11 Haziran 2010 Cuma

Sedasyon ve Analjezi Nedir

Sedasyon ve Analjezi Nedir

Mekanik ventilasyon uygulanan has­talarda huzursuzluğu önlemek, uykuyu ve ventilatörle senkronize solumayı sağlamak için, hastaların sıklıkla seda-tize edilmeleri ve analjeziklerin kulla­nılması gerekmektedir. Ağrı ve huzur­suzluk, yoğun bakım hastalarının tedavi sürecinde mutlak engellenmesi gerekli olan bir durumdur. Yoğun bakımlarda hastaların sadece tedavilerini değil, onlar için olabilecek en konforlu bakımı sağlayabilmek, yoğun bakım çalışanları için en önemli yaklaşımlardan biridir. Hastaların çoğunun parenteral olarak aldıkları analjezik ajanların yeterliliği­nin kontrol edilmesi gerekir. Çünkü, bu­gün yoğun bakım hastalarında saptanan yetersiz analjezi oranının, bundan 30 yıl öncesine benzer olduğu görülmektedir. Özellikle uyanık olgularda hasta kont­rollü analjezi yöntemlerine başvurulabi­lir. Bu grup ilaçlar, damar yolu ya da epidural yolla verilebilirler. Non-steroid antienflamatuarlar da analjezi amacı ile kullanılmaktadır.

Hasta Kontrollü analjezi

Yoğun bakım olgularında anksiyete oranı oldukça yüksektir ve kontrol altına alınamadığı zaman patolojik boyut­lara tırmanabilir.

Yoğun bakımda Sedasyon, hastaların rahatlamasını ve kendini daha iyi hissetmesini sağla­yacak bir uygulamadır. Özellikle şuuru açık olan olguların yapay solunum ciha­zına uyum sağlamasında çok önemli bir yardımcıdır. Ayrıca sedasyon, kişinin yaşama geri döndüğü dönemde yoğun bakım ile ilgili kötü anılarını hatırlama­masında önemli rol oynar ki, bu da kali­teli bir yaşama dönüş için ruhsal yön­den önemli bir etkendir. Yoğun bakım­larda benzodiyazepinler, sedasyon için en uygun ajan­lar olarak kullanılmaktadırTFakat ne yazık ki, analjezide olduğu gibi anksi­yete ve sedasyonda objektif bir skorla-ma ölçümü yoktur, olanların da yeterli olmadığı gözlenmektedir.

Laringeal Maske

Laringeal Maske

LMA proksimal ucu standart 15


mm'lik konnektör ile el ventilatörü ya da solunum devresine bağlanabilen ge­niş bir tüp ve distal ucu pilot tüp aracılı­ğı ile şişirilebilen, laringeal açıklığı ka­patacak şekilde dizayn edilmiş eliptik bir kaftan oluşur. Eliptik kafin konkav kısmına açılan üç pencereli açıklık epi-glotun düşmesini ve lümenin kapanma­sını engeller. Arka yüzeyi boyunca orta hatta oryantasyonu sağlayan siyah bir çizgi bulunan tüp ile eliptik kaf 30°'lik açı ile birleşir.

Yerleştirme sırasında, hastada derin bir şuursuzluk gerektirir. Uygun boyda bir LMA seçilerek kaf tamamen indiri­lir, larinksle temas etmeyecek yüzeye, kaf üzerine kaygmlaştırıcı jel sürülür. Hasta supin pozisyonda, baş ve boyun orta hatta olmalıdır. İdeal olarak boyun hafif fleksiyonda ve baş hafif ekstansi-yonda iken yerleştirilir, ancak servikal omur travması şüphesi varsa bu hare­ketler yapılmamalıdır. Tüp, kalem gibi ve distal kısmın yüzü hastanın dişlerine bakacak şekilde tutulmalıdır. Kafin ucu üst kesicilerin arkasına ve kafin üst yü­zü damağa değecek şekilde posterior fa-ringeal duvara ulaşıncaya kadar itilme-lidir. Daha sonra maske aşağıya ve ar­kaya doğru bastırılarak hipofarinksin arkasına yerleşme hissi oluşturan direnç alınıncaya kadar itilmeli hava ile şişirilmelidir. Bu sırada tüp ağızdan 1-2 cm dışarıya doğru çıkar ve larinks öne doğru itilir. Yerleştirildikten sonra tüpün yanına, hastanın ısırmasını önleyecek ve LMA'nin açıklığını garantileyecek rulo bandaj yerleştirilir. LMA yüz maskesine göre daha kolay ve güvenli hava­yolu sağlarken, endotrakeal entübasyonun bazı dezavantajlarını da önler.

10 Haziran 2010 Perşembe

Cocuklarda Uyku Problemi Tedavisi

Uyku probleminin çözümüne yönelik davranışçı ve analitik yaklaşımlar arasında ne gibi farklar vardır?

Beslenme ve uyku problemlerini ele alırken bu kitapta genel ola­rak benimsenen yaklaşım analitik yaklaşımdır. Belki aranızda sözgelimi bebeklerde uyku problemleri üzerine düşürken geçmiş deneyimler, anne babanın kendi çocukluk deneyimleri üzerinde durmanın pratik anlamda çok da yararlı olmayacağını, onun yerine şimdiye, problemin kendisine odaklı düşünmenin daha yararlı olacağını düşünenleriniz olabilir. Ancak uyku problemi aile birey­lerinin birbirlerini anlamada, birbirlerine doğru tepkiler vermekte zorlandıkları zamanlarda ortaya çıkar.

Çocuklarda uyku problemi tedavisi

Uyku probleminin çözümü ile ilgili olarak analitik ve davranış­çı yaklaşımları karşılaştırırken, elbette, hangi metodun aileye da­ha uygun olduğu üzerinde durmakta da yarar vardır. Temel olarak analitik yaklaşım anne babanın, çocukları ile ilişkilerindeki önem­li noktaları yine kendilerinin bulmalarına, kendilerine uygun çö­züm yollarını belirlemelerine olanak sağlar. Üstelik böylesi bir deneyim ileri­de çocuklarıyla ilişkilerinde karşı­laşacakları sorunların -daha önce uy­gun düşünme biçimini öğrendikleri için- üstesinden kendilerinin gelmeleri­ni de sağlar.
Elbette davranışçı yaklaşımlar da problemin çözümünde başarılı olurlar. Ancak davranışçı yaklaşımda anne ba­balar sorunda etkili olan psikolojik süreçler, problemin temel ne­denleri ve söz konusu problemin aslında çocuğun hangi ihtiyacını anlattığı konularında eksik kalırlar. Çünkü başlangıç olarak anne babaların aile içi dinamiklerinin üzerine düşünebilme sorumlulu­ğunu almaları gerekir.

