ile sıvı kaybı, açık vücut kavitesinde (toraks ve abdomen) yapılan uzun süreli cerrahi girişimler veya yanık, pankreatit, ince barsak obs-trüksiyonu sonucu damarlardan serum veya sıvının damar dışına ve üçüncü boşluğa geçişi sonucu olur.
Hipovolemik şok, dolaşan volüm kaybının derecesine göre 4 sınıfa ayrılır. Burada dikkate alınması gereken, herhangi bir klinik bulgu olmasa bile anlamlı miktarda kan volümünün kaybedilmiş olabileceğidir.
Şoka giren hastadaki bulguları değerlendirebilmek, yapılan tedaviden ne derecede yararlandığını anlayabilmek ve prognozu tayin edebilmek için şok fizyopatolojisinin iyi bilinmesi gereklidir. Damar yatağını dolduran kan veya hücreler arası sıvının kaybı sonucu volüm kaybedildikçe, kardiyak debiyi ve kan basıncını korumak için kardiyovas-küler sistem koruyucu mekanizmaları devreye girer. Kardiyovasküler sistemde sempatik sinir sistemi aracılığıyla iki temel cevap gelişir. Bunlar, kalp hızında ve periferik vazokonstrüksiyonda artmadır. Şokta organizmanın ilk amacı, arter sisteminde azalmış olan volümti yerine koymak ve hayati önemi olan kalp ile beyne yeterli kanı göndermektir. Arter sistemini dolduran kan hacmi azaldığında torasik aorta çeperindeki baroreseptörler ve glomus karotikum-daki pressöreseptörler uyarılır. Baroreseptörler, hipofiz arka lobundan antidi-üretik hormon (ADH)'un yapımını ve salgılanmasını uyarır. ADH'da suyun distal renal tubuluslardan reabsorbsiyo-nunu artırarak daha fazla suyun organizma içinde kalmasını sağlar. Pressöreseptörler ise, böbrek üstü medullasını uyararak kana katekolaminlerin (adrenalin ve noradrenalin) salınımına neden olurlar. Katekolaminler, kalp kasının kasılma yeteneğini ve kalbin atım sayısını artırırak kalp debisinin artmasını sağlarlar. Aynı zamanda koroner ve se-rebral damarlardaki direnci de düşürdüklerinden, bu organların daha çok kan almalarını sağlarlar. Katekolaminler, organizmadaki kalp ve beyin dokusu dışındaki bütün arteriyollerde daralma yapar. Bunun sonucu olarak da arteriyel kan basıncı artar.
Hipovolemik şoka böbreğin cevabı dramatiktir. Hipovolemik şokta böbreğe gelen kan akımı hızla azalır. Kan akı-mındaki bu azalma ile glomerüler filt-rasyon basıncı, filtrasyon için gereken seviyelerin altına iner. Böbrek yüksek metabolik hıza sahiptir ve metabolizmasını sürdürebilmesi için belirli bir kan akımına ihtiyaç duyar. Bu nedenle uzun süre devam eden bir hipotansiyon durumunda böbrek tubullerinde nekroz meydana gelir. Aynı zamanda böbreğe gelen kan akımı azalınca, sempatik sistem uyarılır ve böbrekten renin salgılanır. Renin, anjiotensinojen Il'yi kuvvetli bir vazokonstrüktör olan anjiotensin H'ye dönüştürür. Anjiotensin II ile arteriyol-lerdeki daralma daha da artar. Anjiotensin II ayrıca aldosteron ve ADH şahmını ile renal prostaglandin üretimini uyarır. Bunların sonucunda, dolaşımdaki volüm eksikliğini replase etmek için tuz ve suyun tubuler reabsorbsiyonu artar, glomerüler filtrasyon hızı dolayısıyla idrar miktarı azalır. Vücut sıvı kaybı azaltılmış olur.
Arteriyollerdeki daralma devam e-derse, daralma sonucu kan akımının ya-vaşlamasıyla eritrositler birbirine yapışmaya başlar ve damar içinde yaygın pıhtılar oluşur. Yaygın damar içi pıhtılaşmanın hakim olması ile ince arterler ile beslenen bölgelere kan akımı durur. Bu bölgelere gidemeyen kan, açılan ar-teriyo-venöz santiar ile hücrelere ulaşmadan doğrudan venöz dolaşıma karışır. Yaşamak için gerekli oksijen ve besin maddelerini kandan alan hücre, gelen kan akımının kesilmesini takiben yaşamını devam ettirme çabasına girer. Bu amaçla önceden depoladığı enerjiyi kullanır. Depolanmış enerji çok kısa sürede tükenir. Normal şartlarda hücre içi olaylarda oksijen kullanılır. Eğer kan akımının kesilmesiyle hücreye oksijen gelişi yoksa bu kez oksijensiz metabolizmalar devreye girer. Bu mekanizmaların enerji elde etmek ve hücre faaliyetlerini sürdürmek için çalışması sonucu hücre içinde asit ürünlerin seviyesi artmaya başlar. Oluşan bu asitler ile damar içi pıhtı oluşumu daha da artar. Aynı zamanda ortamda asit ürünler arttığından kanda asidoz meydana gelir. Kan pH'sı düşmeye başlar.
Organizma solunum yoluyla C02 atılımını artırarak asidozu azaltmaya çalışır (hastanın solunum sayısı ve derinliği artar). Solunumun da devreye girmesi sonucu solunumsal alkaloz eklenir. Tüm bunların sonunda, olaylar artık yardım edilmesi ve geri dönülmesi mümkün olmayan bir noktaya varır, hücre ve dolayısıyla organizmanın yaşamı sona erer.
Klinik
Hipovoleminin başlaması ile dokunun ölümü arasında yer alan fizyopato-lojik değişikliklerin her safhası klinik ve laboratuar yöntemlerle ortaya konabilir. Olayın başlangıcında arteriyel kan basıncında hafif düşme olur. Pressöre-septörlerin uyarılıp, sempatoadrenal ak-tivitenin artması ile katekolaminler salgılanır ve düşmüş olan kan basıncı normal seviyeye getirilir. Özellikle kardi-yovasküler sistemi sağlam olan gençlerde arter kan basıncı uzun süre normal sınırlarda kalabilir. Yaşlı ve atero-sklerozlu hastalarda ise hipotansiyon daha belirgindir. Nabız sayısı ile kesin bir kanıya varmak ise oldukça güçtür. Başlangıçta yüksek olabilen nabız sayısı, katekolaminlerin kalp üzerine etkileri ile kalp atım hacmini artırmaları sonucu normal sınırlara dönebilir. Hipo-volemi artık geri dönülmez aşamaya geldiğinde ise bradikardi gelişir.
Ortostatik kan basıncı testi, hipovo-lemik şok tanısında yardımcıdır. Normalde sağlıklı bir kişi supin pozisyondan oturur pozisyona getirildiğinde kan basıncında 10 mmHg'dan daha az bir düşüş meydana gelir. Ancak hipovolemi varlığında kan basıncı 10 mmHg'dan daha fazla düşer ve basınç kısa süre içinde normal değerlerine dönemez. Oturtma testi (Tilt testi) olarak da bilinen bu test şüpheli durumlarda mutlaka uygulanmalıdır.
Hipovolemik şoktaki hastada saptanan fizik bulgular, santral sinir sisteminin uyarılması sonucu ter bezlerinin ak-tivasyonu ve periferal hipoperfüzyon-dan kaynaklanır. Katekolaminler öncelikle deri ve kasların arteriyollerini etkilediğinden hastanın derisi solgun ve soğuktur. Sempatik sistemin uyarılmasının ter bezlerine etkisi ile terleme ve deride ıslak bir görünüm, pupillalara etkisi ile ise midriyazis ortaya çıkar.
Hastaların İzlenmesi ve Değerlendirilmesi
Hipovolemik şokta tedavinin ana amacı; şoka sebep olan olayın ortadan kaldırılması, dolaşan kan hacminin yeterli düzeye getirilmesi ve hücre düzeyinde etkili bir dolaşımın sağlanmasıdır. Dolaşan kan hacmi ve hücre seviyesindeki dolaşım yetersizliği ya da yeterliliği ancak çeşitli parametrelerin devamlı olarak kontrol edilmesi ile anlaşılabilir. Bu amaçla şokta takip edilmesi gereken parametreler şunlardır:
nabız sayısı
saatlik idrar miktarı
arteriyel kan basıncı
kandaki oksijen ve karbondioksit parsiyel basınçları
hematokrit
kan pH'sı
eritrosit sayısı
kan laktik asit düzeyi
hemoglobin düzeyi
kan pirüvik asit düzeyi
santral venöz basınç
kalp debisi
Bu parametrelerin kısa aralıklarla ölçülmesi hem hastanın içinde bulunduğu durum hem de tedavinin etkinliği hakkında bilgi verir. Ancak, bütün bu kontrol yöntemlerini her zaman ve her yerde uygulama imkanı olmayabilir. Böyle durumlarda arteriyel kan basıncı, nabız sayısı, santral venöz basınç ve saatlik idrar miktarı izlenir. Gerekli sıvının verilmesinden sonra arteriyel kan basıncı, nabız sayısı ve santral venöz basınç normal sınırlara gelmeli, saatlik idrar miktarı 30 ml'nin üzerine çıkmalıdır.
Eğer tedaviye rağmen bu parametrelerde düzelme olmuyorsa, şoka neden olan başka etyolojik faktörler düşünülmelidir.
Tedavi
Tedavi hipovolemi nedenine göre değişir. Eğer sebep açık bir kanama veya travma ise hasta hızla değerlendirilmeli ve gerekli önlemler alınmalıdır. Öncelikle yapılması gerekenler arasında en önemli işlem, hastanın havayolunu açık tutmaktır. Ağız kan, kusmuk, sek-resyon ya da yabancı cisimler ile dolu ise hemen temizlenmeli, gerekli ise havayolu yerleştirilmeli veya endotrakeal entübasyon yapılmalıdır. Bazen solunum desteği için mekanik ventilasyon da gerekebilir.
Damar açıklığını sağlamak ve hızlı sıvı resüsitasyonu yapabilmek için en az iki büyük intravenöz kateter yerleştirilmelidir. Hasta ile ilk karşılaşıldığında santral venöz kateter veya pulmoner arter kateteri yerleştirmekle zaman kaybedilmemelidir. Öncelikle hastanın damar yolu açıklığını sağlayabilmek için daha kolay yapılabilen periferik damar yolu açılmalıdır. Daha sonra santral ve pulmoner arter kateteri yerleştirilerek hastanın takibinde kullanılır.
Hastanın değerlendirilmesi sırasında bir yandan da sıvı ve kan kaybı nedenleri araştırılmalıdır. Büyük bir damar yaralanması ve buradan görünen bir kanama varsa, turnike konmalı ya da damar üzerine tamponlu bası yapılarak en yakın cerrahi merkeze hastanın nakli sağlanmalıdır.
Kanamadan dolayı olan hipovolemik şokta tedavinin özü, kaybı gidermek ve hastanın kaybettiği kanı yerine koymaktır. Ne kadar kan kaybı söz konusu olduğunu ölçemediğimiz zaman (ameliyathanede aspiratör veya drenlerin takibi dışında), hastanın klinik görünüşü çok önem kazanır. Derinin rengi ve sıcaklığı, nabzın özellikleri, arter basıncının ne kadar değiştiği zaten görülür. Bunların yanında iki esaslı yol göstericimiz vardır; idrar miktarı ve santral ve-nöz basınç. Saatlik idrar miktarı, hastanın sıvı durumunu yansıtır. Normal idrar miktarı 1 mL/kg sa-1'dir. İdrar miktarı 0.5 mLkg"'st'''in altına düşmüşse (erişkinde yaklaşık 30 mLsa-1) yetersiz sayılır. Santral venöz basınç, hastanın takibinde önemli olmasına rağmen kan hacmi ile orantılı değildir. Santral venöz basınca bakarak doku perfuzyonu-nun yeterli ya da yetersiz olduğunu anlayamayız. Normalde 10 cmH20 düzeyinde olan bu basınç, hemorajik şokta sıfıra yaklaşır.
Cocuklarda Uyku ve Okul İliskisi
Çocuklarda Uyku ve Okul İliskisi
İlkokula başlamak çocuğun uykularını etkiler mi?
Çocuğun ilkokula başlamadan önce bir anaokulu deneyimi olsa bile ilkokula başlama çocuğun hayatında bir başka önemli ve büyük adımdır. Çünkü ilkokula başlamak büyümek, gerçek anlamda okullu olmak anlamına gelir. Bu da beraberinde çocuk için farklı beklentileri doğurur. İlginçtir ki, çocuğun ve çevresindekilerin 'büyüme' beklentisinin tam aksine okula başladığı dönemde çocuk aslında yeniden bir bebek kadar kırılgan ve hassastır.
Çocuğun ilkokula başladığında hissettiği korkular, kaybolma duygusu, hiç kimseyi tanımıyor olmasının yarattığı kaygı aslında tüm eğitim yaşamı boyunca her yeni sınıf ya da okula başlandığında yeniden yaşanır. Ancak bu türden duyguların en açık ve acıtıcı bir şekilde hissedildiği dönem ilkokul dönemidir. Bu önemli süreçte çocuğun uyku düzeninin bozulması beklenen bir gelişmedir.
Gizlilik anlamına gelen ve 'latency' adı verilen bu dönem, adından da anlaşılacağı gibi dürtülerin bastırılarak görece bir dengenin hâkim olduğu dönemdir. Böylesi bir denge de öğrenmeyi kolaylaştırır. Erikson (1965) 'latency' dönemini 'endüstri çağı' olarak adlandırıp kognitif (bilişsel) ve entellektüel kapasitenin önemli ölçüde 'latency' döneminde geliştiğinden söz eder. Çocuğun öğrenmesine de izin veren bu bir tür dinginlik hali aslında bu döneme özgü olarak geliştirilen savunma mekanizmalarından kaynaklanmaktadır.
Bundan bir süre önce bana sekiz yaşında bir kız çocuğu olan L. okulda konsantre olamadığı, sürekli olarak bilinçli bir şekilde arkadaşlarının saçını çekip, onlara kalem batırarak onları rahatsız ettiği ve konuştuğu için getirilmişti. Anneden eşinin bir süre önce onları terk ettiğini, L.'nin de bu duruma çok kızıp, üzüldüğünü öğrendim. L.'yi doğal olarak bu durum çok etkilemiş, sürekli bu durumla meşgul olduğu için de derslerine yoğunlaşamaz hale gelmişti. Dolayısıyla da sınıf arkadaşlarının konsantre olmasına engel olması, bilinçdışı olarak arkadaşlarına kendisinin içinde olduğu durumunun nasıl bir şey olduğunu deneyimletmiş oluyordu. Kendisine acı veren duygular, onu meşgul eden düşünceler de bu yolla ifade bulmuş oluyordu Aldığı psikolojik destek onun duygularının farkına vararak duygularını yapıcı bir şekilde ifade etmesini sağladı. Aile yaşantısının öğrenmenin önüne duygusal bir blok kurmasını önlenmiş oldu.
Bu dönemin dengeli bir şekilde sorunsuz geçirilmesi, arkasından gelecek olan ergenlik döneminin daha az yıkıcı ve daha az çalkantılı geçmesine olanak verir.
İlkokula başlamak çocuğun uykularını etkiler mi?
Çocuğun ilkokula başlamadan önce bir anaokulu deneyimi olsa bile ilkokula başlama çocuğun hayatında bir başka önemli ve büyük adımdır. Çünkü ilkokula başlamak büyümek, gerçek anlamda okullu olmak anlamına gelir. Bu da beraberinde çocuk için farklı beklentileri doğurur. İlginçtir ki, çocuğun ve çevresindekilerin 'büyüme' beklentisinin tam aksine okula başladığı dönemde çocuk aslında yeniden bir bebek kadar kırılgan ve hassastır.
Çocuğun ilkokula başladığında hissettiği korkular, kaybolma duygusu, hiç kimseyi tanımıyor olmasının yarattığı kaygı aslında tüm eğitim yaşamı boyunca her yeni sınıf ya da okula başlandığında yeniden yaşanır. Ancak bu türden duyguların en açık ve acıtıcı bir şekilde hissedildiği dönem ilkokul dönemidir. Bu önemli süreçte çocuğun uyku düzeninin bozulması beklenen bir gelişmedir.
Gizlilik anlamına gelen ve 'latency' adı verilen bu dönem, adından da anlaşılacağı gibi dürtülerin bastırılarak görece bir dengenin hâkim olduğu dönemdir. Böylesi bir denge de öğrenmeyi kolaylaştırır. Erikson (1965) 'latency' dönemini 'endüstri çağı' olarak adlandırıp kognitif (bilişsel) ve entellektüel kapasitenin önemli ölçüde 'latency' döneminde geliştiğinden söz eder. Çocuğun öğrenmesine de izin veren bu bir tür dinginlik hali aslında bu döneme özgü olarak geliştirilen savunma mekanizmalarından kaynaklanmaktadır.
Bundan bir süre önce bana sekiz yaşında bir kız çocuğu olan L. okulda konsantre olamadığı, sürekli olarak bilinçli bir şekilde arkadaşlarının saçını çekip, onlara kalem batırarak onları rahatsız ettiği ve konuştuğu için getirilmişti. Anneden eşinin bir süre önce onları terk ettiğini, L.'nin de bu duruma çok kızıp, üzüldüğünü öğrendim. L.'yi doğal olarak bu durum çok etkilemiş, sürekli bu durumla meşgul olduğu için de derslerine yoğunlaşamaz hale gelmişti. Dolayısıyla da sınıf arkadaşlarının konsantre olmasına engel olması, bilinçdışı olarak arkadaşlarına kendisinin içinde olduğu durumunun nasıl bir şey olduğunu deneyimletmiş oluyordu. Kendisine acı veren duygular, onu meşgul eden düşünceler de bu yolla ifade bulmuş oluyordu Aldığı psikolojik destek onun duygularının farkına vararak duygularını yapıcı bir şekilde ifade etmesini sağladı. Aile yaşantısının öğrenmenin önüne duygusal bir blok kurmasını önlenmiş oldu.
Bu dönemin dengeli bir şekilde sorunsuz geçirilmesi, arkasından gelecek olan ergenlik döneminin daha az yıkıcı ve daha az çalkantılı geçmesine olanak verir.
6 Temmuz 2010 Salı
Cocuklarda Parmak Emme
Çocuklarda Parmak Emme
Uyumadan önce çocuklar neden parmak emerler?
Çocukların uykuya dalmak için parmak emmeleri uyumak için kendi kendilerine geliştirdikleri çok yaygın bir yöntemdir. Parmak emme davranışı çocuklarda genellikle sıkıldıklarında, televizyon seyretme gibi bir aktiviteye daldıklarında ya da uyku öncesi görülür.
Parmak emme davranışı çocuklarda çok erken yaşta emme gereksinimlerini karşılamak için ortaya çıkar. Parmak emen çocukların hem uykuya dalmaları, hem de uyandıklarında yeniden uykuya dönmeleri parmak emmeyen çocuklara göre daha kolay olur. Yapılan araştırmalar bebeklerin %94'ünün parmak emmeye bir yaşlarına ulaşmadan son verdiklerini göstermektedir. Yine yapılan araştırmalar parmak emme davranışının 4-5 yaşlarından sonra devam etmediği sürece dişler ve tene yapısında kalıcı bir zarar vermediğini ortaya koymaktadır.
Parmak emme davranışı çocuğu rahatlatan bir davranıştır. Davranışın en çok, çocuk yorgun olduğunda, sıkıldığında ya da uyumadan önce ortaya çıkması da bunun en açık göstergesidir.
Parmak emme davranışının uzun süre devam ettiği çocuklarla yapılan bir araştırma bu çocukların ortak özelliklerinin parmak emmeye başladıkları yıllarda anne babaları tarafından sıkça uyarıldıklarını, hatta aralarında bu nedenden ötürü sorun yaşadıklarını göstermektedir. Burada çarpıcı olan, anne babalar istenmeyen davranışı ortadan kaldırmak için çocuklarının üzerlerine gittiklerinde aslında farkında olmadan söz konusu
davranışı pekiştirdikleri gerçeğidir. Anne babaların uygulayacakları baskı, dav-ranısın çocuk tarafından daha çok benimsenmesine neden olur. Anne babanın baskı uygulamadığı zamanlarda çocuk davranışı üzerinde daha çok kontrol sahibi olur, dolayısıyla da kendisini kontrol etmesi kolay olur.