Bebeklerde uyku sorunu

Uyku problemi üzerine analitik olarak düşünülürken anlaşıl­ması gereken ilk temel soru, çocuk için uyumanın ne anlama gel­diği ve çocuğun zihninde uyumaya eşlik eden psikolojik süreçlerin neler olduğunun anlaşılmasıdır. Uyku probleminin nedenleri ile anne babanın uyku ile ilgili genel olarak çocuğa yaklaşımlarının -ki bu yaklaşımlar genellikle sorunun devam etmesine neden olur- birbirinden ayrılması gerekir.

Geceleri ağlayarak uyanan bebeğin ağlamalarının hangi ihtiya­cı anlattığı üzerinde düşünülmelidir. Üzerinde belki de hiç düşü­nülmeyen ise anne babaların bebeklerinin ağlamalarını nasıl algıladıkları konusunda kendilerinin çocukluk yaşantılarının etkisidir. O nedenle de "Bırakalım ağlasın mı?" sorusu, "Çocukluğumda ağ­lamaya bırakılmalı mıydım?" sorusunun anne baba olunca söyle­nen biçimidir. Bebeğinin ağlamalarıyla empati yerine özdeşim ku­ran ebeveyn sorunun çözümü konusunda güçsüz kalır.

Sorunla ilgili olarak bir uzmana gelen anne babalar her ne ka­dar çaresiz, kafaları karışmış, kızgın da olsalar aslında bebekleri­nin ağlamalarının ne anlama geldiğini işitmek ve anlamlandırmak konusunda istekli olan, ilgili anne babalardır. En azında sorunun, sadece bebeklerinin 'zor' olmasından değil de aralarındaki ileti­şimde yaşadıkları sorundan kaynaklandığını sezgisel boyutta da olsa bilirler. İşte analitik yaklaşım, anne babaya uygulaması için verilecek bir dizi öneri yerine yukarıda ana hatları ile değinmeye çalıştığım konular üzerinde durur.

Yogun Bakimda Yapilmasi Gerekenler

Yoğun Bakımda Yapılması Gerekenler ve kvc yoğun bakım

Hastaların yoğun bakım servislerine alınmaları sonrasında mutlak yapılması gereken tıbbi hizmetler vardır. Bunları önem sırasına göre aşağıdaki gibi sıra­lanabilirler:

Yoğun Bakımda Monitörizasyon

Yoğun bakımlara talep arttıkça, hastaların bakım ve tedavilerinde de da­ha farklı bakış açıları oluşmuştur ve bu gelişmeler beraberinde hastaların fizyo­lojik ve patolojik verilerine ulaşmamızı sağlayan monitörizasyon yöntemlerinde de çeşitliliğe neden olmuştur. Tüm branşlarda olduğu gibi bu gelişme, tek­nolojideki gelişme ile birlikte olmakta­dır.

Yoğun bakımlarda; non-invaziv ve invaziv olmak üzere iki türlü monitöri­zasyon uygulanmaktadır. İnvaziv moni-torizasyonda temel prensip, vücudun bazı bölgelerindeki oldukça spesifik bi-yofiziksel olayları, elektriksel sinyallere dönüştürerek gözle izlenebilir, ölçülebi­lir, kaydedilebilir hale getirmektir. Yo­ğun bakımda hastaların tedavisindeki ilk adım, hemodinamik fonksiyonların kantitatif olarak değerlendirilmesidir. Hemodinamik monitörizasyon ile bazı parametreler direkt olarak (arteriyel kan basıncı, santral venöz basınç, pulmoner arter basınçları, kalp debisi gibi) diğer bazı parametreler ise direkt parametre­lerden hesaplanarak elde edilir (siste-mik vasküler rezistans, atım hacmi, pul­moner vasküler rezistans gibi)

2. Hipoksemi ve Hiperkapninin Değerlendirilmesi

Yoğun bakım hastalarında, arteriyel kandan alınan örnekle bakılabilen kan gazı analizi son derece önemlidir. Veril­mekte olan solunum desteğinin yeterli­liğini anlamak için kıymetli bir veridir. Pa02de önemli bir düşme olduğunda hipoksemiden, PaCQ2>46 mmHg ise. hiperkapniden sozedilir. Arteriyel kan tablosu invaziv olduğu gibi non-invaziv de değerlendirilebilir. Bunun için pulse oksimetri kullanılmaktadır

3. Havayolu Kontrolü ve Entübasyon

Solunumu duran ya da yetersiz hale gelen tüm olgularda, havayolunu kontrol altına almak yoğun bakım üni­telerinin en önemli işlemlerindendir. Bu nedenle, bütün yoğun bakım ünitelerin­de görev yapmakta olan doktor ve hem­şirelerin, yeterli solunumu sağlayacak ve acil havayolu kontrolü yapabilecek şekilde eğitilmiş olmaları gerekir. Havayolu kontrolü ve entübasyon yöntem­leri daha önce anlatılmıştır

4. Trakeotomi

Yoğun bakımlarda solunum aygıtı aracılığı ile solutulacak olan olgularda, nazotrakeal aspirasyon ve fizyoterapi ile trakeobronşiyal temizliğe dikkat edilse bile, sekresyonlar temizlenemedi-ğinde ya da akut durumun uzayacağı anlaşıldığında, belli bir süre sonra tra­keotomi açılma endikasyonu doğacak­tır. Bunun bir başka nedeni ise; endotra-keal tüpün uzun süre kalmasına bağlı olarak ortaya çıkabilecek önemli komp-likasyonlardır.

Trakeal entübasyon komplikasyonla-rı, çoğu kez tüpün kendisinden ya da kafından kaynaklanır ve kafa ait prob­lemler her zaman daha fazladır. Her ne-kadar son yıllarda kullanıma giren dü­şük kaf basınçlı tüplerin daha az hasara neden olduğu iddia edilse de, kesin bir korunma söz konusu değildir. Yoğun bakımlarda en tartışmalı konu; trakeoto­mi kararının ne zaman verileceğidir. Komplikasyonun uzun süreli entübasyonlardan sonra hiç görülmemesine karşın, çok kısa sürede bile görülebilir olması, trakeotomi açma kararında sü­renin 24 saat ile 3 hafta arasında değiş-mesine neden olmaktadır. Yoğun ba­kımlarda, cerrahi trakeotomi uygulama­ları yanında özellikle uygun olgularda perkütan krikotirotomi yada perkütan dilatasyonal trakeotomi uygulanmakta­dır. Günümüzde oldukça sık uygulan­makta olan perkütan trakeotomi 1976 yılında ilk defa acil olarak uygulanmış ise de, bugün %77 oranında elektif bir girişimdir. Hastalarda uzun süreli meka­nik ventilasyona olanak tanır, sekres-yonların atılımında kolaylık sağlar.

5. Mekanik Ventilasyon

Yeterli solunum yapamayan ve me-dikal tedavi ile çözüme ulaşılamayan tüm olgularda, solunum işi yapay ola­rak sürdürülmelidir. Bu konuda yoğun bakımlarda yapay solunum aygıtları bulunmaktadır (ventilatör, respiratör) ve bunlar solunum yollarında siklik basınç değişiklikleri yaratarak akciğerlere gaz alış-verişini sağlayan aletlerdir. Üç temel prensipte geliştirilmişlerdir:

1- Negatif basınç ventilatörleri
a. Tank Ventilatör
b. Cuirass Ventilatör
2- Pozitif basınçlı ventilatörler
a. Basınç sikluslu
b. Volüm sikluslu
c. Zaman sikluslu
d. Akım sikluslu
3- Yüksek frekanslı ventilatörler
a. Jet ventilatör
b. Ossilatör
Günümüzde, yoğun bakımlarda po-ziîif basınçlı ventilatörler kullanılmaktadır

El Ventilatoru

El Ventilatörü

El ventilatörü; yüz maskesi, kaflı orofaringeal havayolu (COPA), laringe-al maske (LMA), kombi tüp veya endo-trakeal tüpe konnekte edilerek kullanılır (Şekil 4). Kese sıkıştırılarak içerik has­tanın akciğerlerine verilir ve bırakıldığı zaman ekspirasyon havası tek yönlü valv ile atmosfere yönlendirilir, takiben kese kendiliğinden otomatik olarak do­lar. Normal koşullarda oda havası ile ventilasyon yapılırken, 5-6 L/dk oksijen (02) akımı sağlayan hortum bağlandığı zaman 02 oranı %45 civarında olur. Eğer rezervuar sistem varsa ve 02 akımı 10 L/dk'ya artırılırsa inspire ettirilen O, konsantrasyonu %85'e kadar çıkabilir.

Yüz maskesi ile kullanıldığı zaman bir el ile keseyi sıkarken, diğer el ile baş ve boynu aynı düzlemde tutarak jaw thrust manevrasını yapmak ve bu sırada maske ile yüz arasından hava ka­çağını engellemek oldukça zordur, kul­lanıcının deneyimli olması gerekir. Ha­va kaçağı olursa hipoventilasyona yol açabilir. Kaçağı kompanse etmek için genellikle kese daha fazla sıkılır, ancak bu, sadece mideye gaz geçişini artırır. Sonuçta ventilasyon giderek azalır, re-gürjitasyon ve aspirasyon riski artar.

El ventilatörü ve yüz maskesi venti-lasyonunda tek kişi ile ventilasyon ba­şarısız ise iki kişi tekniği tercih edilebi­lir.

9 Haziran 2010 Çarşamba

Anestezi ve Yuz Maskeleri

Anestezi ve Yüz Maskeleri

Kese ya da anestezi sistemindeki gaz karışımını hastaya verebilmek amacıyla kullanılan bu araç uygun ventilasyon ve oksijenasyon için, gaz kaçağına izin vermeyecek şekilde hastanın yüzüne tam olarak oturmalıdır. Üst kısmı gözle­re zarar vermeyecek şekilde burun kö­küne, yanaklara ve altta ise çene ortası­na yerleştirilmelidir. Maske baş par­makla burun köküne, işaret parmağıyla çeneye doğru bastırılırken, diğer par­maklarla mandibula altından baş eks-tansiyonda tutulmaya çalışılır, küçük parmak mandibula angulusunda olmalı­dır. Alt çeneyi tutan par­maklar mandibula kemiğine doğru kuv­vet uygulamalı, çene altındaki yumuşak dokulara basmamalıdır. Yumuşak doku­lara uygulanan bası dil kökünün hava­yolunu kapatmasına neden olabilir. Di­lin başlıca motor innervasyonunu sağla­yan hipoglossus siniri mandibula angu-lusu seviyesinde çok yüzeyseldir. Dik­katsiz yapılan havayolu manevraları sı­rasında kolaylıkla hasarlanabilir. Ayrıca maske ölü boşluğu artırdığı için maske ventilasyonu sırasında tidal volüm yüksek olmalı (10 ml/kg), ancak havayolu basıncı da 20 cmH2Oryu geçmemelidir.

Çeşitli şekil ve büyüklükte, şeffaf ya da siyah kauçuktan yapılmış, alt kena­rında hava yastıkçığı olan ya da olma­yan maskeler vardır. Şeffaf maskeler dudakların rengini, ağızdan sekresyon ya da kusma sonucu gelen içeriğin ra­hatça görülmesine olanak sağlarlar.


Yanakları çökmüş, dişleri olmayan veya çeşitli anatomik bozukluğu olan kişilerde maskeyi yerleştirmek ve venti­lasyonu sağlamak zor olabilir. Bu du­rumda iki kişi ile maske ventilasyonu yapılır. Bir kişi her iki elinin başpar­makları ile maskeyi burun köküne doğ­ru yerleştirirken, diğer parmakları ile mandibula anguluslarından kavrayacak ve baş ekstansiyonda olacak şekilde maskeyi tutarken, diğer kişi keseyi sı­karak hastayı ventile eder. Buna iki kişi tekniği denir.