Çocuk parmağını emdiğinde yapılabilecek en etkili şey, çocuğun dikkatini dağıtarak her iki elini de kullanmasını gerektiren bir eylem yaratmaktır. Çocuklar için özellikle diş hekimi ya da doktorundan duyacağı, artık büyüdüğü için bu davranışına son vermesi gerektiği uyarısı da pek çok çocuk için etkili olan yöntemlerdendir. Eğer çocuğun kendisi de bu davranışından rahatsızsa ve o da bu davranışa bir son vermek istiyorsa anne babanın çocuklarını parmak emerken gördüklerinde çocuklarını uyarmaları çocuğun kendisini fark etmesine, davranışı durdurmasına yardım eder. Ancak eğer çocuk davranışı bırakması gerektiğinin bilincinde değilse, anne babasının yapacağı uyarı ve baskılar çocuğu daha da rahatsız edeceğinden, kendisini rahatlatmak için daha çok emmeye teşvik edecektir. Anne babaların başvurabilecekleri, bazı çocuklarda oldukça etkili olan yöntem, parmaklara sirke gibi tadı hoş olmayan şeylerin sürümesidir. Böylece yatıştırıcı olan parmak hoş olmayan tadından sonra itici gelecektir.
Erken yaşlarda söz konusu olan parmak emme davranışının her zaman kaygı ya da duygusal bir sorundan kaynaklandığını düşünmemek gerekir. Eğer çocuğun yaşı büyükse, parmak emme davranışının altında duygusal bir problem olabileceğini düşünmek gerekir. Anne babaların çocuklarıyla geçirdikleri zamanı mümkün olduğunca nitelikli geçirmeleri, çocukları ile birlikte olmaktan keyif aldıklarının mesajını çocuklarına vermeleri, çokça sarılıp ten temasının olduğu oyunlar oynamaları çocuğu daha aktif ve duygusal olarak da daha rahat yapacaktır.
Uyumadan önce çocuklar neden parmak emerler?
Çocukların uykuya dalmak için parmak emmeleri uyumak için kendi kendilerine geliştirdikleri çok yaygın bir yöntemdir. Parmak emme davranışı çocuklarda genellikle sıkıldıklarında, televizyon seyretme gibi bir aktiviteye daldıklarında ya da uyku öncesi görülür.
Parmak emme davranışı çocuklarda çok erken yaşta emme gereksinimlerini karşılamak için ortaya çıkar. Parmak emen çocukların hem uykuya dalmaları, hem de uyandıklarında yeniden uykuya dönmeleri parmak emmeyen çocuklara göre daha kolay olur. Yapılan araştırmalar bebeklerin %94'ünün parmak emmeye bir yaşlarına ulaşmadan son verdiklerini göstermektedir. Yine yapılan araştırmalar parmak emme davranışının 4-5 yaşlarından sonra devam etmediği sürece dişler ve tene yapısında kalıcı bir zarar vermediğini ortaya koymaktadır.
Parmak emme davranışı çocuğu rahatlatan bir davranıştır. Davranışın en çok, çocuk yorgun olduğunda, sıkıldığında ya da uyumadan önce ortaya çıkması da bunun en açık göstergesidir.
Parmak emme davranışının uzun süre devam ettiği çocuklarla yapılan bir araştırma bu çocukların ortak özelliklerinin parmak emmeye başladıkları yıllarda anne babaları tarafından sıkça uyarıldıklarını, hatta aralarında bu nedenden ötürü sorun yaşadıklarını göstermektedir. Burada çarpıcı olan, anne babalar istenmeyen davranışı ortadan kaldırmak için çocuklarının üzerlerine gittiklerinde aslında farkında olmadan söz konusu
davranışı pekiştirdikleri gerçeğidir. Anne babaların uygulayacakları baskı, dav-ranısın çocuk tarafından daha çok benimsenmesine neden olur. Anne babanın baskı uygulamadığı zamanlarda çocuk davranışı üzerinde daha çok kontrol sahibi olur, dolayısıyla da kendisini kontrol etmesi kolay olur.
Çocuk parmağını emdiğinde yapılabilecek en etkili şey, çocuğun dikkatini dağıtarak her iki elini de kullanmasını gerektiren bir eylem yaratmaktır. Çocuklar için özellikle diş hekimi ya da doktorundan duyacağı, artık büyüdüğü için bu davranışına son vermesi gerektiği uyarısı da pek çok çocuk için etkili olan yöntemlerdendir. Eğer çocuğun kendisi de bu davranışından rahatsızsa ve o da bu davranışa bir son vermek istiyorsa anne babanın çocuklarını parmak emerken gördüklerinde çocuklarını uyarmaları çocuğun kendisini fark etmesine, davranışı durdurmasına yardım eder. Ancak eğer çocuk davranışı bırakması gerektiğinin bilincinde değilse, anne babasının yapacağı uyarı ve baskılar çocuğu daha da rahatsız edeceğinden, kendisini rahatlatmak için daha çok emmeye teşvik edecektir. Anne babaların başvurabilecekleri, bazı çocuklarda oldukça etkili olan yöntem, parmaklara sirke gibi tadı hoş olmayan şeylerin sürümesidir. Böylece yatıştırıcı olan parmak hoş olmayan tadından sonra itici gelecektir.
Erken yaşlarda söz konusu olan parmak emme davranışının her zaman kaygı ya da duygusal bir sorundan kaynaklandığını düşünmemek gerekir. Eğer çocuğun yaşı büyükse, parmak emme davranışının altında duygusal bir problem olabileceğini düşünmek gerekir. Anne babaların çocuklarıyla geçirdikleri zamanı mümkün olduğunca nitelikli geçirmeleri, çocukları ile birlikte olmaktan keyif aldıklarının mesajını çocuklarına vermeleri, çokça sarılıp ten temasının olduğu oyunlar oynamaları çocuğu daha aktif ve duygusal olarak da daha rahat yapacaktır.
Hipotermi ve Hipertermi Nedir
Hipotermi ve Hipertermi Nedir, Malign Hipertermi
a. Hipotermi: Hemen hemen anes-tezik maddelerin hepsi termoregülasyo-nu bozar ve hastalan poikilotermik hale sokar. Postoperatif dönemde titreme ortaya çıkar ve total vücut 02 tüketimi %400 artar, C02 oluşumu azalır, C02'e olan solunumsal cevabı baskılar, adre-nerjik cevabı belirgin derecede arttırır, kardiyovasküler sistemi olumsuz yönde etkiler, koagülasyon sistem, yara iyileşmesi etkilenir ve yara enfeksiyonu riski artar, ilaçların farnıakodinamik ve far-makokinetik özellikleri değişir. Hipo-termiyi önlemek için solutulan gazlar ısıtılabilir ve nemlendirilir, intravenöz sıvılar ısıtılır, hastanın ısı kaybı önlenmeye çalışılır, aktif olarak ısıtılır.
b. Hipertermi:
İatrojenik olabilir
Feokromositoma, tirotoksikoz, Riley-Day sendromu, osteogene-sis imperfekta, santral sinir sistemi disfonksiyonu ve enfeksiyon ajanları nedeniyle olabilir.
Malign hipertermi, nöroleptik malign sendrom, diğer ilaçların etkisiyle olabilir. Bunların arasında malign hiperterminin ayrı yeri vardır. Bazı potent inhalasyon ajanları ve süksinilkolin kullanılan, genetik olarak predispozan hastalarda ortaya çıkar. Halotan, izofluran, sevofluran, enfluran gibi potent inhalasyon ajanları, süksinilkolin malign hipertermiyi tetikler. İskelet kaslarında rijidite, miyoglobinüri, tniyoglobinemi, hiperkalemi, hiperkalsemi, asi-doz, hipertermi, taşikardi, taşip-ne, terleme, daha ilerlerse aritmiler, miyokard depresyonu, yaygın damariçi pıhtılaşma, arrest meydana gelir. Önlenebilmesi için şüpheli hastalarda (kas hastalığı olan veya aile hikayesi olanlar) tetikleyici ajanlar kullanılmamalı ve tedavi için uyanık olmalıdır. Tedavide destek tedavi yanısıra spesifik tedavi dantrolen ile yapılır.
c. Yanıklar:
Hipotermi tedavisinde kullanılan sıcak su şişelerinin yol açtığı yanıklar
Hipotermi oluşturmak için kullanılan buzların neden olduğu yanıklar
Pulse oksimetre probuna bağlı bası ve yanıklar
Hasta Pozisyonları İle İlgili Komplikasyonlar ve Hipotermi nedenleri
Operasyonlar sırasında hastanın pozisyonu cerrahlar tarafından, cerrahi işlemi gerçekleştirebilecekleri en uygun ve kolay yol belirlenerek, seçilir. Hastanın fizyolojik ve anatomik şartlan ve pozisyonun muhtemel riskleri de göz önüne alınmalıdır. Bu nedenle hastayı korumakla yükümlü anestezistler her detayı dikkatle incelemelidir. En sık uygulanan hasta pozisyonlarını ve fizyolojik etkilerini şu şekilde özetleyebiliriz:
a. Horizontal (supin): Sağ kalp dolum basınçları ve kalp debisi (CO) artar, kalp hızı (KH) ve periferik vaskü-ler rezistans (PVR) azalır, posterior akciğer segmentlerinin perfüzyonu artar, abdomendeki organlar diyafragmayı yukarı doğru iter, fonksiyonel rezidüel kapasite (FRK) azalır, yaşlılarda
kapanma hacminin altına dahi düşebilir.
b. Trendelenburg (supin): Barore-septörlerin aktive olmasıyla, ÇO, PVR, KH, kan basıncı (KB) genellikle azalır. Abdomendeki organların yer değiştirmesi sonucu akciğer kapasitelerinde belirgin düşüşler olur, ventilasyon per-füzyon uygunsuzluğu ve atelektazi artar, regürjitasyon riski artar. Serebral venöz konjesyon nedeniyle intrakrani-yal basınç artar, serebral kan akımı azalır, glokomu olanlarda intraoküler bıasınç artar.
c. Ters trendelenburg (supin): Preload, CO, KB azalır, barorefleksler sempatik tonusu, KH, PVR'ı arttırır. FRK azalır ve spontan solunum daha rahatlar.
d. Litotomi: Bacak damarlarından ototransfüzyon olduğu için dolaşan kan hacmi ve preload artar, bacakların aşağı alınması da tam ters etkiye neden olur, KB ve CO'ya olan etki hastanın hidrasyon durumuna bağlıdır. Vital kapasite azalır, asjpirasyon riski artar
e. Yüzüstü (Pron): Abdominal kaslara olan bası ve ekstremitelerdeki göllenme preload, CO, ve KB'nı azaltabilir, abdomen ve toraksa olan bası total akciğer kompliansını azaltır, solunum işini arttırır, başın aşırı rotasyonu serebral venöz drenajı ve serebral kan akımını azaltır.
a. Hipotermi: Hemen hemen anes-tezik maddelerin hepsi termoregülasyo-nu bozar ve hastalan poikilotermik hale sokar. Postoperatif dönemde titreme ortaya çıkar ve total vücut 02 tüketimi %400 artar, C02 oluşumu azalır, C02'e olan solunumsal cevabı baskılar, adre-nerjik cevabı belirgin derecede arttırır, kardiyovasküler sistemi olumsuz yönde etkiler, koagülasyon sistem, yara iyileşmesi etkilenir ve yara enfeksiyonu riski artar, ilaçların farnıakodinamik ve far-makokinetik özellikleri değişir. Hipo-termiyi önlemek için solutulan gazlar ısıtılabilir ve nemlendirilir, intravenöz sıvılar ısıtılır, hastanın ısı kaybı önlenmeye çalışılır, aktif olarak ısıtılır.
b. Hipertermi:
İatrojenik olabilir
Feokromositoma, tirotoksikoz, Riley-Day sendromu, osteogene-sis imperfekta, santral sinir sistemi disfonksiyonu ve enfeksiyon ajanları nedeniyle olabilir.
Malign hipertermi, nöroleptik malign sendrom, diğer ilaçların etkisiyle olabilir. Bunların arasında malign hiperterminin ayrı yeri vardır. Bazı potent inhalasyon ajanları ve süksinilkolin kullanılan, genetik olarak predispozan hastalarda ortaya çıkar. Halotan, izofluran, sevofluran, enfluran gibi potent inhalasyon ajanları, süksinilkolin malign hipertermiyi tetikler. İskelet kaslarında rijidite, miyoglobinüri, tniyoglobinemi, hiperkalemi, hiperkalsemi, asi-doz, hipertermi, taşikardi, taşip-ne, terleme, daha ilerlerse aritmiler, miyokard depresyonu, yaygın damariçi pıhtılaşma, arrest meydana gelir. Önlenebilmesi için şüpheli hastalarda (kas hastalığı olan veya aile hikayesi olanlar) tetikleyici ajanlar kullanılmamalı ve tedavi için uyanık olmalıdır. Tedavide destek tedavi yanısıra spesifik tedavi dantrolen ile yapılır.
c. Yanıklar:
Hipotermi tedavisinde kullanılan sıcak su şişelerinin yol açtığı yanıklar
Hipotermi oluşturmak için kullanılan buzların neden olduğu yanıklar
Pulse oksimetre probuna bağlı bası ve yanıklar
Hasta Pozisyonları İle İlgili Komplikasyonlar ve Hipotermi nedenleri
Operasyonlar sırasında hastanın pozisyonu cerrahlar tarafından, cerrahi işlemi gerçekleştirebilecekleri en uygun ve kolay yol belirlenerek, seçilir. Hastanın fizyolojik ve anatomik şartlan ve pozisyonun muhtemel riskleri de göz önüne alınmalıdır. Bu nedenle hastayı korumakla yükümlü anestezistler her detayı dikkatle incelemelidir. En sık uygulanan hasta pozisyonlarını ve fizyolojik etkilerini şu şekilde özetleyebiliriz:
a. Horizontal (supin): Sağ kalp dolum basınçları ve kalp debisi (CO) artar, kalp hızı (KH) ve periferik vaskü-ler rezistans (PVR) azalır, posterior akciğer segmentlerinin perfüzyonu artar, abdomendeki organlar diyafragmayı yukarı doğru iter, fonksiyonel rezidüel kapasite (FRK) azalır, yaşlılarda
kapanma hacminin altına dahi düşebilir.
b. Trendelenburg (supin): Barore-septörlerin aktive olmasıyla, ÇO, PVR, KH, kan basıncı (KB) genellikle azalır. Abdomendeki organların yer değiştirmesi sonucu akciğer kapasitelerinde belirgin düşüşler olur, ventilasyon per-füzyon uygunsuzluğu ve atelektazi artar, regürjitasyon riski artar. Serebral venöz konjesyon nedeniyle intrakrani-yal basınç artar, serebral kan akımı azalır, glokomu olanlarda intraoküler bıasınç artar.
c. Ters trendelenburg (supin): Preload, CO, KB azalır, barorefleksler sempatik tonusu, KH, PVR'ı arttırır. FRK azalır ve spontan solunum daha rahatlar.
d. Litotomi: Bacak damarlarından ototransfüzyon olduğu için dolaşan kan hacmi ve preload artar, bacakların aşağı alınması da tam ters etkiye neden olur, KB ve CO'ya olan etki hastanın hidrasyon durumuna bağlıdır. Vital kapasite azalır, asjpirasyon riski artar
e. Yüzüstü (Pron): Abdominal kaslara olan bası ve ekstremitelerdeki göllenme preload, CO, ve KB'nı azaltabilir, abdomen ve toraksa olan bası total akciğer kompliansını azaltır, solunum işini arttırır, başın aşırı rotasyonu serebral venöz drenajı ve serebral kan akımını azaltır.
Sok ve Sokun Klinik Tedavisi
Şok ve Şokun Tedavisi
Şok, dokuların normal metabolik ihtiyaçlarını karşılayabilmesine yetecek kan akımının sağlanamadığı, pek çok organ sistemini etkileyen sistemik bir bozukluktur.
Başka bir tanıma göre ise; akut sistemik hipoperfuzyonla (kan akımında azalma) başlayıp, doku hipoksisi ve vi-tal organ disfonksiyonuna yol açan bir sendromdur. Klinik sonucu; hipoperfüz-yonun derecesi, etkilenen organ sistemlerinin sayısı ve önceden olan organ disfonksiyonlarına bağlı olarak değişir. Şokta, vücudun tüm dokularını etkileyen yaygın anoksi vardır ve şoka yol açan etken ne olursa olsun, sonunda olan, yaygın doku anoksisi ve bunun sonuçlarıdır.
Klinik Tanı
Şokun erken döneminde, hücresel kan akımının düzeltilmesi ve doku oksijen tüketiminin idame ettirilmesi hedeflenir. Bunun için, şoka neden olan patolojik olayın düzeltilmesi en iyi çözümdür. Şokun erken tanısı bazı fiziksel bulgular ve fizyolojik parametrelerin ölçümleriyle yapılabilir. Anormal derecede düşük sistemik arteriyel kan basıncı, hipoperfüzyonu gösteren bir kanıttır. Bununla beraber, normal kan basıncına sahip kişiler de şok tablosu içinde olabilirler. Bütün bu karışık klinik tablolar içinde klinisyen, hipotansiyon gibi şok bulguları tam gelişmeden şoku tanıyabilmeli ve perfüzyonun kötüleşmesinden doğacak uzamış veya kalıcı organ disfonksiyon-larını önlemek için müdahale etmelidir. Perfüzyon yetersiz hale gelince, başlangıçta dokuların hepsi aynı derecede etkilenmez. Yaşamsal önemi olan 3 organ sistemi, şok belirtilerini meydana getirir. Kalp, beyin ve böbrek fonksiyonlarında meydana gelen olumsuz değişiklikler gözlenerek şok takip edilir. Şoka bağlı kardiyovasküler disfonksi-yon, hipoperfüzyonun en erken göstergelerinden biridir. Diğer organ sistemleri normal görünürken, hastada taşikar-di saptanması anlamlı bir volüm kaybını gösterebilir. Kalp sadece şokun erken dönem tanısında değil, aynı zamanda şokun devamı sırasında da temel bir rol oynar. Sistemik arteriyel hipotansiyon sonucunda azalan koroner perfüzyon, bozulmuş kalp fonksiyonunu daha da kötüleştirip, sol ventrikülün diyastol sonu volümünü ve basıncını artırarak akciğer ödemine yol açar. Akciğerlerde gaz değişimi bozuldukça, arteriyel hipoksemi ile doku hipoksisi daha da belirginleşir. Miyokardiyal hipoksemi-nin sonucunda oluşan ritm bozuklukları kalbin fonksiyonunu daha da bozar ve patolojik olayı hızlandırır. Şok sırasında, beyin kan akımının azalması ve şok derecesi ile orantılı olarak şuur bozukluğundan komaya kadar giden mental durum değişikliği oluşur. Şokta etkilenen başlıca 3 organ sisteminden olan böbrek ise, azalan perfüzyonu uzun süre kompanse etmektedir. Arteriyel basınçtaki hafif değişiklikler böbrek tarafından bir süre tolere edilmesine rağmen, renal hipoperfüzyonun artmasıyla glo-merül fıltrasyon hızı düşer. Önceden böbrek yetmezliği olmayan, ancak hi-poperfüzyon riski bulunan bir hastada gelişen oligüri, şokun göstergesi olabilir.
Şokun klinik belirtileri ortaya çıkana kadar, vücudun kompanzasyon mekanizmaları sayesinde santral sinir sistemi ve miyokard gibi organların perfıizyonu uzun süre bozulmadan sürer. Diğer yandan, deri ve kaslar gibi daha az hayati önemi olan dokuların perfüzyonu en önce azaldığından, bu organlara ait belirtiler önce ortaya çıkar.
Şokun klinik belirtileri şoka neden olan etyolojik faktöre göre de değişir. Şok, etyolojisine göre
çeşitlere ayrılır:
Hipovolemik şok
Kardiyojenik şok
Nörojenik şok
Anaflaktik şok
Septik şok
Şok, dokuların normal metabolik ihtiyaçlarını karşılayabilmesine yetecek kan akımının sağlanamadığı, pek çok organ sistemini etkileyen sistemik bir bozukluktur.
Başka bir tanıma göre ise; akut sistemik hipoperfuzyonla (kan akımında azalma) başlayıp, doku hipoksisi ve vi-tal organ disfonksiyonuna yol açan bir sendromdur. Klinik sonucu; hipoperfüz-yonun derecesi, etkilenen organ sistemlerinin sayısı ve önceden olan organ disfonksiyonlarına bağlı olarak değişir. Şokta, vücudun tüm dokularını etkileyen yaygın anoksi vardır ve şoka yol açan etken ne olursa olsun, sonunda olan, yaygın doku anoksisi ve bunun sonuçlarıdır.