Yogun Bakim Uniteleri

Protokollerine Göre Yoğun Bakım Üniteleri

Kapalı Yoğun Bakım Ünitesi


Hasta takibinde ve tedavisinde sade­ce yoğun bakım ekibinin sorumluluk aldığı, hastayı izlediği ve order verdiği ünitelerdir.

Açık Yoğun Bakım Ünitesi

Hastayı dışarıdan izleyen hekimin ünite içinde de izlemeye devam ettiği ve order verdiği ünitelerdir

İdeal olarak, yoğun bakım üniteleri kapalı sistem olmalıdır. Bu konuda ya-pılmış olan pek çok çalışma sonucunda; hastanın yatış, izlem, tedavi ve çıkış ka­rarları belli bir ekip tarafından üstlenil­diğinde, birçok hastalık grubunda morbidite ve mortalitenin azaldığı orta­ya konulmuş, kapalı sistem yoğun ba­kım ünitelerinin sağkahmı olumlu yön­de etkilediği gösterilmiştir.

Yoğun bakım üniteleri, hastanelerin başka hiçbir bölümünde olmayan bir hasta değişimi ile aynı anda çok değişik hastalara hizmet veren bir servis özelli­ğine sahiptir. Bu nedenle, fiziki özellik­leri önemli ayrıcalıklar gösterir.

Yoğun bakımların fiziki özellikleri söyle değerlendirilir:

YBÜ'nin hastane içindeki yerleşimi
Yatak sayısı
Yatakların ünite içinde yerleşimi
Ünitenin mimari özellikleri
Havalandırma sistemi
Aydınlatma sistemi
Gürültü düzeyi
Medikal gaz ve vakum sistemi
İletişim
Veri yönetim sistemi
Monitörizasyon
Ünite destek birimleri gözönüne alınarak yoğun bakımların
fiziki özellikleri değerlendirilir.

Yatak Sayısı ve yoğun bakım enfeksiyon

Yoğun bakımın özelliği, yatak kapa­sitesinin belirlenmesinde en önemli et­kendir. Bu ünitelerde yatak sayıları merkezler arasında değişiklik göster­mekle birlikte, aslında bir hastanenin sahip olması gereken yoğun bakım has­ta yatak sayısının, toplam hasta yatağı­nın %2'si olmasının uygun olacağı dü­şünülürken, geçen zaman içerisinde bu sayının artan talebi karşılamadığı gözle­nerek, hastane toplam yatak sayısının %5ine kadar arttırılması öngörülmüş­tür. Başka bir deyişle; 100 yataklı bir hastanede en az 6 yataklı bir yoğun ba­kım ünitesi bulunmalıdır.

Yatakların Ünite İçine Yerleşimi

Amerikan Yoğun Bakım Derneği'ne göre, ideal olan £ yataklı olmasıdır ve 12'yi geçmemelidir.

Yoğun Bakıma Kabul Kriterleri ve yoğun bakım prosedürü

Avrupa Yoğun Bakım Derneği'ne göre; akut hastalık, cerrahi girişim veya herhangi bir nedenle birden fazla vital fonksiyonun tehdit altında bulunduğu durumlarda, sürekli monitörizasyonu gerektiren hastalar ile kardiyovasküler, serebral, solunumsal, renal, metabolik gibi nedenler ile vital fonksiyonların yetersiz durumda olduğu hastalar, ya da normal servislerde bakımın yetersiz kalabileceği olgular yoğun bakım hastala­rını oluşturur. Burada uygulanacak tedavinin amacı, iyileşmenin do­ğal süreci başlayıncaya kadar yaşamı devam ettirebilmektir. Yoğun bakım gözetimine alınması gereken hastalar şu şekilde sıralanabilir:

Solunum yetmezliği
Kardiyovasküler sistem yetmezliği
Akut böbrek yetmezliği
Akut metabolizma bozuklukları
Politravma
Yanık
Çeşitli nedenlerle gelişen koma
Gastrointestinal kanama
Postoperatif komplikasyonlar
Kanama pıhtılaşma bozuklukları
Su-elektrolit, asit-baz dengesi bozuklukları
Zehirlenmeler
Nörolojik hastalıklar
Tetanoz
Eklampsi
Resüsitasyon sonrası tedavi
Ağır enfeksiyonlar

Temel oluşturabilecek bu sıralamaya rağmen, yoğun bakıma kabul endikas-yonlarında zaman zaman farklılıklar olabilmektedir. Bu nedenle kriterler şu şekilde de belirlenebilir:

1. Politravmaya uğramış ya da majör ameliyatlar geçirmiş olan ve bu nedenle sürekli gözlem, inceleme ve vital fonksiyonlar yönünden desteğe gereksinim gösteren hastalar

2. Hava yolunun devamlılığına veya solunumun yapay olarak desteklenmesine gereksinim duyan hastalar

3. Kardiyovasküler sistem desteğine gereksinim gösteren hastalar

4. Zehirlenmeler

5. Transplantasyon yapılan ya da bu işleme hazırlanan hastalar

Bebeklerde Uyku Problemi ve Beslenme

Uyku problemi ile bebeğin beslenmesi arasında bir ilişki var mıdır?

Beslenme ve uyku bebeğin hayatında birbirini etkileyen süreçler­dir. Doğumdan sonraki ilk haftalarda bebekler zamanlarının bü­yük bölümünü uyuyarak, sadece beslenme amaçlı uyanık kalarak geçirirler. İşte bu nedenle de beslenme ve uyku düzeninin oturtul­ması aslında aynı sürecin parçalarıdır.


Yeni doğan bebekler genellikle annelerini emerken uyuyakalırIar. Emmenin sonu ile uykuya dalış neredeyse aynı anda gerçek­leşir. Eğer bu durum sonraki haftalarda da devam ederse, annenin memesinde ya da kucağında uyuyakalan bebek yeniden uykuya dalmak için hep annesine ihtiyacı olduğunu düşünebilir. Bebek kendi kendisine uyumayı deneyimlemeyince kendi kendisine uyuyabileceğini de düşünemez, uyandığında yeniden uyuyabilmesi için sürekli olarak annesine gereksinim duyar. İşte uykuya gidişte anne ve bebek arasında böylesi bir bağın yerleşmesi daha sonra memeden kesmeyi de zorlaştırır.

Anne bebeğini memeden kesince bebeğini uyutabilmek için ye­ni bir yöntem bulmak zorunda kalır. Biberonla beslenen bebekler­de böylesi bir sorun daha az yaşanır. Bebeğe biberonunu baba ya da bakıcı da verebilir. Biberonla beslenen bebeğin sadece annesi tarafından beslenmek istemesi uykuya gidişte bir bağımlılığın ol­duğunu düşündürür.

Bebeğin ne zaman uykuya ne zaman beslenmeye ihtiyacı oldu­ğu da çoğu zaman birbirine karıştırılır. Bazen anne babalar bebek­lerinin uyanma nedeni olarak beslenme ihtiyacı olduğunu düşü­nürler. Ancak gece uyanan bebek her zaman beslenme ihtiyacı ne­deniyle uyanmaz. Özellikle gece gündüz sürekli emmek isteyen bebeğin sorununun ilişki sorunu olduğu düşünülebilir.

Memeden kesmenin gecikmesi anne ve bebeğin duygusal ola­rak büyümeye, bir sonraki sürece geçmeye gösterdikleri direnç olarak düşünülebilir. İşte uyku problemi genellikle bu türden bes­lenme problemleriyle birlikte ortaya çıkar. Sadece annenin göğ­sünde uyuyabilen bebekler bu türden problemlere çarpıcı bir ör­nektir. Emzirme sırasında ya da emzirmeden sonra bebeğin anne­nin göğsüyle oynayarak en kolay şekilde uykuya dalması, anne­nin hem emzirme, hem uykuya geçiş, hem de uykuyla gelen ayrı­lık ile başa çıkabilmek üzerine düşünmeye gereksinimi vardır.

8 Haziran 2010 Salı

Yogun Bakim Unitesi ve Siniflandirilmasi

Yoğun Bakım Sınıflandırılması ve Yoğun Bakım Ünitesi

1. Düzey (Level 1)


Sadece EKG, nabız takibi, kan ba­sıncı takibi ve oksijen satürasyonu izle­yerek hastaların gözlendiği, doktor hiz­metini konsültasyon şeklinde alan, ser-visdeki hastalara göre daha yoğun ola­rak hemşire bakımı verilen ve invaziv olmayan solunum desteği verilebilen yerlerdir ve Ara Yoğun Bakım olarak da tanımlanırlar.

2. Düzey (Level 2)

Yoğun bakım uzmanının tam gün ça­lıştığı, fakat 24 saat sürekli doktor hiz­metinin verilemediği, doktorun gerekti­ğinde çağrıldığı, buna karşın; tam gün iyi bir hemşirelik bakımının verilebildi­ği, gerektiğinde uzun süreli yapay solu­num desteğinin uygulanabildiği servis lerdir.

3. Düzey (Level 3)

Başında bir sorumlunun bulunduğu, yoğun bakım uzmanlarının sürekli ola­rak servis içerisinde hizmet verdiği, uzun süreli yapay solunumun tüm yön­temlerinin uygulanabildiği, 24 saat tüm radyoloji ve laboratuvar hizmetlerinin verilebildiği, en gelişmiş cihazlarla do natılmış ileri monitorizasyon (EKG, na-f biz, invaziv ve non-invaziv kan basıncı, Sp02, EtC02, ısı) sağlanabilen gelişmiş servislerdir.
Yoğun bakım üniteleri protokolleri­ne göre de ayrılırlar

Anestezi Havayolu Degerlendirmesi

Anestezi Havayolu Değerlendirilmesi ve Sağlanması

Havayolu ile ilgili girişimlerde ana­tomiyi iyi bilmek havayolu problemle­rinin daha kolay ve hızlı anlaşılmasını ve acil durumlarda çözüme daha hızlı ulaşmayı sağlar.

Havayolu önde burun ve ağız boşlu­ğu ile başlar, burun boşluğu arkada nazofarinks, ağız boşluğu ise orofarinks adını alır ve bunlar birleşerek hipofa­rinks adıyla devam eder. Burun boşluğu üstte etmoid, altta vomer kemiği ile çevrilidir ve önde kıkırdak yapıdan oluşmuştur. Ağız boşluğu önde dişler, üstte sert ve yumuşak damak, altta ise dil ile çevrilidir. Burun ve ağız boşluğu birbirinden sert ve yumuşak damak ile ayrılır.

Vücudumuzdaki en kuvvetli sfınkter yapısında olan larinks, hipofarinks sevi­yesinde epiglot ile fonksiyonel olarak ikiye ayrılır. Epiglot yutkunma sırasın­da glottisi kapatarak boğulmayı önler­ken, solunum ve konuşma sırasında ise açık kalır. Larinks daha altta trakea, hipofarinks ise özefagus olarak devam eder. Kıkırdak, ligamentler, kas ve mu-köz membrandan yapılmıştır. Tiroid, krikoid ve epiglot tek, aritenoid, korni-kulat ve kuneiform ise larinksin çift kı­kırdaklarıdır. Erişkinde C3-C,„ çocuklar­da C3-C4 vertebralar önünde yer alır. Er­kekte uzunluğu 44 mm, çapı 36 mm, kadında ise uzunluğu 36 mm, çapı 26 mm'dir. Larinksin en dar yeri erişkinde vokal kordlar, bebekte, ise krikoid halka seviyesindedir. Larinksin innervasyonu Vagus'un dalları aracılığı ile olur

Havayolu Manevraları

Genel anestezi uygulanmış ya da herhangibir nedenle şuur kaybı olan bir olguda supin pozisyonda, kastonusu-nun kaybı nedeniyle uvula posterior na-zofarinkse doğru sarkarak nazofarinks seviyesinde obstrüksiyona neden olurken, dil kökü hem geriye doğru düşerek farinks arka duyarını kapatır, hem de epiglotun larinks girişini kapatmasına neden olur.

Dil ya da diğer üst havayolu yapıla­rına bağlı olarak gelişen havayolu obs-trüksiyonu üç manevra ile düzeltilebilir. Bu basit manevralar yumuşak doku relaksasyonu sonucu havayolu obstrüksiyonu gelişen olguların çoğunda oldukça başarılıdır. Mandibulayı öne doğru alarak dil ile ilişkili obstrüksiyonu gidermek için ya­pılacak olan alternatif "Jaw thrust" ma­nevrasında ise mandibula köşelerinden tutularak çene yukarı ve ileri doğru çe­kilir.