Klinik Tanı
Şokun erken döneminde, hücresel kan akımının düzeltilmesi ve doku oksijen tüketiminin idame ettirilmesi hedeflenir. Bunun için, şoka neden olan patolojik olayın düzeltilmesi en iyi çözümdür. Şokun erken tanısı bazı fiziksel bulgular ve fizyolojik parametrelerin ölçümleriyle yapılabilir. Anormal derecede düşük sistemik arteriyel kan basıncı, hipoperfüzyonu gösteren bir kanıttır. Bununla beraber, normal kan basıncına sahip kişiler de şok tablosu içinde olabilirler. Bütün bu karışık klinik tablolar içinde klinisyen, hipotansiyon gibi şok bulguları tam gelişmeden şoku tanıyabilmeli ve perfüzyonun kötüleşmesinden doğacak uzamış veya kalıcı organ disfonksiyon-larını önlemek için müdahale etmelidir. Perfüzyon yetersiz hale gelince, başlangıçta dokuların hepsi aynı derecede etkilenmez. Yaşamsal önemi olan 3 organ sistemi, şok belirtilerini meydana getirir. Kalp, beyin ve böbrek fonksiyonlarında meydana gelen olumsuz değişiklikler gözlenerek şok takip edilir. Şoka bağlı kardiyovasküler disfonksi-yon, hipoperfüzyonun en erken göstergelerinden biridir. Diğer organ sistemleri normal görünürken, hastada taşikar-di saptanması anlamlı bir volüm kaybını gösterebilir. Kalp sadece şokun erken dönem tanısında değil, aynı zamanda şokun devamı sırasında da temel bir rol oynar. Sistemik arteriyel hipotansiyon sonucunda azalan koroner perfüzyon, bozulmuş kalp fonksiyonunu daha da kötüleştirip, sol ventrikülün diyastol sonu volümünü ve basıncını artırarak akciğer ödemine yol açar. Akciğerlerde gaz değişimi bozuldukça, arteriyel hipoksemi ile doku hipoksisi daha da belirginleşir. Miyokardiyal hipoksemi-nin sonucunda oluşan ritm bozuklukları kalbin fonksiyonunu daha da bozar ve patolojik olayı hızlandırır. Şok sırasında, beyin kan akımının azalması ve şok derecesi ile orantılı olarak şuur bozukluğundan komaya kadar giden mental durum değişikliği oluşur. Şokta etkilenen başlıca 3 organ sisteminden olan böbrek ise, azalan perfüzyonu uzun süre kompanse etmektedir. Arteriyel basınçtaki hafif değişiklikler böbrek tarafından bir süre tolere edilmesine rağmen, renal hipoperfüzyonun artmasıyla glo-merül fıltrasyon hızı düşer. Önceden böbrek yetmezliği olmayan, ancak hi-poperfüzyon riski bulunan bir hastada gelişen oligüri, şokun göstergesi olabilir.
Şokun klinik belirtileri ortaya çıkana kadar, vücudun kompanzasyon mekanizmaları sayesinde santral sinir sistemi ve miyokard gibi organların perfıizyonu uzun süre bozulmadan sürer. Diğer yandan, deri ve kaslar gibi daha az hayati önemi olan dokuların perfüzyonu en önce azaldığından, bu organlara ait belirtiler önce ortaya çıkar.
Şokun klinik belirtileri şoka neden olan etyolojik faktöre göre de değişir. Şok, etyolojisine göre
çeşitlere ayrılır:
Hipovolemik şok
Kardiyojenik şok
Nörojenik şok
Anaflaktik şok
Septik şok
5 Temmuz 2010 Pazartesi
Genel Anestezi Komplikasyonlari
Genel Anestezi Komplikasyonları ve Yan Etkileri
Solunum Sistemi ile İlgili Olaylar
Solunum sistemiyle ilgili komplikas-yonlar incelendiğinde, olayların çoğunlukla genç, operasyon nedeni dışında hastalığı olmayan, sağlıklı, acil olmayan operasyonlar için anestezi alan olgularda meydana geldiği görülmüştür.
A. Yetersiz ventilasyon: En fazla hasara neden olan mekanizma olarak karşımıza çıkmaktadır.
a. Makroglossi : Hem yetişkin hem de çocuklarda görülebilir. Oral havayoluna, endotrakeal tüpün (ETT) sıkı tespitine, anjiotensin konverting enzim inhibitörlerinin kullanımına bağlı olabilir. Uzamış damak yarığı operasyonlarından sonra meydana gelebilir.
b. Havayolu obstrüksiyonu: Güvenli bir anestezi için havayolunun devamlılığı şarttır. Genel anestezinin herhangi bir safhasında görülebilir. ETT'nin kıvrılması, ETT'nin mukus, yabacı cisim, veya kanla tıkanması, ETT'nin ısırılması, ETT'nin balonunun aşırı şişirilmesi nedeniyle meydana gelebilir.
c. Diskonneksiyon: ETT'nin anestezi sisteminden ayrılması sık karşılaşılan ciddi bir sorundur. Modern anestezi makinalarının hepsinde düşük basınç alarmı vardır ve bu alarm anestezistler tarafından dikkate alınmalıdır.
d. Anestezi devrelerinde kaçak olması: Hava ileten anestezi devrelerinde kaçak olması hipoventi-lasyona ve inspire edilen gazların dilüe olmasına neden olur. Yeni anestezi makinalarında uyarıcı sistemler vardır ve anestezistler böyle bir durum için uyanık olmalıdırlar.
e. Lazer yanıkları: Operasyon için lazer kullanılan olgularda görülebilir. ETT'nin yanmasına ve dolayısıyla havayolunun yaralanmasına neden olabilir.
B. Özofagus entübasyonları: Özo-fagusun entübe edilmesi komplikasyon değildir, ancak belirlenmez ve zamanında düzeltilmezse komplikasyondur. Özofagus entübasyonlarının sadece %3'ü 5 dakikadan önce belirlenmiştir, %61'i 5-10 dakika arasında, %36'sı 10 dakikadan sonra tanınmıştır. Olguların çoğunda hemodinamik değişiklikler olduktan sonra tanı konabilmiştir. Preok-sijenasyon daha uzun bir apne dönemine tolerans sağlayabileceği için yararlıdır. End-tidal C02 ölçümü, ETT'ün yerinin doğruluğunu belirlemek için esastır. Bilateral solunum seslerinin dinlenmesi, göğüs duvarının hareketi, mide os-kültasyonu ile ses duyulmaması yanıltıcı olabilir. Trakeaya doğru olarak ETT yerleştirilirken, yanlış yerleştirilmiş tüpün yerinde bırakılması önerilmektedir. Böylece hem doğru orifısin belirlenmesi daha kolay olur hem de mide içeriğinin trakeaya geçmesi önlenir.
C. Zor entübasyon: Baş ve boynun optimal pozisyonuna rağmen, bazen glottis görülemeyebilir. Hastaların obez, erkek ve 40-59 yaşları arasında olması zor entübasyon için risk faktörleridir. Kısa, kaslı boyun ve dişlerin tam olmaması, üst kesici dişlerin protrüzyonu, yüksek damak yapısı da anestezistler için uyarıcı olmalıdır. Çene ile tiroid kıkırdak arasındaki mesafenin 6 cm'den kısa olduğu olgularda da glottis zor görülebilir. Uyanık, oturur pozisyondaki hastalarda, uvula ve plikalarm görünüşüne göre sınıflandırma yapılarak, zor entübasyon olguları tahmin edilebilir (Mallampati sınıflandırması). Önceden zor entübe olabileceği düşünülen hastalar için hazırlık yapılarak, çeşitli gereçler sağlanır ve farklı entübasyon teknikleri uygulanabilir (Farklı boy ve özellikteki laringoskop bleydleri, fıberoptik laringoskopi, uyanık entübasyon vb.).
D. Havayolu obstrüksiyonları: ETT ile ilgili nedenler dışında, larin-gospazm nedeniyle üst havayolunda görülmüştür. Entübasyon ve ekstübasyon dönemlerinde meydana gelen refleks bir olaydır. Hasta solunum eforu gösterir fakat havanın akciğerlerden içeri veya dışarı geçişi olmaz. Vokal kordlar tamamen addüksiyondadır. Maskeyle pozitif basınçlı ventilasyon uygulanması yararlı olabilir ama her zaman yeterli değildir. 10-20 mg iv süksinilkolin ile tedavi spazmı çözer.
E. Aspirasyon: Midesi dolu olan hastalarda, havayolu irritasyonlarına bağlı kusmalarla daha sık karşılaşılır ve bunun sonucunda da mide içeriği aspi-rasyonu görülür. %31 oranında indüksi-yon sırasında entübasyondan önce ve %41 oranında da maskeyle genel anestezi idamesinde görülür. Hasta kustuğu zaman hala entübe edilmemişse, hemen yan tarafına çevrilmeli ve ağız içi aspire edilmelidir. Eğer ETT yerinde ve balonu da şişirilmiş vaziyetteyse, tüpün etrafı iyice temizlenmelidir. Ancak koruyucu reflekslerin yerine geldiğinden emin olduktan sonra ekstübe edilmelidir. Acil durumdaki olgularda veya obs-tetri hastalarında Sellick manevrası ya da krikoid bası uygulanmalıdır. 40 N kuvvetinde, krikoid bölgeye bası üst özofageal sfinkter basıncını arttırmaya yetmektedir.
F. Bronkospazm: ETT nedeniyle trakeanın irrite edilmesi, bronkospazma neden olabilir. Allerjik mediyatörlerin salınması, stimulan maddelerin inhalas-yonu, viral enfeksiyonlar, egzersiz veya farmakolojik faktörler bronkospazm oluşmasını kolaylaştırabilir. Epinefrin inhalasyonu, isoprotorenol veya P2 ago-nistlerin kullanımı ya da volatil aneste-ziklerle anestezi seviyesinin derinleşti-rilmesiyle tedavi edilebilir. Ekstübasyon sırasında da dikkatli olunmalıdır. Spinal anestezi yan etkileri.
G. Havayolu yaralanması: Olguların ancak yarısı zor entübasyonla ilgilidir.
a. Kraniyal entübasyon
b. Nazal yaralanma
c. Spinal kord ve vertebranın yaralanması
d. Laringotrakeal travma
e. Barotravma; intrapulmoner yapılara aşırı basınç uygulanması
f. Dental travma
g. Uvula travması
h. Dudak yaralanması
i. Vokal kord yaralanması görülebilir.
H.Bronşiyal entübasyon: Sık görülür ve tanınması bazen zor olabilir. Asimetrik göğüs ekspansiyonu, solunum seslerinin tek taraflı olarak duyulmaması, arteriyel kan gazlarındaki anormallikler yardımıyla tanı konabilir. Fark edilmezse, atelektaziye, hipoksiye ve pulmoner ödeme yol açabilir.
I. Ekstübasyonla ilgili komplikasyonlar:
a. Hemodinamik değişiklikler:
Hastaların çoğunda ekstübasyon sırasında kan basıncı ve kalp atım hızında artış görülür. ETT'nin stimülasyonuna karşılık katekolamin cevabı nedeniyle bu. değişikliklerin olduğu düşünülmektedir.
b. Laringospazm: Vagus siniri tarafından uyarılan koruyucu bir refleksdir ve havayolu obstrüksiyonuna neden olur. Servikal vertebranm hareketi, ağrı, sekresyonlarla vokal kordlann irritasyo-nu, yüzeyel anestezi altındaki hastaya verilen ani stimülasyon laringospazma yol açabilir. Glottisin irritasyonunu önlemek için hasta yan yatırılmalıdır ve orofarinks iyice temizlenmelidir. İnatçı durumlarda süksinilkolin kullanılabilir.
c. Larinks ödemi: Supraglottik, ret-roaritenoidal veya subglottik olabilir. Supraglottik ödem, pozisyon, cerrahi manipülasyon, hematom nedeniyle; ret-roaritenoidal ödem ise, lokal travma ve irritasyon nedeniyle olur. Subglottik ödem ise genelde yenidoğan ve infant olmak üzere çocuklarda görülür. Trav-matik entübasyon, 1 saatten fazla entübasyon süresi, baş pozisyonundaki değişiklikler nedeniyle oluşur. Ekstübas-yondan sonra 30-60 dakika içinde stri-dor gelişir ama bu durum ekstübasyon-dan sonra 6. saate kadar uzayabilir. Nemlendirilmiş Q2, rasemik epinefrin, başın yukarda tutulması, daha ince tüp-le reentübasyon_ ile tedavi edilebilir.
d. Pulmoner ödem: Spontan soluyan hastada, ekstübasyondan sonra ha-vayolu obstrüksiyonu oluşursa, negatif basınca bağlı pulmoner ödem görülebilir. Hastalar obstrüksiyona bağlı, intra-plevral basınçta yeteri kadar negatif basınç artışı yaratırlarsa, buna sekonder olarak pulmoner damarlarda genişleme oluşur ve bu da pulmoner kapillerlerde hidrostatik basıncı arttırır ve pulmoner ödeme yol açar.
e. Larinks travması
f. Havayolu kompresyonu: Özellikle sıkı boyun sargıları dışarıdan havayoluna bası yapabilir. Hematom, ve-nöz veya lenfatik konjesyon, guatr nedeniyle de havayolu bası altında kalabilir.
g. Aspirasyon
h. Zor ekstübasyon: ETT'nin balonunun inmemesi, trakea duvarına ad-ezyon veya operasyon
sırasında yanlışlıkla dikilmesi sonucu görülebilir.
Solunum sistemine bağlı görülen komplikasyonların çoğu, pulse oksimet-re ve kapnoloğ'un rutin kullanıma girmediği dönemde tespit edilmiştir. Monitörlerin rutin kullanımı sonucunda bu tip anestezi kazalarında azalma beklenmektedir. Sorunları en aza indirmek için, önceden tahmin etmek ve buna uygun plan yapmak ve tüm işlem boyunca dikkatli olmak gereklidir.
Kardiyovasküler Sistem ile İlgili Olaylar
A. Hipotansiyon: Anestezi uygulamasında belki de en sık görülen ve korkulan komplikasyondur. Hipotansiyon denince\genellikle sistemik sistolik kan basıncın (SKB) düşüklüğü anlaşılır. CO ve PVR'yi düşüren herhangi bir faktör SKB'yi ve ortalama kan basıncını (OKB) da düşürür. Nedenlerini şöyle sıralayabiliriz: anestezi komplikasyon
a. Hipovolemi: İntravasküler kan volümünün azalmıştır. Tam kan kaybı, eritrosit kaybı, plazma kaybı veya serbest su kaybı nedeniyle olabilir. Spesifik tedavisi kaybı yerine koymaktır.
b. Kardiyojenik: Sol ventrikül yeteri kadar kan pompalayamaz. Vazokons-triksiyonla bu durum kompanse edilmeye çalışılır ancak yetmezlik arttıkça hipotansiyon oluşur.
1. Farmakolojik nedenler: Tüm inha-lasyon ajanları ve intravenöz ajanların çoğu miyokard kontraktilitesini deprese eder.
2. Ekstrinsik kardiyak kompresyon: Kalbe veya büyük damarlara bası olduğu zaman sağ ve sol ventrikül diyas-tolde dolamaz; yetersiz atım hacmi ve sistemik hipotansiyonla sonuçlanır. Perikard tamponadı klasik bir nedendir. Tansiyon pnömotoraks, operasyon sırasında kalbin yer değiştirmesi, supin yatan obstetri hastası gibi nedenlerle de oluşabilir.
3. Miyokard fonksiyonunun bozulması: Sol ventrikül kası yeterince kası-lamaz. Transmural miyokard infarktüsü (MI), stunned miyokardiyum nedeniyle olur
c. Periferik vaskiiler rezistans düşüklüğü: Küçük arteriyollerin kontrak-til elemanı olan düz kasların durumuyla ilgilidir. Premedikasyon, inhalasyon ajanları, spinal ve epidural anestezi, va-zodilatatör ilaçlar, antibiyotikler, karsi-noid sendrom, protamin, vasküler greft materyali neden olabilir.
d. Septik hipotansiyon
B. Hipertansiyon: Sistemik sistolik kan basıncının yükselmesidir. Genellikle diyastolik ve ortalama kan basıçları da yüksektir. Hipertansiyon serebrovas-küler olaylara, MI, sol ventrikül yetmezliğine, aritmilere, anevrizma rüptü-rüne neden olabilir. Nedenleri:
a. Esansiyel
b. Entübasyona bağlı
c. Yetersiz anestezi
d. Hiperkapni
e. Hipoksemi
f. Farmakolojik nedenler
g. Feokromasitoma
h. Mesane distansiyonu i. Aortik kros klemp j. Ekstübasyona bağlı k. Postpartum
C. Perioperatif nıiyokardiyal is-kenıi: Koroner arter hastalığına veya sol ventrikül hipertrofisine bağlı olabilir. Taşikardi, hipotansiyon, hipervole-mi, hipertansiyon, koroner spazm, kalbin manipülasyonu, karbonmonokside maruz kalmak MI oluşumunu kolaylaştırabilir.
Uyanık hastalarda göğüs ağrısının başlaması, elektrokardiyografi, pulmo-ner arter kateteri ile yapılan ölçümler ekokardiyografi, kreatinin fosfokinaz-MB ve troponin T ve I ölçümleri ile tanı konabilir.
Hasta dikkatle izlenir ve destek tedavi yapılır. Normotansiyon sağlanır, %100 oksijen ile ventile edilebilir, hastanın durumuna göre invaziv hemodina-mik monitörizasyon gerekebilir. Esas tedavi kardiyologlar tarafından düzenlenir. (epidural anestezi komplikasyonları)
D- Aritmiler: Elektrokardiyografi monitörizasyonunun, 3500 olguda 1 hayat kurtarıcı rolü vardır. Bu nedenle her hastada kullanılmalıdır. Kalp hızı ve ritmi önemli indikatörlerdendir. Çeşitli anestezik maddeler de sinüs bradikardi-si, atriyo-ventriküler blok, ventriküler aritmilere neden olabilir. Süksinilkolin, halotan, pankuronyum, opioidler en sık aritmiye neden olan ajanlardandır. Spi-nal anestezi sırasında kardiyak arrest bildirilen olgular vardır. Entübasyon ve ekstübasyon esnasında refleks sempatik stimülasyon nedeniyle aritmiler oluşabilir. Santral venöz kateterizasyon işleminde görülebilir. Cerrahi işlem ve ma-nipülasyonların indüklediği çeşitli aritmiler vardır. Elektrolit dengesizlikleri nedeniyle de aritmiler ortaya çıkabilir.
Cihazların Yetersizliği veya Yanlış Kullanımı ile İlgili Olaylar
Modern anestezi sistemlerinde, güvenilir pnömatik, mekanik ve elektronik unsurlar vardır. Doğru kullanıldığında ve her uygulamadan önce kontrol edildiğinde sistemle ilgili beklenmedik hatalarla pek karşılaşılmaz. İnsan hatalarına yer vermemek amacıyla; gaz tankları veya boruları ile anestezi makinalanna girişler arasında her gaz için farklı kon-neksiyon yerleri vardır. Oksijenin %25'den daha az konsantrasyonunda kullanılmasına izin vermeyecek şekilde düzenlenmiştir. Kullanıcı hatalarını tamamen önlemek imkansız olduğu için, monitörler ve alarm sistemleri yerleştirilmiştir. Ancak her zaman ve her yerde bu olanaklara sahip anestezi sistemleri ve uygun düzenlenmiş çalışma koşulları bulunamayabilir. Anestezi uygulamaları için gerekli standartlar belirlenmeli, periyodik olarak yeniden gözden geçirilmelidir ve denetlenmelidir. Anestezi sistemleriyle ilgili komplikasyonlara topluca baktığımızda şu şekilde sıralayabiliriz:
a. Hipoksemi
b. Hiperoksi
c. Hiperkarbi
d. Hipokarbi
e. Anestezi devrelerinde basınç ve hacimle ilgili sorunlar
d. Doku hasarı: Kateterler giriş yerinde travmaya neden olurlar. Kanama, lokal ağrı oluşabilir. Santral kateter yerleştirirken; lokal hematom, hematome-diastinum, hematoraks veya retroperito-neal hematoma neden olabilecek damar yaralanmaları, pnömotoraks, hidroto-raks, hidro veya hemoperikardiyum, at-riyal perforasyon, pulmoner arter perfo-rasyonu, pulmoner infarkt, sinir hasarı meydana gelebilir.
e. Emboli: Hava embolisi veya ka-teterin bir bölümünün ya da tamamının embolisi gelişebilir.
f. Aritmi
g. Hemoraji: Santral ven veya arte-riyeJ hatlarda farkedilmeyen bir diskon-neksiyon ya da büyük damarların rüp-tiirii sonucu olabilir.
h. İskemi ve nekroz: Kollateral dolaşımın yetersiz olduğu durumlarda ar-teriyel kanülasyon olan bölgede oluşabilir.
Solunum Sistemi ile İlgili Olaylar
Solunum sistemiyle ilgili komplikas-yonlar incelendiğinde, olayların çoğunlukla genç, operasyon nedeni dışında hastalığı olmayan, sağlıklı, acil olmayan operasyonlar için anestezi alan olgularda meydana geldiği görülmüştür.