Havayolu Araç Gereçleri

Havayolları


Nazal ya da oral olarak yerleştirilen, değişik çap ve uzunlukta bulunabilen yapay havayolları dil kökünü farinks ar­ka duvarından uzaklaştırarak havayolu açıklığını sağlarlar.

Oral (Guedel) havayolu tam_şuur kaybı olanlarda yerleştirilmeli ve yer­leştirilirken ağız içinde yabancı cisim olmamalıdır. Şuur kaybı çok derin ol­mayanlarda öğürme ve kusma refleksle­ri kısmen de olsa aktif olduğu için kus-ma, aspirasyon ve laringospazma neden "olabilir. Uygun boydaki oral havayolu
seçilirken ön dudak ortasından madibula angulusuna kadar olan mesafe ölçülmelidir. Erişkinler için 3, 4, 5 (80, 90,100 mm), çocuklar için 0, 1, 2 (50, 60, 70 mm) ve prematür/yenidoğanlar için 00, 000 numaralı boyları vardır. Açıklığı yukarı bakacak şekilde, orta hattan sert damağa değinceye kadar ilerletilip, daha sonra kendi ekseni etra­fında 180° rotasyon yaptırılarak yerleş­tirilir. Rotasyon tekniği dilin arkaya ve aşağıya doğru itilme olasılığını minima­le indirir. Hasta yerleştirme sırasında öğürmeyecek ve ıkınmayacak derecede şuursuz olmalıdır, herhangi bir reaksi­yon gösterirse havayolu hemen çıkarıl­malıdır. Düz ve güçlendirilmiş kısmının kesici dişler arasına ya da yaşlılarda dişetleri arasına oturması ve havayolu açıklığının sağlanması yerleşimin doğru olduğunu gösterir

7 Haziran 2010 Pazartesi

Dogum Sonrasi Depresyon ve Uyku

Annenin yaşadığı doğum sonrası depresyonundan bebeği etkilenir mi?

Doğum sonrası depresyonu (postnatal depression) pek çok ka­dında görülür. Depresyon en genel tanımıyla "hayattan keyif ala­mama hali"dir. Doğum sonrası depresyon yaşayan kadınların en az %10'u depresyonu çok şiddetli bir şekilde geçirmektedirler.

Bebekte uyku düzeni

Doğumdan sonra bebeğin en yakın ilişki içinde olduğu kişi an-nesidir ve doğum sonrası ilk aylar, bebeğin ruh sağlığı açısından çok önemlidir. Sağlıklı bir anne-bebek ilişkisinde bebek ve anne zamanlarının büyük bölümünü birbirleri ile göz teması içinde ge­çirirler. Ancak depresyonda olan bir annenin bebeğine odaklana-bilme ve onunla göz teması kurarak ilişki kurabilme kapasitesi sı­nırlıdır. Annesi ruhsal çöküntü içinde olan bebek, annesinin ilgisiz, kendisi ile bire bir ilişki kuramayan tavrıyla ba­şa çıkabilmek için savunma mekaniz­maları geliştirir. Örneğin; annesinin il­gisini hep üzerinde isteyen bebek, an­nesinin kendisine yanıtsız kalması so­nucu annesinin ilgisini çekmeye çalış­maktan vazgeçip içe dönebilir. Bu durum bebek için anne depres­yonu aştıktan sonra da devam edebilir. Annenin depresyonda ol­ması hem bebeği ile etkin bir iletişim kurmasını hem de bebeğin dış dünyaya kendi bedensel ritmini bularak uyum sağlamasını en­geller. Bebek ve çocuklarda görülen uyku probleminin genellikle nedeni de ruhsal çöküntü içinde olan annenin bebeği ile sağlıklı bir ilişki kuramamasıdır.

Bebekte uyku sorunu


Doğum sonrası görülen depresyonu tek bir nedenle açıklamak mümkün değildir. Doğum, annenin bir gecede tüm rollerinin değişmesine neden olur. Artık annenin kendisine hayatta kalmak için muhtaç, sürekli, her an ilgi isteyen bir bebeği vardır. Annenin bebeği ile olan ilişkisi çok yoğun ve yorucu bir ilişkidir. Özellikle hassas bir yapıya sahip olan kadınlarda bu yorucu ilişkinin kendi­si bile kadını depresyona sürükleyebilir.

Yogun Bakim Tedavi İlkeleri

Yoğun Bakımda Tedavi İlkeleri

Yoğun bakım, kısmen yada tamamen fonksiyonlarını yitirmiş olan organ veya organ sistemlerinin fonksiyonlarının ge­çici olarak yerine getirilmesi ve hastalı­ğı oluşturan temel nedenlerin tedavi edilebilmesi için kullanılan yöntemlerin tamamı olarak tanımlanabilir.

Yenidoğan yoğun bakım

Yoğun bakım kavramı, doktorların insan yaşamını her türlü koşulda tüm olanakları kullanarak sürdürebilme ça­baları ile oluşmuştur. Savaşlar sırasında yaşanan olaylarda örneğin; volüm kay­bının zamanında yerine konulmasının hayat kurtarıcı olduğunun farkedilmesi ve bu yöntemlerin rutin uygulanmaya başlanmasının, çelik ciğerlerin, diyaliz uygulamalarının, defibrilasyonun ve bunlar gibi sayılabilecek pek çok tekno­lojik yöntemin ölümü geciktirebileceği gösterilmiştir. Kimilerine göre yoğun bakım kavramı; 1852 yılında Kırım Sa­vaşı sırasında Florence Nightingale'm yoğun bakım gerektiren hastaları özel hemşirelik hizmeti uygulayabilmek için aynı yere toplaması ile oluşmuştur. Yo­ğun bakım uzmanlığının temelinin atıl­ması ise; Florence Nightingale'den 100 yıl sonra 1952'de Kopenhag'da başlayan poliyomiyelit salgını ile gerçekleşmiş­tir. Bir anesteziyolog olan Bjorn Ibsen, daha önce sadece ameliyathanede uygu­lanan dikkatli havayolu bakımını ve po­zitif basınçlı ventilasyonu, solunum pa-ralizisi ile gelen bu hastalara da uygu­layarak, mortalitenin önemli ölçüde azaldığını göstermiştir.

Yoğun bakım biliminin, Anesteziyo-loji biliminden yaklaşık 40 yıl önce Fransa ve Amerika Birleşik Devletle-ri'nde doğduğu bildirilmektedir. Son 15 yıl içerisinde çok önemli gelişmeler kaydeden yoğun bakımlarda, havayolu korunması ve ventilatör bakımı ön pla­na geçtiği için, tüm dünyada anestezi-yologlar, yoğun bakım ünitelerinin ku­rulmasına ve böylece yeni bir tıp branşı olan yoğun bakım hekimliği kavramına öncülük etmişlerdir.(yoğun bakım hemşireliği kursu)

Yoğun bakım bilimi, her tıp dalının ölümle yaşamı ayıran sınırdaki hastala­rına, ilgili bilim dalı ile işbirliği içeri­sinde hayatı kurtarıcı yöntemleri kulla­narak yaklaşan, kritik hastalarda hasta­lığın sebebinin veya çeşitli durumlarda ortaya çıkan semptomlarının tedavileri­ne yönelmiş bir bilim dalıdır. Bir heki­min yoğun bakım uzmanı özelliğini ta­şıyabilmesi için, profesyonel iş zamanı­nın tümünü yoğun bakım servisinde ge­çiriyor olması ve yoğun bakım ünitele­rinde izlemi gereken kritik hastalıklara ve bu hastalıklar için uygulanan giri-şimsel işlemlere tümüyle hakim olması gerekir. Bu konuların başında;

temel ve ileri yaşam desteği
hemodinamik instabilite
monitörizasyon
solunum yetmezliğinde mekanik ventilasyon uygulamaları
akut nörolojik, renal, metabolik,
endokrin ve hematolojik sorunlar
zehirlenmeler
komalar
ciddi enfeksiyonlar
beslenme desteği ve bunun gibi durumlar sayılabilir.

Yoğun Bakım Standartları

Günümüzde yoğun bakımlar, gerek­tiğinde yapay solunum ve diyaliz aygıt­ları, defibrilatör gibi cihazlar kullanan, aynı zamanda organ ve sistem yetersiz­liklerinde farmakolojik yöntemleri uy­gulayan, kadrosunda yetişmiş hekim, hemşire, teknisyen ve yardımcı perso­nelin yer aldığı servisler olarak tanım­lanmaktadır.

Yoğun bakım servisleri genelde mul-tidisipliner olarak hizmet görürler ve kritik tabloda bulunan travmatoloji, iç hastalıkları, nöroloji, genel cerrahi, nef-roloji, hematoloji gibi bilim dallarının hastalarına aynı servis içerisinde bakıla­bilir. Bunların dışında eğer hasta yo­ğunluğu fazla ise, pek çok yerdeki uy­gulamalarda olduğu gibi; açık kalp cer­rahisi, beyin cerrahisi, çocuk cerrahisi ve yeni doğan yoğun bakım üniteleri ayrıca kurulabilir. 1950'lerde bazı yer­lerde kurulmaya başlayan bu ünitelerin, 1960'lı yıllardan sonra hemen her hasta­nede kurulması gereği ortaya çıkmıştır. Günümüzde ülkemizde de eski hastane­lerde bu ünitelerin yer alması çalışmala­rı yapılmakta ve yeni yapıların ise mi­mari planlarında artık bu üniteler de yer almaktadır. Hastanelerde çağdaş tıbbın önemli uygulamalarından biri haline ge­len yoğun bakım ünitelerinde ortaya ko­nulan çalışmalar ve gösterilen perfor­mans, o hastanelerin hizmet etkinliği yönünden değerlendirilmesinde kriter olarak dikkate alınmaktadır.


Yoğun bakımlar uğraş verdikleri konulara göre ayrılabildikleri gibi, kuruluş amaçlarına ve hedefledikleri tedavi yet­kilerine göre de ayrıca düzeylere ayrıl­maktadırlar.

Premedikasyon ve Preoperatif Hazirlik

Preoperatif Değerlendirmede Hazırlık ve Premedikasyon

Preoperatif dönemde, hastanın ame­liyata hazırlığı safhasında, anestezi yö­nünden hastanın değerlendirilmesinde amaç; o hasta için uygulanacak en uy­gun, en faydalı ve en kaliteli anestezi girişimini planlamak; bu anestezi giri­şiminde morbidite ve mortaliteyi en aza indirmek hatta ortadan kaldırmaktır.

Bunun için hastanın anestezi yönün­den preoperatif değerlendirilmesinde şu hazırlık aşamalarından geçilir:

Anestezi polikliniği

1- Hasta anamnezinin alınması
2- Hastanın fizik durumunun de­ğerlendirilmesi
3- Laboratuvar değerlerinin gözden geçirilmesi
4- Hastanın farmakolojik durumu­nun değerlendirilmesi
5- Hastanın psikolojik ve mental du­rumunun değerlendirilmesi
6- Hastanın sınıflandırılmasının ya­pılması ve anestezi riskinin belirlenme­si
7- Anestezi yöntemi ve kullanılacak ilaç, malzeme, monitörizasyona karar verilmesi
8- Hastanın anestezi konusunda bil­gilendirilmesi, onay ve izninin alınması

Preoperatif Vizit

1. Hastanın ameliyat ve anestezi ko­nusunda duyduğu korku ve endişesinin azaltılması,
2. Önerilerde bulunulması
3. Premedikasyonun verilmesi

Anamnez:

Hastanın mesleği, ilaç, sigara ve al­kol kullanma alışkanlığı, hamilelik, ön­ceden geçirmiş olduğu hastalık, kaza, ameliyat ve bunlarla ilgili fevkalade bir durum, birinci derece yakınlarının ame­liyatlarında ani ölüm olayı, alerji, işit­me cihazı vb. alet kullanımı, diş duru­mu sorgulanır.

Fizik Muayene:

Genel sağlık durumu değerlendirme­si ve fizik muayene yaparak, verilecek anesteziyi komplike yapabilecek du­rumlar tespit edilmelidir.Vücut ağırlığı, boy, baş, boyun, mandibula, dil, diş, gö­ğüs ve toraks, ekstremiteler değerlendi­rilmeli, olabilecek komplikasyonlar yö­nünden hazırlıklı olunmalıdır. Daha sonra sırasıyla sistemlerin muayenesine geçilmelidir.