A. Yetersiz ventilasyon: En fazla hasara neden olan mekanizma olarak karşımıza çıkmaktadır.
a. Makroglossi : Hem yetişkin hem de çocuklarda görülebilir. Oral havayoluna, endotrakeal tüpün (ETT) sıkı tespitine, anjiotensin konverting enzim inhibitörlerinin kullanımına bağlı olabilir. Uzamış damak yarığı operasyonlarından sonra meydana gelebilir.
b. Havayolu obstrüksiyonu: Güvenli bir anestezi için havayolunun devamlılığı şarttır. Genel anestezinin herhangi bir safhasında görülebilir. ETT'nin kıvrılması, ETT'nin mukus, yabacı cisim, veya kanla tıkanması, ETT'nin ısırılması, ETT'nin balonunun aşırı şişirilmesi nedeniyle meydana gelebilir.
c. Diskonneksiyon: ETT'nin anestezi sisteminden ayrılması sık karşılaşılan ciddi bir sorundur. Modern anestezi makinalarının hepsinde düşük basınç alarmı vardır ve bu alarm anestezistler tarafından dikkate alınmalıdır.
d. Anestezi devrelerinde kaçak olması: Hava ileten anestezi devrelerinde kaçak olması hipoventi-lasyona ve inspire edilen gazların dilüe olmasına neden olur. Yeni anestezi makinalarında uyarıcı sistemler vardır ve anestezistler böyle bir durum için uyanık olmalıdırlar.
e. Lazer yanıkları: Operasyon için lazer kullanılan olgularda görülebilir. ETT'nin yanmasına ve dolayısıyla havayolunun yaralanmasına neden olabilir.
B. Özofagus entübasyonları: Özo-fagusun entübe edilmesi komplikasyon değildir, ancak belirlenmez ve zamanında düzeltilmezse komplikasyondur. Özofagus entübasyonlarının sadece %3'ü 5 dakikadan önce belirlenmiştir, %61'i 5-10 dakika arasında, %36'sı 10 dakikadan sonra tanınmıştır. Olguların çoğunda hemodinamik değişiklikler olduktan sonra tanı konabilmiştir. Preok-sijenasyon daha uzun bir apne dönemine tolerans sağlayabileceği için yararlıdır. End-tidal C02 ölçümü, ETT'ün yerinin doğruluğunu belirlemek için esastır. Bilateral solunum seslerinin dinlenmesi, göğüs duvarının hareketi, mide os-kültasyonu ile ses duyulmaması yanıltıcı olabilir. Trakeaya doğru olarak ETT yerleştirilirken, yanlış yerleştirilmiş tüpün yerinde bırakılması önerilmektedir. Böylece hem doğru orifısin belirlenmesi daha kolay olur hem de mide içeriğinin trakeaya geçmesi önlenir.
C. Zor entübasyon: Baş ve boynun optimal pozisyonuna rağmen, bazen glottis görülemeyebilir. Hastaların obez, erkek ve 40-59 yaşları arasında olması zor entübasyon için risk faktörleridir. Kısa, kaslı boyun ve dişlerin tam olmaması, üst kesici dişlerin protrüzyonu, yüksek damak yapısı da anestezistler için uyarıcı olmalıdır. Çene ile tiroid kıkırdak arasındaki mesafenin 6 cm'den kısa olduğu olgularda da glottis zor görülebilir. Uyanık, oturur pozisyondaki hastalarda, uvula ve plikalarm görünüşüne göre sınıflandırma yapılarak, zor entübasyon olguları tahmin edilebilir (Mallampati sınıflandırması). Önceden zor entübe olabileceği düşünülen hastalar için hazırlık yapılarak, çeşitli gereçler sağlanır ve farklı entübasyon teknikleri uygulanabilir (Farklı boy ve özellikteki laringoskop bleydleri, fıberoptik laringoskopi, uyanık entübasyon vb.).
D. Havayolu obstrüksiyonları: ETT ile ilgili nedenler dışında, larin-gospazm nedeniyle üst havayolunda görülmüştür. Entübasyon ve ekstübasyon dönemlerinde meydana gelen refleks bir olaydır. Hasta solunum eforu gösterir fakat havanın akciğerlerden içeri veya dışarı geçişi olmaz. Vokal kordlar tamamen addüksiyondadır. Maskeyle pozitif basınçlı ventilasyon uygulanması yararlı olabilir ama her zaman yeterli değildir. 10-20 mg iv süksinilkolin ile tedavi spazmı çözer.
E. Aspirasyon: Midesi dolu olan hastalarda, havayolu irritasyonlarına bağlı kusmalarla daha sık karşılaşılır ve bunun sonucunda da mide içeriği aspi-rasyonu görülür. %31 oranında indüksi-yon sırasında entübasyondan önce ve %41 oranında da maskeyle genel anestezi idamesinde görülür. Hasta kustuğu zaman hala entübe edilmemişse, hemen yan tarafına çevrilmeli ve ağız içi aspire edilmelidir. Eğer ETT yerinde ve balonu da şişirilmiş vaziyetteyse, tüpün etrafı iyice temizlenmelidir. Ancak koruyucu reflekslerin yerine geldiğinden emin olduktan sonra ekstübe edilmelidir. Acil durumdaki olgularda veya obs-tetri hastalarında Sellick manevrası ya da krikoid bası uygulanmalıdır. 40 N kuvvetinde, krikoid bölgeye bası üst özofageal sfinkter basıncını arttırmaya yetmektedir.
F. Bronkospazm: ETT nedeniyle trakeanın irrite edilmesi, bronkospazma neden olabilir. Allerjik mediyatörlerin salınması, stimulan maddelerin inhalas-yonu, viral enfeksiyonlar, egzersiz veya farmakolojik faktörler bronkospazm oluşmasını kolaylaştırabilir. Epinefrin inhalasyonu, isoprotorenol veya P2 ago-nistlerin kullanımı ya da volatil aneste-ziklerle anestezi seviyesinin derinleşti-rilmesiyle tedavi edilebilir. Ekstübasyon sırasında da dikkatli olunmalıdır. Spinal anestezi yan etkileri.
G. Havayolu yaralanması: Olguların ancak yarısı zor entübasyonla ilgilidir.
a. Kraniyal entübasyon
b. Nazal yaralanma
c. Spinal kord ve vertebranın yaralanması
d. Laringotrakeal travma
e. Barotravma; intrapulmoner yapılara aşırı basınç uygulanması
f. Dental travma
g. Uvula travması
h. Dudak yaralanması
i. Vokal kord yaralanması görülebilir.
H.Bronşiyal entübasyon: Sık görülür ve tanınması bazen zor olabilir. Asimetrik göğüs ekspansiyonu, solunum seslerinin tek taraflı olarak duyulmaması, arteriyel kan gazlarındaki anormallikler yardımıyla tanı konabilir. Fark edilmezse, atelektaziye, hipoksiye ve pulmoner ödeme yol açabilir.
I. Ekstübasyonla ilgili komplikasyonlar:
a. Hemodinamik değişiklikler:
Hastaların çoğunda ekstübasyon sırasında kan basıncı ve kalp atım hızında artış görülür. ETT'nin stimülasyonuna karşılık katekolamin cevabı nedeniyle bu. değişikliklerin olduğu düşünülmektedir.
b. Laringospazm: Vagus siniri tarafından uyarılan koruyucu bir refleksdir ve havayolu obstrüksiyonuna neden olur. Servikal vertebranm hareketi, ağrı, sekresyonlarla vokal kordlann irritasyo-nu, yüzeyel anestezi altındaki hastaya verilen ani stimülasyon laringospazma yol açabilir. Glottisin irritasyonunu önlemek için hasta yan yatırılmalıdır ve orofarinks iyice temizlenmelidir. İnatçı durumlarda süksinilkolin kullanılabilir.
c. Larinks ödemi: Supraglottik, ret-roaritenoidal veya subglottik olabilir. Supraglottik ödem, pozisyon, cerrahi manipülasyon, hematom nedeniyle; ret-roaritenoidal ödem ise, lokal travma ve irritasyon nedeniyle olur. Subglottik ödem ise genelde yenidoğan ve infant olmak üzere çocuklarda görülür. Trav-matik entübasyon, 1 saatten fazla entübasyon süresi, baş pozisyonundaki değişiklikler nedeniyle oluşur. Ekstübas-yondan sonra 30-60 dakika içinde stri-dor gelişir ama bu durum ekstübasyon-dan sonra 6. saate kadar uzayabilir. Nemlendirilmiş Q2, rasemik epinefrin, başın yukarda tutulması, daha ince tüp-le reentübasyon_ ile tedavi edilebilir.
d. Pulmoner ödem: Spontan soluyan hastada, ekstübasyondan sonra ha-vayolu obstrüksiyonu oluşursa, negatif basınca bağlı pulmoner ödem görülebilir. Hastalar obstrüksiyona bağlı, intra-plevral basınçta yeteri kadar negatif basınç artışı yaratırlarsa, buna sekonder olarak pulmoner damarlarda genişleme oluşur ve bu da pulmoner kapillerlerde hidrostatik basıncı arttırır ve pulmoner ödeme yol açar.
e. Larinks travması
f. Havayolu kompresyonu: Özellikle sıkı boyun sargıları dışarıdan havayoluna bası yapabilir. Hematom, ve-nöz veya lenfatik konjesyon, guatr nedeniyle de havayolu bası altında kalabilir.
g. Aspirasyon
h. Zor ekstübasyon: ETT'nin balonunun inmemesi, trakea duvarına ad-ezyon veya operasyon
sırasında yanlışlıkla dikilmesi sonucu görülebilir.
Solunum sistemine bağlı görülen komplikasyonların çoğu, pulse oksimet-re ve kapnoloğ'un rutin kullanıma girmediği dönemde tespit edilmiştir. Monitörlerin rutin kullanımı sonucunda bu tip anestezi kazalarında azalma beklenmektedir. Sorunları en aza indirmek için, önceden tahmin etmek ve buna uygun plan yapmak ve tüm işlem boyunca dikkatli olmak gereklidir.
Kardiyovasküler Sistem ile İlgili Olaylar
A. Hipotansiyon: Anestezi uygulamasında belki de en sık görülen ve korkulan komplikasyondur. Hipotansiyon denince\genellikle sistemik sistolik kan basıncın (SKB) düşüklüğü anlaşılır. CO ve PVR'yi düşüren herhangi bir faktör SKB'yi ve ortalama kan basıncını (OKB) da düşürür. Nedenlerini şöyle sıralayabiliriz: anestezi komplikasyon
a. Hipovolemi: İntravasküler kan volümünün azalmıştır. Tam kan kaybı, eritrosit kaybı, plazma kaybı veya serbest su kaybı nedeniyle olabilir. Spesifik tedavisi kaybı yerine koymaktır.
b. Kardiyojenik: Sol ventrikül yeteri kadar kan pompalayamaz. Vazokons-triksiyonla bu durum kompanse edilmeye çalışılır ancak yetmezlik arttıkça hipotansiyon oluşur.
1. Farmakolojik nedenler: Tüm inha-lasyon ajanları ve intravenöz ajanların çoğu miyokard kontraktilitesini deprese eder.
2. Ekstrinsik kardiyak kompresyon: Kalbe veya büyük damarlara bası olduğu zaman sağ ve sol ventrikül diyas-tolde dolamaz; yetersiz atım hacmi ve sistemik hipotansiyonla sonuçlanır. Perikard tamponadı klasik bir nedendir. Tansiyon pnömotoraks, operasyon sırasında kalbin yer değiştirmesi, supin yatan obstetri hastası gibi nedenlerle de oluşabilir.
3. Miyokard fonksiyonunun bozulması: Sol ventrikül kası yeterince kası-lamaz. Transmural miyokard infarktüsü (MI), stunned miyokardiyum nedeniyle olur
c. Periferik vaskiiler rezistans düşüklüğü: Küçük arteriyollerin kontrak-til elemanı olan düz kasların durumuyla ilgilidir. Premedikasyon, inhalasyon ajanları, spinal ve epidural anestezi, va-zodilatatör ilaçlar, antibiyotikler, karsi-noid sendrom, protamin, vasküler greft materyali neden olabilir.
d. Septik hipotansiyon
B. Hipertansiyon: Sistemik sistolik kan basıncının yükselmesidir. Genellikle diyastolik ve ortalama kan basıçları da yüksektir. Hipertansiyon serebrovas-küler olaylara, MI, sol ventrikül yetmezliğine, aritmilere, anevrizma rüptü-rüne neden olabilir. Nedenleri:
a. Esansiyel
b. Entübasyona bağlı
c. Yetersiz anestezi
d. Hiperkapni
e. Hipoksemi
f. Farmakolojik nedenler
g. Feokromasitoma
h. Mesane distansiyonu i. Aortik kros klemp j. Ekstübasyona bağlı k. Postpartum
C. Perioperatif nıiyokardiyal is-kenıi: Koroner arter hastalığına veya sol ventrikül hipertrofisine bağlı olabilir. Taşikardi, hipotansiyon, hipervole-mi, hipertansiyon, koroner spazm, kalbin manipülasyonu, karbonmonokside maruz kalmak MI oluşumunu kolaylaştırabilir.
Uyanık hastalarda göğüs ağrısının başlaması, elektrokardiyografi, pulmo-ner arter kateteri ile yapılan ölçümler ekokardiyografi, kreatinin fosfokinaz-MB ve troponin T ve I ölçümleri ile tanı konabilir.
Hasta dikkatle izlenir ve destek tedavi yapılır. Normotansiyon sağlanır, %100 oksijen ile ventile edilebilir, hastanın durumuna göre invaziv hemodina-mik monitörizasyon gerekebilir. Esas tedavi kardiyologlar tarafından düzenlenir. (epidural anestezi komplikasyonları)
D- Aritmiler: Elektrokardiyografi monitörizasyonunun, 3500 olguda 1 hayat kurtarıcı rolü vardır. Bu nedenle her hastada kullanılmalıdır. Kalp hızı ve ritmi önemli indikatörlerdendir. Çeşitli anestezik maddeler de sinüs bradikardi-si, atriyo-ventriküler blok, ventriküler aritmilere neden olabilir. Süksinilkolin, halotan, pankuronyum, opioidler en sık aritmiye neden olan ajanlardandır. Spi-nal anestezi sırasında kardiyak arrest bildirilen olgular vardır. Entübasyon ve ekstübasyon esnasında refleks sempatik stimülasyon nedeniyle aritmiler oluşabilir. Santral venöz kateterizasyon işleminde görülebilir. Cerrahi işlem ve ma-nipülasyonların indüklediği çeşitli aritmiler vardır. Elektrolit dengesizlikleri nedeniyle de aritmiler ortaya çıkabilir.
Cihazların Yetersizliği veya Yanlış Kullanımı ile İlgili Olaylar
Modern anestezi sistemlerinde, güvenilir pnömatik, mekanik ve elektronik unsurlar vardır. Doğru kullanıldığında ve her uygulamadan önce kontrol edildiğinde sistemle ilgili beklenmedik hatalarla pek karşılaşılmaz. İnsan hatalarına yer vermemek amacıyla; gaz tankları veya boruları ile anestezi makinalanna girişler arasında her gaz için farklı kon-neksiyon yerleri vardır. Oksijenin %25'den daha az konsantrasyonunda kullanılmasına izin vermeyecek şekilde düzenlenmiştir. Kullanıcı hatalarını tamamen önlemek imkansız olduğu için, monitörler ve alarm sistemleri yerleştirilmiştir. Ancak her zaman ve her yerde bu olanaklara sahip anestezi sistemleri ve uygun düzenlenmiş çalışma koşulları bulunamayabilir. Anestezi uygulamaları için gerekli standartlar belirlenmeli, periyodik olarak yeniden gözden geçirilmelidir ve denetlenmelidir. Anestezi sistemleriyle ilgili komplikasyonlara topluca baktığımızda şu şekilde sıralayabiliriz:
a. Hipoksemi
b. Hiperoksi
c. Hiperkarbi
d. Hipokarbi
e. Anestezi devrelerinde basınç ve hacimle ilgili sorunlar
d. Doku hasarı: Kateterler giriş yerinde travmaya neden olurlar. Kanama, lokal ağrı oluşabilir. Santral kateter yerleştirirken; lokal hematom, hematome-diastinum, hematoraks veya retroperito-neal hematoma neden olabilecek damar yaralanmaları, pnömotoraks, hidroto-raks, hidro veya hemoperikardiyum, at-riyal perforasyon, pulmoner arter perfo-rasyonu, pulmoner infarkt, sinir hasarı meydana gelebilir.
e. Emboli: Hava embolisi veya ka-teterin bir bölümünün ya da tamamının embolisi gelişebilir.
f. Aritmi
g. Hemoraji: Santral ven veya arte-riyeJ hatlarda farkedilmeyen bir diskon-neksiyon ya da büyük damarların rüp-tiirii sonucu olabilir.
h. İskemi ve nekroz: Kollateral dolaşımın yetersiz olduğu durumlarda ar-teriyel kanülasyon olan bölgede oluşabilir.
Parenteral Nutrisyon Komplikasyonlari
Parenteral Nütrisyonun Komplikasyonları
Santral kateter yerleşimine bağlı komplikasyonlar (pnömotoraks, hava embolisi, tromboz, hematom, arter yaralanması), bakteriyel translokasyon, barsaktaki bakterilerin akciğer başta olmak üzere vücudun diğer bölgelerine geçmesi, enfeksiyon (bakteriyemi, sep-sis), metabolik komplikasyonlar; hi-po/hiperglisemi, elektrolit imbalansı, hiperlipidemi, prerenal azotemi, asit/ baz dengesizliği başlıca komplikasyonlar arasındadır. Metabolik kompli-kasyonlardan korunmak için gereksinimlerin doğru hesaplanması, iyi moni-törizasyon, formülde gerekli değişikliklerin yapılması en doğru yaklaşımdır. Kan şekeri > 110 mg/dL geçtikten sonra insülin kullanılmalı, trigliserit düzeyi >885 mg/dL halinde lipid miktarı azaltılmalı kan üresi 120 mg/dL ve sabitse formülü değiştirmemeli, yükselmeye devam ediliyorsa aminoasit miktarı düşürülmeli veya sadece esansiyel aminoa-sitleri içeren solüsyonlar kullanılmalıdır.
Total parenteral nütrisyon sırasında elektrolit ve asit baz dengesinin sürdürülmesi, nütrisyon hedeflerinin karşılanması, mekanik ve gastrointestinal komplikasyonlann önlemesi için hastalar dikkatle izlenmelidir.
Enteral yol ile hastanın nütrisyon ihtiyacı karşılanamıyorsa enteral/paren-teral yol birlikte kullanılabilir.
İhtiyacı olan hastaya beslenme desteğinin sağlanmasında, farklı bilim dallarından sağlık personelinin birlikte çalışmasına gereksinim vardır bu nedenle beslenme destek ekipleri kurulmuştur. Yaygın görüş, yeterli bilgi, deneyim ve teknolojiye sahip doktor, diyetisyen, hemşire ve eczacının mutlak ekipte yer alması yönündedir.
Santral kateter yerleşimine bağlı komplikasyonlar (pnömotoraks, hava embolisi, tromboz, hematom, arter yaralanması), bakteriyel translokasyon, barsaktaki bakterilerin akciğer başta olmak üzere vücudun diğer bölgelerine geçmesi, enfeksiyon (bakteriyemi, sep-sis), metabolik komplikasyonlar; hi-po/hiperglisemi, elektrolit imbalansı, hiperlipidemi, prerenal azotemi, asit/ baz dengesizliği başlıca komplikasyonlar arasındadır. Metabolik kompli-kasyonlardan korunmak için gereksinimlerin doğru hesaplanması, iyi moni-törizasyon, formülde gerekli değişikliklerin yapılması en doğru yaklaşımdır. Kan şekeri > 110 mg/dL geçtikten sonra insülin kullanılmalı, trigliserit düzeyi >885 mg/dL halinde lipid miktarı azaltılmalı kan üresi 120 mg/dL ve sabitse formülü değiştirmemeli, yükselmeye devam ediliyorsa aminoasit miktarı düşürülmeli veya sadece esansiyel aminoa-sitleri içeren solüsyonlar kullanılmalıdır.
Total parenteral nütrisyon sırasında elektrolit ve asit baz dengesinin sürdürülmesi, nütrisyon hedeflerinin karşılanması, mekanik ve gastrointestinal komplikasyonlann önlemesi için hastalar dikkatle izlenmelidir.
Enteral yol ile hastanın nütrisyon ihtiyacı karşılanamıyorsa enteral/paren-teral yol birlikte kullanılabilir.
İhtiyacı olan hastaya beslenme desteğinin sağlanmasında, farklı bilim dallarından sağlık personelinin birlikte çalışmasına gereksinim vardır bu nedenle beslenme destek ekipleri kurulmuştur. Yaygın görüş, yeterli bilgi, deneyim ve teknolojiye sahip doktor, diyetisyen, hemşire ve eczacının mutlak ekipte yer alması yönündedir.
Bebeklerde Masturbasyon Yapma
Bebeklerde Masturbasyon Yapma
Mastürbasyon konusunda ne zaman bir uzmana başvurulmalıdır?
Bazen çocuklarda mastürbasyon çocuğun yaşadığı huzursuzluğun, mutsuzluğun göstergesi olabilir. Eğer çocuğunuzun mastürbasyon yapması onun sosyal yaşamını etkiliyorsa ve yukarıda sözü edilen yöntemler işe yaramamışsa ve en önemlisi çocuğun ruh sağlığından endişe ediliyorsa mutlaka bir uzmanın yardımına başvurmak gerekir.
Çocuğunuzla ten temasını arttırım Kendileriyle bolca ten teması kurulan çocuklarda mastürbasyona daha az rastlanmaktadır. Dolayısıyla çocuğunuzla en az bir saat, ten temasının bolca olduğu zaman geçirmeye çalışın.
Çocuğunuz uyumadan önce mastürbasyon yaptığında bunu görmezden gelin. Çocuğunuz uykudan önce yaptığında çocuğunuzu yalnız bırakıp görmezden gelmeniz gerekir.
Uyku dışındaki diğer zamanlarda mastürbasyon yaptığında dikkatini dağıtmaya çalışın. Çocuğunuzun mastürbasyon yaptığını fark ettiğinizde ona oyuncak vererek ya da bir aktivite ile ilgisini dağıtmaya çalışın. Eğer bu işe yaramazsa, "Biliyorum bunu yapmak hoşuna gidiyor, ama bunu yalnızca kendi odanda yapabilirsin, başka insanların önünde yapmamalısın" diye çocuğunuza ulaşmaya çalışabilirsiniz. Çocuk özellikle 4-5 yaşma geldiğinde zaten başkalarının kendisi ile ilgili düşüncelerine karşı duyarlı olacağından, böylesi bir açıklama işe yarayacak ve yalnızca odasında yapmayı tercih edecektir. Daha küçük çocuklardan ise odalarına gitmeleri istenebilir. Elbette söz konusu çocuk henüz 17-18 aylık bir bebek ise böyle bir uyarı işe yaramayacağından sadece dikkati dağıtılmaya çalışılabilir.
Mastürbasyon konusunda ne zaman bir uzmana başvurulmalıdır?
Bazen çocuklarda mastürbasyon çocuğun yaşadığı huzursuzluğun, mutsuzluğun göstergesi olabilir. Eğer çocuğunuzun mastürbasyon yapması onun sosyal yaşamını etkiliyorsa ve yukarıda sözü edilen yöntemler işe yaramamışsa ve en önemlisi çocuğun ruh sağlığından endişe ediliyorsa mutlaka bir uzmanın yardımına başvurmak gerekir.
Çocuğunuzla ten temasını arttırım Kendileriyle bolca ten teması kurulan çocuklarda mastürbasyona daha az rastlanmaktadır. Dolayısıyla çocuğunuzla en az bir saat, ten temasının bolca olduğu zaman geçirmeye çalışın.
Çocuğunuz uyumadan önce mastürbasyon yaptığında bunu görmezden gelin. Çocuğunuz uykudan önce yaptığında çocuğunuzu yalnız bırakıp görmezden gelmeniz gerekir.
Uyku dışındaki diğer zamanlarda mastürbasyon yaptığında dikkatini dağıtmaya çalışın. Çocuğunuzun mastürbasyon yaptığını fark ettiğinizde ona oyuncak vererek ya da bir aktivite ile ilgisini dağıtmaya çalışın. Eğer bu işe yaramazsa, "Biliyorum bunu yapmak hoşuna gidiyor, ama bunu yalnızca kendi odanda yapabilirsin, başka insanların önünde yapmamalısın" diye çocuğunuza ulaşmaya çalışabilirsiniz. Çocuk özellikle 4-5 yaşma geldiğinde zaten başkalarının kendisi ile ilgili düşüncelerine karşı duyarlı olacağından, böylesi bir açıklama işe yarayacak ve yalnızca odasında yapmayı tercih edecektir. Daha küçük çocuklardan ise odalarına gitmeleri istenebilir. Elbette söz konusu çocuk henüz 17-18 aylık bir bebek ise böyle bir uyarı işe yaramayacağından sadece dikkati dağıtılmaya çalışılabilir.
4 Temmuz 2010 Pazar
Anestezi Komplikasyonlari (Yan Etkileri)
Anestezi Komplikasyonları ve Yan Etkileri
Hastaların hayati fonksiyonları operasyon boyunca hemen hemen tamamen anesteziklerin etkisinde ve anestezistle-rin kontrolü altında kalmaktadır. Bu dönemde meydana gelen bazı istenmeyen, planlanmamış olaylar sonucunda hastalar çeşitli derecelerde zarar görebilir ve hatta ölebilirler.
Anestezi, insani ve teknik komponentleri olan, kompleks bir sistemdir. Teorik olarak normal olması gereken anestezi süreci içinde, bazı hatalar planlanmamış ve düşünülmemiş bir olayı meydana getirebilir. Bir olayın "kritik olay" haline dönüşmesi; hastaya zarar verebilecek potansiyelde bir gelişimin ortaya çıkması ile tanımlanır. Örneğin, anestezi indüksiyonunda hipno-tik ve kas gevşetici ajandan sonra dikkatin dağılması gibi bir nedenle amaçlanandan fazla miktarda ve hızlı bir şekilde opioidin enjeksiyonu ile bradikardi görülebilir. Kalp hızının dakikada 65'ten 40'a düşmesi bir olay, 40'tan 10'a düşmesi "kritik olay"dır. Daha da ileri giderek asistol meydana gelirse artık kritik olay bir "kaza" veya "komplikas-yon"a dönüşmüştür. Anestezinin sonucunda planlanmamış ve öngörülmemiş bir durum ortaya çıktığında, "KOMPLİ-KASYON" olarak adlandırılmaktadır.
Bir olayın, kritik olaya, kritik olayın komplikasyona dönüşümüne neler neden olmaktadır? Sistemlerde fonksiyon bozukluklarının görüldüğü 3 aşama vardır: Davranışları şekillendiren faktörlerden oluşan yapısal plan, olayları şekillendiren faktörlerden kaynaklanan süreç ve ciddiyeti şekillendiren sonuç bölümleridir.
Her planda alınabilecek koruyucu önlemler, komplikasyon görülme olasılığını belirlemektedir. Genel olarak sistemler kompleksleştikçe, korunma ihtiyacı daha da artmaktadır.
Anestezi Yan Etkileri
Yapılan çok merkezli çalışmalardan elde edilen sonuçlara göre en sık rastlanan komplikasyonlar:
Bulantı - kusma
Boğaz ağrısı
Baş ağrısı
Kas ağrısı
Kardiovasküler olaylar
Hipotansiyon
Hipertansiyon
Aritmiler şeklinde sıralanmaktadır.
Hastalara daha ciddi ve kalıcı zarar verebilecek majör komplikasyonlar daha nadir olarak görülmektedir. Fakat getirdikleri ağır sonuçlar nedeniyle özellikle batı toplumlarında tıbbi davaların açılmasına neden olmaktadır.
Bu tip iddialar biriktikçe majör komplikasyonların tipleri kazaların mekanizması ve risk altındaki spesifik hasta popülasyonu ile ilgili bilgiler analiz edilmiştir.
Genel Anestezi Riski ve Yan etkileri
Anestezistlere karşı açılmış 1004 davayı içeren bir çalışmanın sonuçlarına göre;
Ölüm%37
Sinir hasarı %15
Beyin hasarı %12
%3 ile %5 arasında değişen oranlarda havayolu travması, göz yaralanması, emosyonel stres, pnömotoraks, karaciğer yetmezliği, yanık ve felç ile sonuçlandığı ortaya konmuştur.
Bunlara neden olan olaylara baktığımızda;
Belirlenememiş olaylar %50
Solunum sistemi ile ilgili olaylar %31
Cihazlar ve aletler ile ilgili olaylar %10
Kardiyovasküler sistem ile ilgili olaylar %6
Yanlış ilaç ve ilaç dozu ile ilgili olaylar %3
Diğer %1 şeklinde bir dağılımla karşılaşmaktayız.
Olayların yarısında, hasara neden olan spesifik bir mekanizma belirlenememiştir. Sinir yaralanmaları, kornea abrazyonu, inme veya miyokard infark-tüsü gibi hasarlarda, bunlara neden olan belli bir olay tanımlanamamıştır.
Hastaların hayati fonksiyonları operasyon boyunca hemen hemen tamamen anesteziklerin etkisinde ve anestezistle-rin kontrolü altında kalmaktadır. Bu dönemde meydana gelen bazı istenmeyen, planlanmamış olaylar sonucunda hastalar çeşitli derecelerde zarar görebilir ve hatta ölebilirler.
Anestezi, insani ve teknik komponentleri olan, kompleks bir sistemdir. Teorik olarak normal olması gereken anestezi süreci içinde, bazı hatalar planlanmamış ve düşünülmemiş bir olayı meydana getirebilir. Bir olayın "kritik olay" haline dönüşmesi; hastaya zarar verebilecek potansiyelde bir gelişimin ortaya çıkması ile tanımlanır. Örneğin, anestezi indüksiyonunda hipno-tik ve kas gevşetici ajandan sonra dikkatin dağılması gibi bir nedenle amaçlanandan fazla miktarda ve hızlı bir şekilde opioidin enjeksiyonu ile bradikardi görülebilir. Kalp hızının dakikada 65'ten 40'a düşmesi bir olay, 40'tan 10'a düşmesi "kritik olay"dır. Daha da ileri giderek asistol meydana gelirse artık kritik olay bir "kaza" veya "komplikas-yon"a dönüşmüştür. Anestezinin sonucunda planlanmamış ve öngörülmemiş bir durum ortaya çıktığında, "KOMPLİ-KASYON" olarak adlandırılmaktadır.
Bir olayın, kritik olaya, kritik olayın komplikasyona dönüşümüne neler neden olmaktadır? Sistemlerde fonksiyon bozukluklarının görüldüğü 3 aşama vardır: Davranışları şekillendiren faktörlerden oluşan yapısal plan, olayları şekillendiren faktörlerden kaynaklanan süreç ve ciddiyeti şekillendiren sonuç bölümleridir.
Her planda alınabilecek koruyucu önlemler, komplikasyon görülme olasılığını belirlemektedir. Genel olarak sistemler kompleksleştikçe, korunma ihtiyacı daha da artmaktadır.
Anestezi Yan Etkileri
Yapılan çok merkezli çalışmalardan elde edilen sonuçlara göre en sık rastlanan komplikasyonlar:
Bulantı - kusma
Boğaz ağrısı
Baş ağrısı
Kas ağrısı
Kardiovasküler olaylar
Hipotansiyon
Hipertansiyon
Aritmiler şeklinde sıralanmaktadır.
Hastalara daha ciddi ve kalıcı zarar verebilecek majör komplikasyonlar daha nadir olarak görülmektedir. Fakat getirdikleri ağır sonuçlar nedeniyle özellikle batı toplumlarında tıbbi davaların açılmasına neden olmaktadır.
Bu tip iddialar biriktikçe majör komplikasyonların tipleri kazaların mekanizması ve risk altındaki spesifik hasta popülasyonu ile ilgili bilgiler analiz edilmiştir.
Genel Anestezi Riski ve Yan etkileri
Anestezistlere karşı açılmış 1004 davayı içeren bir çalışmanın sonuçlarına göre;
Ölüm%37
Sinir hasarı %15
Beyin hasarı %12
%3 ile %5 arasında değişen oranlarda havayolu travması, göz yaralanması, emosyonel stres, pnömotoraks, karaciğer yetmezliği, yanık ve felç ile sonuçlandığı ortaya konmuştur.
Bunlara neden olan olaylara baktığımızda;
Belirlenememiş olaylar %50
Solunum sistemi ile ilgili olaylar %31
Cihazlar ve aletler ile ilgili olaylar %10
Kardiyovasküler sistem ile ilgili olaylar %6
Yanlış ilaç ve ilaç dozu ile ilgili olaylar %3
Diğer %1 şeklinde bir dağılımla karşılaşmaktayız.
Olayların yarısında, hasara neden olan spesifik bir mekanizma belirlenememiştir. Sinir yaralanmaları, kornea abrazyonu, inme veya miyokard infark-tüsü gibi hasarlarda, bunlara neden olan belli bir olay tanımlanamamıştır.
Cocuk Masturbasyon Yapiyorsa
Çocuk Masturbasyon
Mastürbasyon yapan bir çocuğa yaklaşımda dikkat edilmesi gereken noktalar
Hedeflerinizi belirlerken gerçekçi olun. Mastürbasyonu tama men sonlandırmak imkânsızdır. Çocuğunuzun artık kendini rahatlatan noktayı bulduğunu ve ona keyif verdiğini kabul etmelisiniz. Kontrol edilebilecek tek şey, çocuğunuzun bunu nerede yaptığıdır. En akılcı hedef yatak odası ya da banyoda yapmasına izin vermektir. Sözgelimi; çocuğunuza mastürbasyonun doğal bir davranış olduğunu, fakat tıpkı burnumuzu temizlemek ya da tuvalet ihtiyacımızı gidermek gibi özel bir davranış olduğunu, bu nedenle de insanlar önünde yapamayacağını açık olarak ifade etmelisiniz. Aksi halde eğer tamamen görmezden gelirseniz çocuğunuza her yerde özgürce yapabileceği mesajını vermiş olursunuz. Ancak böylesi bir konuşmayı çok küçük çocuklarla yapamazsınız.
Bebeklerde Masturbasyon
Bu yöntemleri çocuğunuzla günü geçiren bakıcı ya da öğretmenleri ile paylaşın. Çocuğun okulda mastürbasyon yapmasına yalnızca uykudan önce izin verilmelidir. Bakıcı ya da öğretmenin önce çocuğunuzun dikkatini dağıtmaya çalışmasını isteyin. Şayet işe yaramazsa bu kez çocuğa, "Senin de bize katılmanı bekliyoruz, istiyoruz" gibi telkinlerde bulunularak çocuğun diğer çocuklara katılımı sağlanabilir.
Mastürbasyon yapan bir çocuğa yaklaşımda dikkat edilmesi gereken noktalar
Hedeflerinizi belirlerken gerçekçi olun. Mastürbasyonu tama men sonlandırmak imkânsızdır. Çocuğunuzun artık kendini rahatlatan noktayı bulduğunu ve ona keyif verdiğini kabul etmelisiniz. Kontrol edilebilecek tek şey, çocuğunuzun bunu nerede yaptığıdır. En akılcı hedef yatak odası ya da banyoda yapmasına izin vermektir. Sözgelimi; çocuğunuza mastürbasyonun doğal bir davranış olduğunu, fakat tıpkı burnumuzu temizlemek ya da tuvalet ihtiyacımızı gidermek gibi özel bir davranış olduğunu, bu nedenle de insanlar önünde yapamayacağını açık olarak ifade etmelisiniz. Aksi halde eğer tamamen görmezden gelirseniz çocuğunuza her yerde özgürce yapabileceği mesajını vermiş olursunuz. Ancak böylesi bir konuşmayı çok küçük çocuklarla yapamazsınız.
Bebeklerde Masturbasyon
Bu yöntemleri çocuğunuzla günü geçiren bakıcı ya da öğretmenleri ile paylaşın. Çocuğun okulda mastürbasyon yapmasına yalnızca uykudan önce izin verilmelidir. Bakıcı ya da öğretmenin önce çocuğunuzun dikkatini dağıtmaya çalışmasını isteyin. Şayet işe yaramazsa bu kez çocuğa, "Senin de bize katılmanı bekliyoruz, istiyoruz" gibi telkinlerde bulunularak çocuğun diğer çocuklara katılımı sağlanabilir.
Enteral Nutrisyon Komplikasyonlari
Enteral Nütrisyonun Komplikasyonları
Tüpün yerinden çıkması, enfeksiyon, irritasyon tüpe bağlı olarak ortaya çıkan problemlerdir. Hiperglisemi, elektrolit dengesizliği, gastrointestinal sorunlar, aspirasyon, diyare, bulantı, dis-tansiyon ise karşılaşılan metabolik sorunlardandır.
Parenteral Niitrisyon (PNT): Nüt-risyon desteği gereken durumlarda, gastrointestinal yol kullanılamıyor ise, hasta için gerekli besin öğelerinin tamamının veya bir kısmının damar yoluyla verilmesi işlemine parenteral nütrisyon denir.
Parenteral nütrisyon, oral yoldan veya enteral tüp ile yeterince beslenemeyen hastalar için nütrisyonel ve metabolik destek sağlar. Bu hastaların gastrointestinal sistemi fonksiyonel değildir veya herhangi bir nedenle gastrointestinal sistem kullanılamamaktadır. Parenteral nütrisyon endikasyonları; barsak tıkanıklığı, peritonit, tedaviye yanıt vermeyen kusmalar, ağır diyare, enteroküta-nöz fîstül, kısa barsak sendromu ve ağır malabsorbsiyondur.
Total parenteral nütrisyon (TPN), genellikle hastanın bütün besin gereksinimlerini karşılayan nütrisyondur
TPN gerekli vitaminleri, mineralleri ve eser elementleri sağlar. Sıvı ve elektrolit dengesine ilişkin komplikasyon-lardan kaçınmak için hasta hemodina-mik yönden stabil olmalıdır. Perifer veya santral venlerden uygulanabilir. On günden uzun süre uygulandığında santral ven erişim yolu kullanılmalıdır. Solüsyondaki aminoasit ve dekstroz miktarları değişiktir. Solüsyonun ortalama ozmolalitesi sıklıkla 700 mOsm/L'nin üzerindedir. Periferik yoldan verilen çözeltinin ozmolalitesi ise düşük olmalıdır. Birkaç gün içinde nütrisyonun başka bir alternatifi düşünülen hastalarda uygulanır. Çünkü verilecek kalori miktarı kısıtlıdır.
Parenteral nütrisyonda hedef doza çıkarken; ilk gün 1/3 doz ikinci gün 2/3 doz üçüncü gün tam doz verilmelidir.
Enteral beslenmeye geçilip, parenteral nütrisyon kesilirken de aynı şekilde kademeli olarak azaltılır.
Hastanın bir günlük gereksinimini içeren bir torbanın 24 saatte ve sabit bir hızla tüketilmesi, substratların maksimum kullanımına fırsat tanır.
Beslenme Solüsyonlarının Hazırlanması
Belirli bir hasta için hesaplanan aminoasit, glukoz, yağ, elektrolit, eser elementler ve vitaminler tek torbada steril şartlarda hazırlanabilir veya özel hazırlanmış solüsyonlar, özel infüzyon set ve pompalar ile 24 saat süreye yayılarak verilebilir.
Tüpün yerinden çıkması, enfeksiyon, irritasyon tüpe bağlı olarak ortaya çıkan problemlerdir. Hiperglisemi, elektrolit dengesizliği, gastrointestinal sorunlar, aspirasyon, diyare, bulantı, dis-tansiyon ise karşılaşılan metabolik sorunlardandır.
Parenteral Niitrisyon (PNT): Nüt-risyon desteği gereken durumlarda, gastrointestinal yol kullanılamıyor ise, hasta için gerekli besin öğelerinin tamamının veya bir kısmının damar yoluyla verilmesi işlemine parenteral nütrisyon denir.
Parenteral nütrisyon, oral yoldan veya enteral tüp ile yeterince beslenemeyen hastalar için nütrisyonel ve metabolik destek sağlar. Bu hastaların gastrointestinal sistemi fonksiyonel değildir veya herhangi bir nedenle gastrointestinal sistem kullanılamamaktadır. Parenteral nütrisyon endikasyonları; barsak tıkanıklığı, peritonit, tedaviye yanıt vermeyen kusmalar, ağır diyare, enteroküta-nöz fîstül, kısa barsak sendromu ve ağır malabsorbsiyondur.
Total parenteral nütrisyon (TPN), genellikle hastanın bütün besin gereksinimlerini karşılayan nütrisyondur
TPN gerekli vitaminleri, mineralleri ve eser elementleri sağlar. Sıvı ve elektrolit dengesine ilişkin komplikasyon-lardan kaçınmak için hasta hemodina-mik yönden stabil olmalıdır. Perifer veya santral venlerden uygulanabilir. On günden uzun süre uygulandığında santral ven erişim yolu kullanılmalıdır. Solüsyondaki aminoasit ve dekstroz miktarları değişiktir. Solüsyonun ortalama ozmolalitesi sıklıkla 700 mOsm/L'nin üzerindedir. Periferik yoldan verilen çözeltinin ozmolalitesi ise düşük olmalıdır. Birkaç gün içinde nütrisyonun başka bir alternatifi düşünülen hastalarda uygulanır. Çünkü verilecek kalori miktarı kısıtlıdır.
Parenteral nütrisyonda hedef doza çıkarken; ilk gün 1/3 doz ikinci gün 2/3 doz üçüncü gün tam doz verilmelidir.
Enteral beslenmeye geçilip, parenteral nütrisyon kesilirken de aynı şekilde kademeli olarak azaltılır.
Hastanın bir günlük gereksinimini içeren bir torbanın 24 saatte ve sabit bir hızla tüketilmesi, substratların maksimum kullanımına fırsat tanır.
Beslenme Solüsyonlarının Hazırlanması
Belirli bir hasta için hesaplanan aminoasit, glukoz, yağ, elektrolit, eser elementler ve vitaminler tek torbada steril şartlarda hazırlanabilir veya özel hazırlanmış solüsyonlar, özel infüzyon set ve pompalar ile 24 saat süreye yayılarak verilebilir.
3 Temmuz 2010 Cumartesi
Cocuklarda Masturbasyon Yapma
Çocuklarda Masturbasyon Yapma
Özellikle uyumadan önce mastürbasyon yapan çocuklara nasıl yaklaşmak gerekir?
Çocuklarının mastürbasyon yapması anne babaları çok kaygılandıran, hatta dehşete düşüren davranışlardan biridir. Halbuki küçük çocuklarda mastürbasyon çok yaygındır. Pek çok çocuk için mastürbasyon son derece sağlıklı ve doğal bir davranıştır. Mastürbasyon çocuğun cinsel organını zevk ya da rahatlatma amacıyla uyarmasıdır. En erken 17.-18. aylarda, hatta daha erkende başlayabilir; ama en sık 3-5 yaş arasında görülür. Çocuk günde 5-6 kez mastürbasyon yapabileceği gibi haftada bir kez de yapabilir.
Çocukların ilgisi, çevreye olduğu kadar kendi bedenleri üzerinde de yoğunlaşır. Mastürbasyon çocuğun parmağını, gözünü keşfetmesi gibi, açlık dürtüsü kadar doğal olan, kendi vücudunda ona haz veren noktayı keşfetmesidir. Anne babalar, mastürbasyonun çocukta herhangi bir fiziksel soruna neden olmadığını bilmeliler. Olumsuz sonucu doğuran, anne babaların çocuklarına verdiği aşırı tepkidir. Asıl bu, çocuğa duygusal olarak zarar verir.
Çocukların üçte biri kendi vücutlarını keşfederken cinsel organlarını fark ederler. Bir kere ona haz veren noktayı keşfettikten sonra çocuğun mastürbasyon yapmayı tekrarlamasının nedenleri farklıdır. Kimi çocuk için yalnızca kendisine haz veren, onu rahatlatan bir deneyimken, bir başka çocuk mastürbasyona sıkıldığında ya da yorgun olduğunda başvurmaktadır. Bir başka çocuk için ise mastürbasyon yapmak, belki de hayatındaki tek mutluluk kaynağı, ona keyif veren, kendini güvende hissetmesini sağlayan tek deneyimdir. Mastürbasyonu keşfeden çocukların pek azı tamamen bırakır.
Özellikle uyumadan önce mastürbasyon yapan çocuklara nasıl yaklaşmak gerekir?
Çocuklarının mastürbasyon yapması anne babaları çok kaygılandıran, hatta dehşete düşüren davranışlardan biridir. Halbuki küçük çocuklarda mastürbasyon çok yaygındır. Pek çok çocuk için mastürbasyon son derece sağlıklı ve doğal bir davranıştır. Mastürbasyon çocuğun cinsel organını zevk ya da rahatlatma amacıyla uyarmasıdır. En erken 17.-18. aylarda, hatta daha erkende başlayabilir; ama en sık 3-5 yaş arasında görülür. Çocuk günde 5-6 kez mastürbasyon yapabileceği gibi haftada bir kez de yapabilir.
Çocukların ilgisi, çevreye olduğu kadar kendi bedenleri üzerinde de yoğunlaşır. Mastürbasyon çocuğun parmağını, gözünü keşfetmesi gibi, açlık dürtüsü kadar doğal olan, kendi vücudunda ona haz veren noktayı keşfetmesidir. Anne babalar, mastürbasyonun çocukta herhangi bir fiziksel soruna neden olmadığını bilmeliler. Olumsuz sonucu doğuran, anne babaların çocuklarına verdiği aşırı tepkidir. Asıl bu, çocuğa duygusal olarak zarar verir.
Çocukların üçte biri kendi vücutlarını keşfederken cinsel organlarını fark ederler. Bir kere ona haz veren noktayı keşfettikten sonra çocuğun mastürbasyon yapmayı tekrarlamasının nedenleri farklıdır. Kimi çocuk için yalnızca kendisine haz veren, onu rahatlatan bir deneyimken, bir başka çocuk mastürbasyona sıkıldığında ya da yorgun olduğunda başvurmaktadır. Bir başka çocuk için ise mastürbasyon yapmak, belki de hayatındaki tek mutluluk kaynağı, ona keyif veren, kendini güvende hissetmesini sağlayan tek deneyimdir. Mastürbasyonu keşfeden çocukların pek azı tamamen bırakır.
Enteral Nutrisyon
Enteral Nütrisyon
Günlük protein, kalori ve sıvı gereksinimlerini oral yoldan sağlayamayan bir hastaya, gerekli olan tüm besin öğelerinin ya da desteklenmesi istenilen maddelerin, hastanın işlevsel olan gastrointestinal kanalı yoluyla verilmesine enteral nütrisyon desteği denir
Enteral yol, nütrisyon için ilk tercih edilecek yol olmalıdır. Hiç olmazsa nütrisyonel desteğin bir parçası olarak kullanılmalı, ufak bir miktar besinin bile barsak mukozasının bütünlüğünü korumaya, atrofıyi azaltmaya yaradığı unutulmamalıdır. Enteral nütrisyon immün bütünlüğü sürdürme, sindirim sistemi florasını koruma, gastrointesti-nal kanama insidansını azaltma, TPN ile ilişkili infeksiyoz komplikasyonlar-dan kaçınma, ucuz maliyet gibi avantajlara sahiptir.
Kritik hastada hemodinamik stabiüte sağlanır sağlanmaz enteral nütrisyona başlanmalıdır. Stres, büyük ameliyat veya travmadan sonraki ilk 36 saat içinde sindirim kanalına gıdanın ulaştırılması olarak tanımlanan erken enteral nütrisyon, barsak mukozasına trofık destekle hiperkatabolik fazda barsağın metabolik ve immünolojik fonksiyonlarının korunmasını sağlar.
Kardiyopulmoner instabilite veya ikiden fazla organ yetmezliğinde enteral nütrisyon kontrendikedir. Enteral nütrisyon için;
Kardiyak indeks > 2 L/m2, Kan basıncı >70 mmHg, PEEP <5>%95 olmalıdır. Lak-tat üretimi artışı doku perfüzyonunun bozulması ve hipoksiye sekonderdir.
Enteral Nütrisyon Yöntemleri
Oral: Mümkünse tatlandırılmış ele-mental solüsyonlar oral olarak verilmelidir.
Enteral beslenmede kullanılan çeşitli tüpler vardır. Nazogastrik tüpler yerleştirilmesi kolay olan tüplerdir. Nazoduo-denal, nazojejunal olarak da yerleştirilebilir.
Gastrostomi: Kalın bir beslenme tüpü gerektiğinde veya bir aydan uzun süren beslenmelerde gastrostomi en uygun yoldur. Gastrostomi; cerrahi, per-kütan veya endoskopik uygulanabilir.
Jejunostomi: Cerrahi, iğne kateter, gastrostomi ve laparoskopik olarak uygulanabilir.
Gastroözofagial reflü veya aspiras-yon, üst gastrointestinal sistem anomalisi veya gastrik motilite bozuklukları gibi gastrik beslenmenin kontrendike olduğu durumlarda postpilorik erişim seçilecek yoldur.
Kısa süreli ise, nazoduodenal ve nazojejunal, uzun süreli ise jejunostomi beslenme tüpü kullanılır. Gastroparezi. sedatif-narkotik kullanımı, abdomen veya kafa travması, pankreatit gibi mide boşalmasının geciktiği durumlarda pasajı hızlandıracak ilaçlardan yararlanılabilir.
Enteral formüller; polimerik, oligo-merik ve hastalığa özgü formülleri kapsar. Polimerik formüllerde protein içeriği, kalori yoğunluğu ve ozmolalite bileşenlere göre değişir. Yeterli miktarda verildiğinde polimerik formüller bir hastanın nütrisyon gereksinimlerinin %100'ünü karşılayabilir.
Oligomerik formüller, çeşitli kombinasyonlarda hidrolize veya kısmen hidrolize makronütriyentler sağlayan enteral formüllerdir.
Hastalığa özgü formüller, spesifik hasta popülasyonlarının nütrisyon gereksinimlerini karşılamak üzere hazırlanmışlardır. Kalori, protein, karbonhidrat ve yağ miktarları çeşitli (akciğer hastalığı, böbrek yetersizliği vb) tıbbi durumların spesifik gereksinimlerini karşılamak üzere değiştirilmiştir. Seçilen solüsyon ile hastanın gereksinimlerini karşılayacak miktar belirlenir. Sulandırmadan, 20-30mL/saat ile başlanır. Sorun çıkmadığı sürece her 8-12 saatte bir infüzyon hızının iki katına çıkılır veya her 8 saatte bir 10mL artırılır Gastrointestinal intolerans (karın ağrısı, bulantı, diyare, distansiyon) gelişirse bir basamak geri dönülür, sorun düzeldikten sonra tekrar artırılır. Hedef miktara ulaşılıncaya kadar gerekli ilaveler parenteral yolla yapılır.
Günlük protein, kalori ve sıvı gereksinimlerini oral yoldan sağlayamayan bir hastaya, gerekli olan tüm besin öğelerinin ya da desteklenmesi istenilen maddelerin, hastanın işlevsel olan gastrointestinal kanalı yoluyla verilmesine enteral nütrisyon desteği denir
Enteral yol, nütrisyon için ilk tercih edilecek yol olmalıdır. Hiç olmazsa nütrisyonel desteğin bir parçası olarak kullanılmalı, ufak bir miktar besinin bile barsak mukozasının bütünlüğünü korumaya, atrofıyi azaltmaya yaradığı unutulmamalıdır. Enteral nütrisyon immün bütünlüğü sürdürme, sindirim sistemi florasını koruma, gastrointesti-nal kanama insidansını azaltma, TPN ile ilişkili infeksiyoz komplikasyonlar-dan kaçınma, ucuz maliyet gibi avantajlara sahiptir.
Kritik hastada hemodinamik stabiüte sağlanır sağlanmaz enteral nütrisyona başlanmalıdır. Stres, büyük ameliyat veya travmadan sonraki ilk 36 saat içinde sindirim kanalına gıdanın ulaştırılması olarak tanımlanan erken enteral nütrisyon, barsak mukozasına trofık destekle hiperkatabolik fazda barsağın metabolik ve immünolojik fonksiyonlarının korunmasını sağlar.
Kardiyopulmoner instabilite veya ikiden fazla organ yetmezliğinde enteral nütrisyon kontrendikedir. Enteral nütrisyon için;
Kardiyak indeks > 2 L/m2, Kan basıncı >70 mmHg, PEEP <5>%95 olmalıdır. Lak-tat üretimi artışı doku perfüzyonunun bozulması ve hipoksiye sekonderdir.
Enteral Nütrisyon Yöntemleri
Oral: Mümkünse tatlandırılmış ele-mental solüsyonlar oral olarak verilmelidir.
Enteral beslenmede kullanılan çeşitli tüpler vardır. Nazogastrik tüpler yerleştirilmesi kolay olan tüplerdir. Nazoduo-denal, nazojejunal olarak da yerleştirilebilir.
Gastrostomi: Kalın bir beslenme tüpü gerektiğinde veya bir aydan uzun süren beslenmelerde gastrostomi en uygun yoldur. Gastrostomi; cerrahi, per-kütan veya endoskopik uygulanabilir.
Jejunostomi: Cerrahi, iğne kateter, gastrostomi ve laparoskopik olarak uygulanabilir.
Gastroözofagial reflü veya aspiras-yon, üst gastrointestinal sistem anomalisi veya gastrik motilite bozuklukları gibi gastrik beslenmenin kontrendike olduğu durumlarda postpilorik erişim seçilecek yoldur.
Kısa süreli ise, nazoduodenal ve nazojejunal, uzun süreli ise jejunostomi beslenme tüpü kullanılır. Gastroparezi. sedatif-narkotik kullanımı, abdomen veya kafa travması, pankreatit gibi mide boşalmasının geciktiği durumlarda pasajı hızlandıracak ilaçlardan yararlanılabilir.
Enteral formüller; polimerik, oligo-merik ve hastalığa özgü formülleri kapsar. Polimerik formüllerde protein içeriği, kalori yoğunluğu ve ozmolalite bileşenlere göre değişir. Yeterli miktarda verildiğinde polimerik formüller bir hastanın nütrisyon gereksinimlerinin %100'ünü karşılayabilir.
Oligomerik formüller, çeşitli kombinasyonlarda hidrolize veya kısmen hidrolize makronütriyentler sağlayan enteral formüllerdir.
Hastalığa özgü formüller, spesifik hasta popülasyonlarının nütrisyon gereksinimlerini karşılamak üzere hazırlanmışlardır. Kalori, protein, karbonhidrat ve yağ miktarları çeşitli (akciğer hastalığı, böbrek yetersizliği vb) tıbbi durumların spesifik gereksinimlerini karşılamak üzere değiştirilmiştir. Seçilen solüsyon ile hastanın gereksinimlerini karşılayacak miktar belirlenir. Sulandırmadan, 20-30mL/saat ile başlanır. Sorun çıkmadığı sürece her 8-12 saatte bir infüzyon hızının iki katına çıkılır veya her 8 saatte bir 10mL artırılır Gastrointestinal intolerans (karın ağrısı, bulantı, diyare, distansiyon) gelişirse bir basamak geri dönülür, sorun düzeldikten sonra tekrar artırılır. Hedef miktara ulaşılıncaya kadar gerekli ilaveler parenteral yolla yapılır.
2 Temmuz 2010 Cuma
Bebeklerle Zaman Gecirme
Çocuklarla ve Bebeklerle geçirilen zaman nasıl daha nitelikli bir hale getirilebilir?
Zaman, özellikle kentte yaşayanların en büyük sorunudur. Kendimize de, sevdiklerimize de bir türlü yetmez. Çocuklarımıza ayırdığımız zaman, -aslında çocuklarımızla geçen zaman demek daha doğrudur; çünkü çok azımız çocuklarımıza, onlarla baş başa geçirdiğimiz özel bir zaman dilimi ayırabiliyoruz- tam bir kargaşa içinde geçer.
Çocukların herkesten çok anne babaları ile sağlıklı ilişki kurmaya ihtiyaçları vardır. Günün büyük bir bölümünü kreş ya da okulda geçiren çocukların bile günlerini okulda olup bitenlerden çok anne babaları ile yaşananlar belirler. Tıpkı biz yetişkinlerde olduğu gibi, çocukların da evden mutlu ayrılmaları onların günlerini mutlu bir şekilde geçirmelerini sağlar. Her ne kadar anne baba eve geldiğinde gün çoktan bitmiş olsa da gün çocuk için yeni başlar. Çünkü o, anne babasının gelişini, akşamın olmasını, onlarla geçireceği zamanı bütün bir gün beklemiştir.
Elbette yorucu bir günün sonrasında anne babanın, üstelik de evde onları bekleyen başka görevlerin olduğu düşünülürse çocuklara zaman ayırmaları zordur. Anne babanın hem birbirlerine hem de kendilerine zaman ayırmaya ihtiyaçları varken, tüm zamanlarını doğal olarak yalnızca çocukları ile geçiremezler. Çocukları ile geçirilen zamanın verimli olması açısından anne babaların da muhakkak kendilerine ait zamanları olması gerekir. Üstelik çocuklarla yoğun bir şekilde baş başa uzun bir süre geçirmek de oldukça yorucudur. Zaten anne babanın çocuğu ile geçirdiği zamanda önemli olan bu zamanın "niceliği" yani süresi değildir. Önemli olan zamanın nasıl geçirildiğidir. Yani duygusal olarak çocuğunuzla olabilmenizdir.
Çocuğunuzla ilişkinizde duygusal olarak var olabilmeniz için tüm varlığınızla onu dinlemeye, anlamaya çalışmanız gerekir. Çoğunlukla duygusal varlığımızdan çok, yalnızca fiziksel olarak katıldığımız toplantı ve iş ilişkilerini düşünürsek kendimizi ilişkiye duygusal olarak verebilmemiz oldukça zordur. Sözgelimi; çocuğunuzla bir oyun oynarken ya da onunla birlikte herhangi bir şey yaparken onu ne kadar can kulağı ile dinlemeye çalışıyorsunuz? Dikkatli bir şekilde gözlemleseniz de hem kendinizin hem de çocuğunuzun duygularının ne kadar farkında olarak davranabiliyorsunuz? İşte bu farkındalığın oranı, birlikte geçirdiğiniz zamanın niteliğini belirler.
Çocuğun yaptığı her şey ve dünyanın kendisi onun için yeterince baş döndürücü ve merak uyandırıcıdır. O yüzden de çocuk durmadan keşfetmek, denemek ister. Eline geçirdiği herhangi bir şey onun için çok pahalı bir oyuncaktan farksızdır. Bu nedenle de çocuğunuzla ne yaptığınızdan çok, nasıl yaptığınız önemlidir.
Ona hem sözlü olarak hem de davranışları ile kendisini ifade edebilmesi için şans vermeniz, onu dinlemeniz, ilgi ve sevginizi ten temasını da içerecek şekilde hissettirmeniz önemlidir. Böylece geçirilen zaman da anlamlı, nitelikli olur. Ama bir taraftan çok sevdiğiniz bir diziyi takip ederken ya da bir işinizi tamamlamaya çalışırken çocuğunuzla ilişki kurmaya çalıştığınızda bu her iki taraf için de doyumlu olmaz. Üstelik bu durum çocuğunuzun huzur-suzlaşmasına, hatta giderek hırçın davranmasına neden olur.
Kendisi ile bir süre nitelikli zaman geçirilen çocuk, daha sonra kolaylıkla kendisine onu meşgul edebilecek uğraşılar bulabilir, kendi kendisi ile bağımsız zaman geçirmeyi öğrenmesi için ihtiyacı olan duygusal kapasiteyi de geliştirmiş olur.
Zaman, özellikle kentte yaşayanların en büyük sorunudur. Kendimize de, sevdiklerimize de bir türlü yetmez. Çocuklarımıza ayırdığımız zaman, -aslında çocuklarımızla geçen zaman demek daha doğrudur; çünkü çok azımız çocuklarımıza, onlarla baş başa geçirdiğimiz özel bir zaman dilimi ayırabiliyoruz- tam bir kargaşa içinde geçer.
Çocukların herkesten çok anne babaları ile sağlıklı ilişki kurmaya ihtiyaçları vardır. Günün büyük bir bölümünü kreş ya da okulda geçiren çocukların bile günlerini okulda olup bitenlerden çok anne babaları ile yaşananlar belirler. Tıpkı biz yetişkinlerde olduğu gibi, çocukların da evden mutlu ayrılmaları onların günlerini mutlu bir şekilde geçirmelerini sağlar. Her ne kadar anne baba eve geldiğinde gün çoktan bitmiş olsa da gün çocuk için yeni başlar. Çünkü o, anne babasının gelişini, akşamın olmasını, onlarla geçireceği zamanı bütün bir gün beklemiştir.
Elbette yorucu bir günün sonrasında anne babanın, üstelik de evde onları bekleyen başka görevlerin olduğu düşünülürse çocuklara zaman ayırmaları zordur. Anne babanın hem birbirlerine hem de kendilerine zaman ayırmaya ihtiyaçları varken, tüm zamanlarını doğal olarak yalnızca çocukları ile geçiremezler. Çocukları ile geçirilen zamanın verimli olması açısından anne babaların da muhakkak kendilerine ait zamanları olması gerekir. Üstelik çocuklarla yoğun bir şekilde baş başa uzun bir süre geçirmek de oldukça yorucudur. Zaten anne babanın çocuğu ile geçirdiği zamanda önemli olan bu zamanın "niceliği" yani süresi değildir. Önemli olan zamanın nasıl geçirildiğidir. Yani duygusal olarak çocuğunuzla olabilmenizdir.
Çocuğunuzla ilişkinizde duygusal olarak var olabilmeniz için tüm varlığınızla onu dinlemeye, anlamaya çalışmanız gerekir. Çoğunlukla duygusal varlığımızdan çok, yalnızca fiziksel olarak katıldığımız toplantı ve iş ilişkilerini düşünürsek kendimizi ilişkiye duygusal olarak verebilmemiz oldukça zordur. Sözgelimi; çocuğunuzla bir oyun oynarken ya da onunla birlikte herhangi bir şey yaparken onu ne kadar can kulağı ile dinlemeye çalışıyorsunuz? Dikkatli bir şekilde gözlemleseniz de hem kendinizin hem de çocuğunuzun duygularının ne kadar farkında olarak davranabiliyorsunuz? İşte bu farkındalığın oranı, birlikte geçirdiğiniz zamanın niteliğini belirler.
Çocuğun yaptığı her şey ve dünyanın kendisi onun için yeterince baş döndürücü ve merak uyandırıcıdır. O yüzden de çocuk durmadan keşfetmek, denemek ister. Eline geçirdiği herhangi bir şey onun için çok pahalı bir oyuncaktan farksızdır. Bu nedenle de çocuğunuzla ne yaptığınızdan çok, nasıl yaptığınız önemlidir.
Ona hem sözlü olarak hem de davranışları ile kendisini ifade edebilmesi için şans vermeniz, onu dinlemeniz, ilgi ve sevginizi ten temasını da içerecek şekilde hissettirmeniz önemlidir. Böylece geçirilen zaman da anlamlı, nitelikli olur. Ama bir taraftan çok sevdiğiniz bir diziyi takip ederken ya da bir işinizi tamamlamaya çalışırken çocuğunuzla ilişki kurmaya çalıştığınızda bu her iki taraf için de doyumlu olmaz. Üstelik bu durum çocuğunuzun huzur-suzlaşmasına, hatta giderek hırçın davranmasına neden olur.
Kendisi ile bir süre nitelikli zaman geçirilen çocuk, daha sonra kolaylıkla kendisine onu meşgul edebilecek uğraşılar bulabilir, kendi kendisi ile bağımsız zaman geçirmeyi öğrenmesi için ihtiyacı olan duygusal kapasiteyi de geliştirmiş olur.
Farmakokinetik Nedir
Klinik Farmakoloji
Farmakokinetik Nedir
Absorbsiyon: Lokal anestezikler genelde mukozalara uygulanır veya değişik doku ve kompartmanlara enjekte edilir. Mukozalar lokal anestezik penet-rasyonuna karşı zayıf bir bariyer oluşturur. Dolayısıyla bu uygulamada etkileri çabuk başlar. Sağlam deriden geçebilmeleri için suda yüksek konsantrasyonda çözünmüş olması ve analjezi oluşturabilmesi için ise, yağda eriyen lokal anestezik konsantrasyonunun yüksek olması gerekir. EMLA kremi %5 lido karışımı olup, bir yağ/su emülsiyonunda eritilmiştir. Bir damar yolu açılması için yeterli olacak dermal analjezi için bir saat önceden uygulanması ve üzerinin pansumanla kapatılması gerekir. EMLA kremi uygulamasıyla, ince deri greftleri ve benler alınabilir, litotripsi ve sünnet yapılabilir. Deride ödem veya eritem oluşumu gibi yan etkileri vardır.
Mukozalarda, yaralanmış deride bir aylıktan küçük bebeklerde, methemoglo-binemi eğilimi olanlarda uygulanmaz.
Lokal anesteziklerin kan düzeylerini belirleyen çeşitli faktörler mevcuttur.
Lokal anesteziklerin sistemik ab-sorbsiyonu kan akımı ile orantılıdır. Özellikle aşağıdaki faktörler tarafından etkilenir: Enjeksiyon yeri:
İntraveöz>trakeal>interkostal>kaudal>paraservikal>epidural>brakiyal pleksus >si-yatik>subkutan (2) Vazokonstriksiyon: Epinefrin eklenmesi vazokonstriksiyon yaparak absorbsiyonu yavaşlatır, nöronlara geçiş artar, etki süresi uzar, toksik etkileri azalır (Tablo 3). Kısa etkili a-janlarda, bu etkiler daha belirgindir. Li-dokaine adrenalin eklenmesi anestezi süresini en az %50 uzatır. Bupivakainin etki süresini değiştirmez. Bupivakainin etki süresinin uzun olması proteine yüksek oranda bağlanmasındandır. 3. Dokuya yüksek oranda bağlanan lokal a-nestezik (örn; etidokain) daha yavaş ab-sorbe olur. Lokal anestezik maddelerin vazodilatatör etkileri de farklıdır.
B. Dağılım: Lokal anesteziklerin dağılımı organlara geçişine bağlıdır. Bunu belirleyen faktörler: 1. Doku perfüzyo-nu: Perfüzyonu fazla olan organlar (beyin, akciğer, karaciğer, böbrekler, kalp) başlangıçtaki hızlı dağılımdan (alfa-fazı) sorumludur. Bunu orta derecede kanlanan dokulara (kas ve barsak) yavaş dağılım (3-fazı) takip eder. Özellikle akciğer önemli miktarlarda lokal anestezik sekestrasyonu sağlar. 2. Kan/doku dağılım katsayısı: Plazma proteinlerine kuvvetli olarak bağlanan lokal anestezikler kanda daha uzun süre kalırlar. Yağda erime oranları yüksek olanlar dokulara daha kolay geçer. 3. Doku kitlesi: Kitlesinin büyük olması nedeniyle kas dokusu lokal anestezikler için önemli bir re-zervuar oluşturur.
Farmakokinetik Nedir
Absorbsiyon: Lokal anestezikler genelde mukozalara uygulanır veya değişik doku ve kompartmanlara enjekte edilir. Mukozalar lokal anestezik penet-rasyonuna karşı zayıf bir bariyer oluşturur. Dolayısıyla bu uygulamada etkileri çabuk başlar. Sağlam deriden geçebilmeleri için suda yüksek konsantrasyonda çözünmüş olması ve analjezi oluşturabilmesi için ise, yağda eriyen lokal anestezik konsantrasyonunun yüksek olması gerekir. EMLA kremi %5 lido karışımı olup, bir yağ/su emülsiyonunda eritilmiştir. Bir damar yolu açılması için yeterli olacak dermal analjezi için bir saat önceden uygulanması ve üzerinin pansumanla kapatılması gerekir. EMLA kremi uygulamasıyla, ince deri greftleri ve benler alınabilir, litotripsi ve sünnet yapılabilir. Deride ödem veya eritem oluşumu gibi yan etkileri vardır.
Mukozalarda, yaralanmış deride bir aylıktan küçük bebeklerde, methemoglo-binemi eğilimi olanlarda uygulanmaz.
Lokal anesteziklerin kan düzeylerini belirleyen çeşitli faktörler mevcuttur.
Lokal anesteziklerin sistemik ab-sorbsiyonu kan akımı ile orantılıdır. Özellikle aşağıdaki faktörler tarafından etkilenir: Enjeksiyon yeri:
İntraveöz>trakeal>interkostal>kaudal>paraservikal>epidural>brakiyal pleksus >si-yatik>subkutan (2) Vazokonstriksiyon: Epinefrin eklenmesi vazokonstriksiyon yaparak absorbsiyonu yavaşlatır, nöronlara geçiş artar, etki süresi uzar, toksik etkileri azalır (Tablo 3). Kısa etkili a-janlarda, bu etkiler daha belirgindir. Li-dokaine adrenalin eklenmesi anestezi süresini en az %50 uzatır. Bupivakainin etki süresini değiştirmez. Bupivakainin etki süresinin uzun olması proteine yüksek oranda bağlanmasındandır. 3. Dokuya yüksek oranda bağlanan lokal a-nestezik (örn; etidokain) daha yavaş ab-sorbe olur. Lokal anestezik maddelerin vazodilatatör etkileri de farklıdır.
B. Dağılım: Lokal anesteziklerin dağılımı organlara geçişine bağlıdır. Bunu belirleyen faktörler: 1. Doku perfüzyo-nu: Perfüzyonu fazla olan organlar (beyin, akciğer, karaciğer, böbrekler, kalp) başlangıçtaki hızlı dağılımdan (alfa-fazı) sorumludur. Bunu orta derecede kanlanan dokulara (kas ve barsak) yavaş dağılım (3-fazı) takip eder. Özellikle akciğer önemli miktarlarda lokal anestezik sekestrasyonu sağlar. 2. Kan/doku dağılım katsayısı: Plazma proteinlerine kuvvetli olarak bağlanan lokal anestezikler kanda daha uzun süre kalırlar. Yağda erime oranları yüksek olanlar dokulara daha kolay geçer. 3. Doku kitlesi: Kitlesinin büyük olması nedeniyle kas dokusu lokal anestezikler için önemli bir re-zervuar oluşturur.
Nutrisyon Durumu
Nütrisyon Durumu Değerlendirmesi
Hastanın klinik durumunun saptanması ve uygun nütrisyon tedavisinin planlanabilmesi amacıyla nütrisyon durumunun değerlendirilmesi lazımdır. Nasıl bir hastaya cilt ve deri rengine bakarak kan verilemez ise, hastanın nütrisyon durumu değerlendirilmeden beslenme desteği de yapılamaz. Çok çeşitli yöntemler vardır.
1. Antropometrik Ölçümler:
Vücut kitle indeksi (VKİ): Boy
için metre (m) ağırlık için kilogram (kg) kullanılır. VKİ: Ağırlık (kg) / Boy (m2) şeklinde ifade edilir ve her iki cinste ve çoğu yaş gruplarında dar bir normal sınıra göre karşılaştırmaya izin verir:
20-25 normal, >30 obez, 18-20 orta malnütrisyon, >18 kötü beslenme olarak değerlendirilir.
Üst kol çevresi, Triseps cilt kalınlığı: Cilt altı yağ dokusunun kalınlığı ile yakından ilişkili olan bu parametre, nondominant kolda olekranon ile akro-miyon arasındaki aralığın orta noktasında caliper adı verilen özel araç ile ölçülür. Üst kol çevresi, baş çevresi gibi antropometrik ölçümler cins ve ırka göre değişik referans taşıması, egzersiz ile kas kitlesinin artması, yatağa bağlı bir hastada protein-enerji malnütrisyonun-dan bağımsız kas atrofısinin görülmesi, yoğun bakım hastalarında interstisiyel sıvı artışı gibi nedenlerden etkilendiği için nütrisyon durumunun değerlendirilmesinde yeterli değildir.
2- Biyokimyasal Değerlendirme: Serum prealbumin, serum transferin, demir-bağlama kapasitesi ve serum reti-nol bağlayıcı protein düzeyi, total lenfo-sitin belirli bir düzeyin altına düşmesi malnütrisyon riskini gösterir. Albumin, nütrisyonel değerlendirmede prognostik nütrisyonel risk indeksi (PNİ)'ni hesaplamada kullanılır
PNİ (% risk) =158-16.6 (Albumin g/dl) - 0.78 (Triseps DKK mm) - 0.2 (Transferrin mg/dl) - 5.8 (Deri testi yanıtı "0-2")
PNİ >%50'nin üzerinde olması sep-sis, mortalite ve komplikasyonun artacağının göstergesidir
Nitrojen dengesi: Malhütrisyonlu hastanın nitrojen dengesi negatif yöne kaymıştır. 24 saatlik idrarda atılan azot miktarı hesaplanır. Fizyolojik olarak idrarla atılan azot, esas olarak üre for-mundadır.
Toplam N x 6.25 = gr/gün -» protein 3. Sübjektif Global Değerlendirme (SGD)
Vücut ağırlığındaki değişmenin saptanması için son altı aydaki kilo kaybı kaydedilir ve kilo kaybı yüzdesi hesaplanır. Hastanın aldığı besinler ve besin alımında yakın zamandaki değişimler bulantı, kusma, ishal, iştahsızlık gibi gastrointestinal semptomlar, fonksiyonel kapasite değişimi yanısıra fizik muayene bulguları dikkate alınarak hafif, orta, ağır malnütrisyon olarak değerlendirilir Sübjektif global değerlendirme, nütrisyon tedavisinin planlanması ve uygulanmasında klinisyene yardımcı olan kolay ve basit bir yöntemdir.
Bu yöntemlerin hiç biri diğerinden daha üstün değildir. Herbirinin avantaj ve dezavantajı vardır.
Enerji Gereksiniminin Ölçüm ve Hesaplanması
Nütrisyon desteğinde amaç hastanın gereksinimleri doğrultusunda nütriyent-lerin sunulmasıdır.
Enerji Tüketimi
İstirahat Enerji Tüketimi (İET):
Yatak istirahatindeki bir kişinin harcadığı enerji miktarıdır.
Fizik aktiviteye bağlı enerji tüketimi, besinlerin oluşturduğu termogene-zis, stres faktörlerine bağlı enerji tüketiminin toplamıdır.
Enerji gereksiniminin saptanmasında değişik yöntemlerden yararlanılır.
1. İndirekt kalorimetri: Yakıt olarak kullanılan maddelerin metabolize olmaları sırasında kullanılan 02 ve oluşan C02'in ölçülmesi esasına dayanır. Hata payı en az olan yöntemdir.
2. Harris Benedict eşitliği: Bazal enerji tüketimini hesaplamak için kullanılan en yaygın yöntemlerden birisidir.
Erkekler: 66.47 + (13.75xVA) + (5xboy)-(6.76xyaş)
Kadınlar: 65.51 + (9.56xVA) + (1.85xboy)-(4.67xyaş)
VA= vücut ağırlığı (kg)
Boy= santimetre
Yaş= yıl
Elde edilen değer, uygun bir stres faktörü ile çarpılır. Multipl travma, sepsiste bu faktör 1.2-1.5, multipl organ yetmezliğinde 1.5-2.0 arasındadır.
3. Schofield formülü
4. İzotopik metabolik analiz
5. Vücut ağırlığına göre hesaplamak: Metabolik stresi olan hastalarda yeterli enerji alımının en basit ve pratik tahminidir. Günde 25-30 kcal/kg formülüdür.
Aşırı beslenmenin de oksijen tüketiminde artma, C02 üretiminde artma, hi-perglisemi, karaciğer yağlanması, im-mün sistemde bozulma gibi zararlı etkileri vardır. Bu nedenle hastaların nütrisyon destekleri enerji gereksinimlerine göre yapılmalıdır. Hipokalorik nütrisyon, aşırı nütrisyona göre daha az zarar verir
Gıdalarla alınması gereken ve vücudun büyüme ve normal işlevler için sağlanması gereken nütriyentler; karbonhidratlar, proteinler, lipidler, vitaminler, mineral ve eser elementlerdir.
Karbonhidratlar: Meyve, sebze ve tahıllar karbonhidrat kaynaklarıdır. Karbonhidratlar enerji sağlarlar. 1 gr glukoz yandığı zaman 4 kcal enerji verir. Glukoz tüm hücrelerde metabolize edilir. Beyin eritrositler ve kemik iliği hücrelerinin en önemli enerji kaynağıdır. Ketozisin önlenmesi için günde en az 100 g gereklidir. Diyetteki karbonhidrat düzeyi stres sırasında non-protein kalorinin %60-70'ini sağlamalıdır. Gluko-zun vücutta metabolize edilebilmesi için intravenöz verilme hızı 5 mg/kg/dk'yı geçmemelidir. Glukoz ile insülin sekresyonu uyarıldığında, sağlıklı kişilerde 5 mg/kg/dk hız aşılmadıkça kan şekeri 200 mg/dl üzerine çıkmaz. Ancak karbondioksit üretimi artacağından, bunun sorun olabileceği durumlarda örneğin solunum yetmezliğinde glukoz daha yavaş verilmelidir. İnsülin rezistansının oluşabileceği stres gibi durumlarda ve diyabette yüksek konsantrasyonlarda glukoz mutlaka insülin ile birlikte verilmelidir.
Lipidler: Karbonhidratlardan daha fazla enerji sağlarlar. 1 g yağ 9 kcal enerji sağlar. Yüksek enerji vermelerinden dolayı küçük volümlerde yeterli enerji desteği sağlayabilirler. Verilme hızı en fazla 1.0-1.5 g/kg/gün olmalıdır. Ozmolalitesi düşük olduğu için periferik yol ile de kullanılabilirler. Lipidler, non-protein kalorinin %30-40'nı sağlamalıdır. Lipid metabolizması bozuklukları, ciddi hipertrigliseridemi ve ciddi trombositopeni varlığında verilmemelidir.
Proteinler: Metabolik stresi artmış hastalarda protein gereksinimi de artmıştır. Protein katabolizmasını azaltmak için yeterli protein verilmesi esastır. Günlük ihtiyaç 1.2-2.0 g/kg arasında hesaplanmalıdır. Protein verilmesi sırasında mutlaka her 1 g nitrojene karşılık 120-200 kcal enerji verilmelidir. Aşırı protein desteğinin metabolizmayı hızlandırdığı, ateş ve üre oluşumunu artırdığı unutulmamalıdır.
Glutamin, vücutta en bol bulunan aminoasittir ve stres durumlarında yarı-esansiyel olarak kana geçer. İmmun sistem hücreleri ve eritrositler için majör enerji kaynağıdır. Travma sonrası düzeyi hızla azalır. Parenteral veya enteral yol ile kullanılması, barsak mukoza bütünlüğünün sürdürülmesinde yararlıdır. İntravenöz yolla verilen albumin solüsyonunun "Nütrisyon Desteği" anlamında bir yararı yoktur.
Günlük protein gereksiniminin hesaplanması şu şekilde olmalıdır:
1. 2 g/kg x metabolik aktivite faktörü Nonprotein kalori nitrojen oranı 100/1 - 150/1 olmalıdır.
(Nonprotein kalori / 150) x 6.25 (24 saatlik idrar azotu + 4) x 6.25 Vitaminler: Yağda çözünen vitaminler (A, D, E, K) lipoproteinlerin bir parçası olarak lenfatik sistem yoluyla karaciğere gelir ve çeşitli vücut dokularında depolanır. Suda çözünen vitaminler esansiyel enzim sistemlerinin bileşenleridir. Birçoğu enerji metabolizmasını destekleyen reaksiyonlara katılır. Bu vitaminler; C, Folikasit, Tiamin, Ri-boflavin, Vit B6, Vit B12, Niasin, Biotin, Pantotenik asittir.Vücutta depolanmaz ve idrarla küçük miktarlarda atılır. Vitamin eksikliğinin önlenmesi ve normal fizyolojik işlevlerin sürmesi için suda çözünen vitaminlerden her gün belirli bir miktar alınması gerekir, vitamin A yara iyileşmesi ve doku onarımı, vitamin C kollajen sentezi, yara onarımı, B vitaminleri metabolik fonksiyonlar ve karbonhidrat kullanımı, pridoksin protein sentezi, çinko yara onarımı, immün sistem ve protein sentezi, vitamin E antioksidasyon, folik asit, demir, B12 eritrosit sentezi için gereklidir.
Ancak mikronütriyentlerin dozlarına ilişkin kesinleşmiş değerler yoktur. Klinik pratikte özellikle potasyum, magnezyum, çinko, fosfat düzeylerinin normal olması sağlanmalıdır. Selenyum, krom ve molibden gibi eser elementlerin de nütrisyon desteğinde yeri olduğu unutulmamalıdır.
Etiyolojiden bağımsız orta veya ağır malnütrisyon, 7 gün veya daha uzun açlık, oral alımın en az 7 gün süreli kesileceği ve travma olgularında hemodina-mik stabilite sağlanır sağlanmaz beslenme desteğine başlanmalıdır.
Erişim Yolları
Beslenme desteği; oral, total enteral, total parenteral (TPN), periferik parenteral ve enteral ile parenteral birlikte uygulanabilir.
Hastanın klinik durumunun saptanması ve uygun nütrisyon tedavisinin planlanabilmesi amacıyla nütrisyon durumunun değerlendirilmesi lazımdır. Nasıl bir hastaya cilt ve deri rengine bakarak kan verilemez ise, hastanın nütrisyon durumu değerlendirilmeden beslenme desteği de yapılamaz. Çok çeşitli yöntemler vardır.
1. Antropometrik Ölçümler:
Vücut kitle indeksi (VKİ): Boy
için metre (m) ağırlık için kilogram (kg) kullanılır. VKİ: Ağırlık (kg) / Boy (m2) şeklinde ifade edilir ve her iki cinste ve çoğu yaş gruplarında dar bir normal sınıra göre karşılaştırmaya izin verir:
20-25 normal, >30 obez, 18-20 orta malnütrisyon, >18 kötü beslenme olarak değerlendirilir.
Üst kol çevresi, Triseps cilt kalınlığı: Cilt altı yağ dokusunun kalınlığı ile yakından ilişkili olan bu parametre, nondominant kolda olekranon ile akro-miyon arasındaki aralığın orta noktasında caliper adı verilen özel araç ile ölçülür. Üst kol çevresi, baş çevresi gibi antropometrik ölçümler cins ve ırka göre değişik referans taşıması, egzersiz ile kas kitlesinin artması, yatağa bağlı bir hastada protein-enerji malnütrisyonun-dan bağımsız kas atrofısinin görülmesi, yoğun bakım hastalarında interstisiyel sıvı artışı gibi nedenlerden etkilendiği için nütrisyon durumunun değerlendirilmesinde yeterli değildir.
2- Biyokimyasal Değerlendirme: Serum prealbumin, serum transferin, demir-bağlama kapasitesi ve serum reti-nol bağlayıcı protein düzeyi, total lenfo-sitin belirli bir düzeyin altına düşmesi malnütrisyon riskini gösterir. Albumin, nütrisyonel değerlendirmede prognostik nütrisyonel risk indeksi (PNİ)'ni hesaplamada kullanılır
PNİ (% risk) =158-16.6 (Albumin g/dl) - 0.78 (Triseps DKK mm) - 0.2 (Transferrin mg/dl) - 5.8 (Deri testi yanıtı "0-2")
PNİ >%50'nin üzerinde olması sep-sis, mortalite ve komplikasyonun artacağının göstergesidir
Nitrojen dengesi: Malhütrisyonlu hastanın nitrojen dengesi negatif yöne kaymıştır. 24 saatlik idrarda atılan azot miktarı hesaplanır. Fizyolojik olarak idrarla atılan azot, esas olarak üre for-mundadır.
Toplam N x 6.25 = gr/gün -» protein 3. Sübjektif Global Değerlendirme (SGD)
Vücut ağırlığındaki değişmenin saptanması için son altı aydaki kilo kaybı kaydedilir ve kilo kaybı yüzdesi hesaplanır. Hastanın aldığı besinler ve besin alımında yakın zamandaki değişimler bulantı, kusma, ishal, iştahsızlık gibi gastrointestinal semptomlar, fonksiyonel kapasite değişimi yanısıra fizik muayene bulguları dikkate alınarak hafif, orta, ağır malnütrisyon olarak değerlendirilir Sübjektif global değerlendirme, nütrisyon tedavisinin planlanması ve uygulanmasında klinisyene yardımcı olan kolay ve basit bir yöntemdir.
Bu yöntemlerin hiç biri diğerinden daha üstün değildir. Herbirinin avantaj ve dezavantajı vardır.
Enerji Gereksiniminin Ölçüm ve Hesaplanması
Nütrisyon desteğinde amaç hastanın gereksinimleri doğrultusunda nütriyent-lerin sunulmasıdır.
Enerji Tüketimi
İstirahat Enerji Tüketimi (İET):
Yatak istirahatindeki bir kişinin harcadığı enerji miktarıdır.
Fizik aktiviteye bağlı enerji tüketimi, besinlerin oluşturduğu termogene-zis, stres faktörlerine bağlı enerji tüketiminin toplamıdır.
Enerji gereksiniminin saptanmasında değişik yöntemlerden yararlanılır.
1. İndirekt kalorimetri: Yakıt olarak kullanılan maddelerin metabolize olmaları sırasında kullanılan 02 ve oluşan C02'in ölçülmesi esasına dayanır. Hata payı en az olan yöntemdir.
2. Harris Benedict eşitliği: Bazal enerji tüketimini hesaplamak için kullanılan en yaygın yöntemlerden birisidir.
Erkekler: 66.47 + (13.75xVA) + (5xboy)-(6.76xyaş)
Kadınlar: 65.51 + (9.56xVA) + (1.85xboy)-(4.67xyaş)
VA= vücut ağırlığı (kg)
Boy= santimetre
Yaş= yıl
Elde edilen değer, uygun bir stres faktörü ile çarpılır. Multipl travma, sepsiste bu faktör 1.2-1.5, multipl organ yetmezliğinde 1.5-2.0 arasındadır.
3. Schofield formülü
4. İzotopik metabolik analiz
5. Vücut ağırlığına göre hesaplamak: Metabolik stresi olan hastalarda yeterli enerji alımının en basit ve pratik tahminidir. Günde 25-30 kcal/kg formülüdür.
Aşırı beslenmenin de oksijen tüketiminde artma, C02 üretiminde artma, hi-perglisemi, karaciğer yağlanması, im-mün sistemde bozulma gibi zararlı etkileri vardır. Bu nedenle hastaların nütrisyon destekleri enerji gereksinimlerine göre yapılmalıdır. Hipokalorik nütrisyon, aşırı nütrisyona göre daha az zarar verir
Gıdalarla alınması gereken ve vücudun büyüme ve normal işlevler için sağlanması gereken nütriyentler; karbonhidratlar, proteinler, lipidler, vitaminler, mineral ve eser elementlerdir.
Karbonhidratlar: Meyve, sebze ve tahıllar karbonhidrat kaynaklarıdır. Karbonhidratlar enerji sağlarlar. 1 gr glukoz yandığı zaman 4 kcal enerji verir. Glukoz tüm hücrelerde metabolize edilir. Beyin eritrositler ve kemik iliği hücrelerinin en önemli enerji kaynağıdır. Ketozisin önlenmesi için günde en az 100 g gereklidir. Diyetteki karbonhidrat düzeyi stres sırasında non-protein kalorinin %60-70'ini sağlamalıdır. Gluko-zun vücutta metabolize edilebilmesi için intravenöz verilme hızı 5 mg/kg/dk'yı geçmemelidir. Glukoz ile insülin sekresyonu uyarıldığında, sağlıklı kişilerde 5 mg/kg/dk hız aşılmadıkça kan şekeri 200 mg/dl üzerine çıkmaz. Ancak karbondioksit üretimi artacağından, bunun sorun olabileceği durumlarda örneğin solunum yetmezliğinde glukoz daha yavaş verilmelidir. İnsülin rezistansının oluşabileceği stres gibi durumlarda ve diyabette yüksek konsantrasyonlarda glukoz mutlaka insülin ile birlikte verilmelidir.
Lipidler: Karbonhidratlardan daha fazla enerji sağlarlar. 1 g yağ 9 kcal enerji sağlar. Yüksek enerji vermelerinden dolayı küçük volümlerde yeterli enerji desteği sağlayabilirler. Verilme hızı en fazla 1.0-1.5 g/kg/gün olmalıdır. Ozmolalitesi düşük olduğu için periferik yol ile de kullanılabilirler. Lipidler, non-protein kalorinin %30-40'nı sağlamalıdır. Lipid metabolizması bozuklukları, ciddi hipertrigliseridemi ve ciddi trombositopeni varlığında verilmemelidir.
Proteinler: Metabolik stresi artmış hastalarda protein gereksinimi de artmıştır. Protein katabolizmasını azaltmak için yeterli protein verilmesi esastır. Günlük ihtiyaç 1.2-2.0 g/kg arasında hesaplanmalıdır. Protein verilmesi sırasında mutlaka her 1 g nitrojene karşılık 120-200 kcal enerji verilmelidir. Aşırı protein desteğinin metabolizmayı hızlandırdığı, ateş ve üre oluşumunu artırdığı unutulmamalıdır.
Glutamin, vücutta en bol bulunan aminoasittir ve stres durumlarında yarı-esansiyel olarak kana geçer. İmmun sistem hücreleri ve eritrositler için majör enerji kaynağıdır. Travma sonrası düzeyi hızla azalır. Parenteral veya enteral yol ile kullanılması, barsak mukoza bütünlüğünün sürdürülmesinde yararlıdır. İntravenöz yolla verilen albumin solüsyonunun "Nütrisyon Desteği" anlamında bir yararı yoktur.
Günlük protein gereksiniminin hesaplanması şu şekilde olmalıdır:
1. 2 g/kg x metabolik aktivite faktörü Nonprotein kalori nitrojen oranı 100/1 - 150/1 olmalıdır.
(Nonprotein kalori / 150) x 6.25 (24 saatlik idrar azotu + 4) x 6.25 Vitaminler: Yağda çözünen vitaminler (A, D, E, K) lipoproteinlerin bir parçası olarak lenfatik sistem yoluyla karaciğere gelir ve çeşitli vücut dokularında depolanır. Suda çözünen vitaminler esansiyel enzim sistemlerinin bileşenleridir. Birçoğu enerji metabolizmasını destekleyen reaksiyonlara katılır. Bu vitaminler; C, Folikasit, Tiamin, Ri-boflavin, Vit B6, Vit B12, Niasin, Biotin, Pantotenik asittir.Vücutta depolanmaz ve idrarla küçük miktarlarda atılır. Vitamin eksikliğinin önlenmesi ve normal fizyolojik işlevlerin sürmesi için suda çözünen vitaminlerden her gün belirli bir miktar alınması gerekir, vitamin A yara iyileşmesi ve doku onarımı, vitamin C kollajen sentezi, yara onarımı, B vitaminleri metabolik fonksiyonlar ve karbonhidrat kullanımı, pridoksin protein sentezi, çinko yara onarımı, immün sistem ve protein sentezi, vitamin E antioksidasyon, folik asit, demir, B12 eritrosit sentezi için gereklidir.
Ancak mikronütriyentlerin dozlarına ilişkin kesinleşmiş değerler yoktur. Klinik pratikte özellikle potasyum, magnezyum, çinko, fosfat düzeylerinin normal olması sağlanmalıdır. Selenyum, krom ve molibden gibi eser elementlerin de nütrisyon desteğinde yeri olduğu unutulmamalıdır.
Etiyolojiden bağımsız orta veya ağır malnütrisyon, 7 gün veya daha uzun açlık, oral alımın en az 7 gün süreli kesileceği ve travma olgularında hemodina-mik stabilite sağlanır sağlanmaz beslenme desteğine başlanmalıdır.
Erişim Yolları
Beslenme desteği; oral, total enteral, total parenteral (TPN), periferik parenteral ve enteral ile parenteral birlikte uygulanabilir.
1 Temmuz 2010 Perşembe
Nutrisyon Nedir
Nütrisyon Nedir
Nütrisyon, insanlar için yaşamsal bir öneme sahiptir. Her gün fonksiyonel kapasitemizi korumak için yemek yeriz. Bir gün aç kaldığımızda, günün sonuna doğru enerji eksikliği hissederiz. Açlığın yanısıra iş görme kapasitemiz azalır. Kas kitlemizi korumak için metabolizma hızımızı düşürerek ve farklı meta-bolik yolları aktive ederek açlık durumuna uyum sağlarız. Aç bırakılmak zorunda olan hastaların altta yatan hastalıkları nedeniyle metabolizma hızları yavaşlamaz. Bu hastalar proteinleri korumak için adapte olmazlar ve kalori kaynaklarını kullanmazlar.
Nütrisyon desteğinin gecikmesi mal-nütrisyona ve onunla ilişkili komplikas-yonlara yol açabilir. Dokuların asıl gereksinimi olan makro veya mikro besin öğelerinden yoksun kalması sonucunda yapısal eksiklikler ve organlarda fonksiyon bozukluklarının ortaya çıkmasına malnütrisyon denir.
Yara enfeksiyonlarında artış, immü-nitede bozulma, hastanede kalma süresinin uzaması, multipl organ disfonksi-yonu ve mortalitede artış, malnütrisyon sonucu ortaya çıkabilecek komplikas-yonlar arasındadır. Hastanede yatan hastalardaki malnütrisyon sıklığı %30-50 arasındadır
Kilo ve boy ölçümünde ihmal, personelin değişmesi, sorumluluğun dağılması, tetkikler nedeniyle hastanın uzun süre aç kalması, hastaların gıda alımını gözlemlemekte ihmal, malnütrisyonlu hastanın ameliyat edilmesi, artan gereksinimlerin anlaşılamaması (sepsis vb), ameliyat sonrasında uzun süre glukoz + tuz kullanımı hastanede yatan hastalardaki malnütrisyonun başlıca nedenleridir.
Pek çok çalışma hastane popülasyo-nundaki malnütrisyon ile morbidite ve mortalite arasındaki ilişkiyi açığa çıkartmıştır. Nütrisyon desteğinin başlıca amacı, açlık ve stres durumlarına sıklıkla eşlik eden morbidite ve mortaliteyi azaltmaktır.
Hipermetabolik durumlar, hastalığın neden olduğu metabolik olayların hızlanması ile karakterizedir. Vücut ısısının bir derece yükselmesi bazal metabolizmayı %10'un üzerinde artırır. Ciddi yanıklar, sepsis, travma ve yaralanma gibi şiddetli veya uzamış hastalık durumları organizmanın metabolizmasını ve enerji kullanımını etkileyen hipermetabolik stres yanıta yol açar. Kalori alımı azaldığında vücut endojen enerji kaynaklarına yönelir. Vücuttaki karbonhidrat depoları 24 saat süreyle yeterlidir. Karaciğerde glikojen depolan boşaldığı için, beyin enerji kaynağı olan glukoza glukoneogenezis yolu ile ulaşır. Yani kas, protein yıkımı ile elde edilen aminoasitlerden enerji sağlar. Kronik açlıkta protein katabolizması başladıktan sonra vücutta açlığa karşı adaptasyon oluşmaya başlar. Enerji kaynağı olarak glukozdan yağlara doğru bir eğilim oluşurken, metabolizma hızında da yavaşlama ortaya çıkar. Kronik açlıkta yaşamın sürdürülmesi iki şeye bağlıdır.
1. Önceki enerji kaynakları
2. Kalori/protein alımındaki azalmanın hızı. Protein kaybı %10-15 arasında iken organ fonksiyonları bozulur. Kayıp %20-25'e çıktığında organ disfonksiyo-nu şiddetlenir. Enfeksiyon, komplikas-yonlar ve ölüm kaçınılmaz olur.
Açlık ve travmaya metabolik yanıtlar farklıdır
Nütrisyon, insanlar için yaşamsal bir öneme sahiptir. Her gün fonksiyonel kapasitemizi korumak için yemek yeriz. Bir gün aç kaldığımızda, günün sonuna doğru enerji eksikliği hissederiz. Açlığın yanısıra iş görme kapasitemiz azalır. Kas kitlemizi korumak için metabolizma hızımızı düşürerek ve farklı meta-bolik yolları aktive ederek açlık durumuna uyum sağlarız. Aç bırakılmak zorunda olan hastaların altta yatan hastalıkları nedeniyle metabolizma hızları yavaşlamaz. Bu hastalar proteinleri korumak için adapte olmazlar ve kalori kaynaklarını kullanmazlar.
Nütrisyon desteğinin gecikmesi mal-nütrisyona ve onunla ilişkili komplikas-yonlara yol açabilir. Dokuların asıl gereksinimi olan makro veya mikro besin öğelerinden yoksun kalması sonucunda yapısal eksiklikler ve organlarda fonksiyon bozukluklarının ortaya çıkmasına malnütrisyon denir.
Yara enfeksiyonlarında artış, immü-nitede bozulma, hastanede kalma süresinin uzaması, multipl organ disfonksi-yonu ve mortalitede artış, malnütrisyon sonucu ortaya çıkabilecek komplikas-yonlar arasındadır. Hastanede yatan hastalardaki malnütrisyon sıklığı %30-50 arasındadır
Kilo ve boy ölçümünde ihmal, personelin değişmesi, sorumluluğun dağılması, tetkikler nedeniyle hastanın uzun süre aç kalması, hastaların gıda alımını gözlemlemekte ihmal, malnütrisyonlu hastanın ameliyat edilmesi, artan gereksinimlerin anlaşılamaması (sepsis vb), ameliyat sonrasında uzun süre glukoz + tuz kullanımı hastanede yatan hastalardaki malnütrisyonun başlıca nedenleridir.
Pek çok çalışma hastane popülasyo-nundaki malnütrisyon ile morbidite ve mortalite arasındaki ilişkiyi açığa çıkartmıştır. Nütrisyon desteğinin başlıca amacı, açlık ve stres durumlarına sıklıkla eşlik eden morbidite ve mortaliteyi azaltmaktır.
Hipermetabolik durumlar, hastalığın neden olduğu metabolik olayların hızlanması ile karakterizedir. Vücut ısısının bir derece yükselmesi bazal metabolizmayı %10'un üzerinde artırır. Ciddi yanıklar, sepsis, travma ve yaralanma gibi şiddetli veya uzamış hastalık durumları organizmanın metabolizmasını ve enerji kullanımını etkileyen hipermetabolik stres yanıta yol açar. Kalori alımı azaldığında vücut endojen enerji kaynaklarına yönelir. Vücuttaki karbonhidrat depoları 24 saat süreyle yeterlidir. Karaciğerde glikojen depolan boşaldığı için, beyin enerji kaynağı olan glukoza glukoneogenezis yolu ile ulaşır. Yani kas, protein yıkımı ile elde edilen aminoasitlerden enerji sağlar. Kronik açlıkta protein katabolizması başladıktan sonra vücutta açlığa karşı adaptasyon oluşmaya başlar. Enerji kaynağı olarak glukozdan yağlara doğru bir eğilim oluşurken, metabolizma hızında da yavaşlama ortaya çıkar. Kronik açlıkta yaşamın sürdürülmesi iki şeye bağlıdır.
1. Önceki enerji kaynakları
2. Kalori/protein alımındaki azalmanın hızı. Protein kaybı %10-15 arasında iken organ fonksiyonları bozulur. Kayıp %20-25'e çıktığında organ disfonksiyo-nu şiddetlenir. Enfeksiyon, komplikas-yonlar ve ölüm kaçınılmaz olur.
Açlık ve travmaya metabolik yanıtlar farklıdır
Lokal Anestezik Nedir
Lokal Anestezik Nedir, Lokal Anestezik İlaçlar
Lokal anestezikler öncelikle medulla spinalis, spinal sinir kökleri ve periferik sinirler olmak üzere iskelet kası, kalp kası ve beyin gibi uyarılabilen dokularda impuls oluşumunu ve yayılmasını geçici olarak bloke eden maddelerdir. Lokal/rejyonal anestezinin oluşması için lokal anestezik maddelerin uygun yere uygun yoğunlukta verilmesi gerekmektedir. Lokal anestezik ilaçlara ek olarak, pekçok ilaç, özellikle kinidin benzeri antiaritmikler, antihistam inikler ve P-blokerler de lokal anestezik etkiye sahiptirler.
Lokal anestezi terimi genellikle topi-kal veya yüzey anestezisi (ilacın deri ve mukozaya temas ettirilmesi ile elde edilir), infıltrasyon anestezisi (ilaç keşi, yara veya lezyon yerine bir enjektörle infiltre edilir ) veya alan bloğu (ameliyat yeri çevresinde bir anestezi hattı oluşturulur) yöntemleri için kullanılır.
Rejyonal (bölgesel) anestezi terimi ise, belli bir bölgeyi ilgilendiren sinir veya sinirlerin, gangliyon veya pleksus-ların bloğu, intratekal veya epidural blok yöntemleri için kullanılır.
Tarihçe: Erythroxlon Coca yapraklarında bulunan ana alkaloid kokain, 1860 yılında Neimann tarafından izole edilmiştir. Kokainin lokal anestezik etkisinin klinik önemi ise, Kari Köller (1884) tarafından göze damlatılarak gösterilmiştir. Kokainin alışkanlık yapıcı ve toksik etkileri farkedildikten sonra, diğer lokal anestezikler sentezlenmiştir. Kokain tek doğal ve vazokons-triktör etkili lokal anesteziktir. Bu etkisi nedeniyle günümüzde burun mukozasının topikal anestezisinde kullanılır.
Lokal anestezikler öncelikle medulla spinalis, spinal sinir kökleri ve periferik sinirler olmak üzere iskelet kası, kalp kası ve beyin gibi uyarılabilen dokularda impuls oluşumunu ve yayılmasını geçici olarak bloke eden maddelerdir. Lokal/rejyonal anestezinin oluşması için lokal anestezik maddelerin uygun yere uygun yoğunlukta verilmesi gerekmektedir. Lokal anestezik ilaçlara ek olarak, pekçok ilaç, özellikle kinidin benzeri antiaritmikler, antihistam inikler ve P-blokerler de lokal anestezik etkiye sahiptirler.
Lokal anestezi terimi genellikle topi-kal veya yüzey anestezisi (ilacın deri ve mukozaya temas ettirilmesi ile elde edilir), infıltrasyon anestezisi (ilaç keşi, yara veya lezyon yerine bir enjektörle infiltre edilir ) veya alan bloğu (ameliyat yeri çevresinde bir anestezi hattı oluşturulur) yöntemleri için kullanılır.
Rejyonal (bölgesel) anestezi terimi ise, belli bir bölgeyi ilgilendiren sinir veya sinirlerin, gangliyon veya pleksus-ların bloğu, intratekal veya epidural blok yöntemleri için kullanılır.
Tarihçe: Erythroxlon Coca yapraklarında bulunan ana alkaloid kokain, 1860 yılında Neimann tarafından izole edilmiştir. Kokainin lokal anestezik etkisinin klinik önemi ise, Kari Köller (1884) tarafından göze damlatılarak gösterilmiştir. Kokainin alışkanlık yapıcı ve toksik etkileri farkedildikten sonra, diğer lokal anestezikler sentezlenmiştir. Kokain tek doğal ve vazokons-triktör etkili lokal anesteziktir. Bu etkisi nedeniyle günümüzde burun mukozasının topikal anestezisinde kullanılır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