Kardiyovasküler Sistem: Tüm anes-tezikler miyokard kontraktilitesini, ileti­mini ve vasküler tonusu etkiler. Pulmo-ner ve sistemik vasküler rezistansı etki­leyerek intrakardiyak santiarı değiştire­bilirler.
Kardiyovasküler sistem patolojisi ol­mayanlarda fizik muayene ve elektro­kardiyografi (EKG) yeterli olabilir; ama konjenital kalp hastalığı, ateroskleroz, kalp kapak hastalığı ya da koroner arter hastalığı, miyokard hastalığı olanlarda detaylı kardiyoloji konsültasyonu ge­reklidir.

Solunum Sistemi: Anestezinin solu­num sistemi üzerine etkisi; solunum kaslarının kontraktilitesini azaltması, si-liyer aktiviteyi deprese etmesi, solunum merkezinin hipoksi ve hiperkarbive ce­vabını deprese etmesi, akciğer volümle-rini azaltmasıve intrapulmoner_şjntlan artırması şeklindedir. Bu nedenle hasta­da solunum sistemi ile ilgili bir hastalık söz konusu ise, anestezi girişimi öncesi hastalığı hakkında preoperatif detaylı bilgi sahibi olunmalıdır, gerekiyorsa de­taylı göğüs hastalıkları tetkiki ve kon­sültasyonu yaptırılmalıdır.

Santral Sinir Sistemi ve Nöromüsküler Sistem: İnhalasyon anestezikleri motor refleks cevabı ve koordinasyonu bozar ve bu etki anestezi kesildikten sonra saatlerce sürebilir. Anestezikler. serebral vazodilatasvon yaparak kafa ici basıncını arttırabilirler Postoperatif dö­nemde anesteziklerin rezidüel etkileri ile havayolu refleksleri bozulabilir. Bu nedenle santral ya da periferik orijinli nöromüsküler hastalıklar varsa detaylı değerlendirilmelidir. Epileptik hastala­rın tedavileri gözden geçirilmeli, anti-konvülziv ilacın kan seviye tespiti ile terapötik seviyede olup olmadığı kont­rol edilmelidir.

Gastrointestinal Sistem: Sigara içen­lerde bulantı ve kusmanın az görüldüğü bildirilmekle birlikte ülser, özofagial reflü ve buna bağlı pulmoner aspiras-yon riskinin yüksek olduğu unutulma­malıdır.

Beslenme Aşırı zayıf hastalarda anesteziklerin doz hesaplaması önemli iken; şişmanlarda anestezi yönünden güçlükler, birlikte ateroskleroz, diabet ve amfizem benzeri patolojilerin de var olabileceği düşünülmelidir.

Ayrıca üriner sistem, genital sistem, hematolojik sistem ve immün sistem de sorgulanır.

Laboratuvar Değerleri:

Hastanın mevcut durumunun ince­lenmesi, o ana kadar farkedilmemiş pa­tolojilerin ortaya çıkması, daha sonra gelişecek sorunlarda kontrol değerleri olması açısından bazı laboratuvar ince­lemelerinin yapılması gereklidir. He­moglobin, hemotokrit, tam kan sayımı, idrar tetkiki, kanda üre, şeker, protein ve elektrolitlerin tayini, EKG ve akciğer grafisi çektirilmelidir. Bu parametrele­rin normal değerlerlerde olması gerekli­dir.

Ancak son yıllarda 40 yaş altı has­talarda hikaye ve fizik muayenede bir anormallik olmadıkça bu tetkiklerin ge­rekli olmadığı düşünülse de; bu yakla­şım düzenli sağlık kontrolü yaptıranlar için geçerlidir. Diğer yandan, daha komplike ve yandaş hastalıkları olanlar­da ise ameliyat öncesi daha ileri tetkik ve hatta tedavi gerekebilir.

Hastanın Farmakolojik Durumu:

Hastanın uzun süredir kullandığı bir ilaç söz konusu ise, bazı konuları göz önünde bulundurmak gereklidir. Kul­landığı ilaç veya ilaçlarla kompansatu-var mekanizmaların uyarılmasıyla bazı fizyolojik sistemler değişikliğe uğramış olabilir. Bu ilaçların spesifik bir etkisi ya da neden oldukları metabolik veya fonksiyonel değişiklikler söz konusu olabilir.

Psikolojik ve Mental Durum:

Ameliyat olacak hastalar, özellikle entellektüel seviyeleri yüksek olanlar, anestezi ve ameliyat ile ilgili olarak bir korku, tedirginlik ve endişe içinde ola­bilirler. Minör bir cerrahi girişim bile hasta için büyük bir stres kaynağı ve psikolojik bir travma olabilir. İşte, anes-tezistin yapması gereken ameliyat önce­si hasta ile kuracağı diyalog ile hasta anksiyetesini azaltmak, gerekirse anksi-yolitik bir ilaç önermektir (örn; benzo-diazepin vb.).

Sınıflandırma ve Risk Belirlemesi:

Hastanın anestezi riskini değerlen­dirmek ve anestezi verilmesine karar vermek bir anestezist için en önemli ko­nudur. Anestezi vermeden önce hasta­nın sınıflandırılması çeşitli yollarla ya­pılır. Dünyada en yaygın kullanılan ve kabul gören, Amerikan Anesteziyoloji Derneği'nin (American Society of Anesthesiologists: ASA) kabul ettiği, hastaların genel durumları ve riskleri ortaya koyan sınıflamadır:

ASA I: Normal, cerrahi patoloji dı­şında bir hastalığı olmayan sağlıklı kişi
ASA II: Cerrahi girişim gerektiren veya gerektirmeyen bir nedene bağlı hafif sistemik bozukluğu olan kişi
ASA III: Aktivitesini sınırlayan, an­cak güçsüz bırakmayacak bir hastalığı olan kişi

Anestezistin Kararı:


Bir ameliyatın hangi anestezi yönte­mi ile yapılacağına karar verirken pek çok etken göz önünde bulundurulur. İlk önce hastanın durumu ortaya konur; ar­dından hem hastaya hem de o cerrahi işlemin en iyi şekilde gerçekleşmesine olanak veren bir anestezi yöntemine ka­rar verilir.

Hastanın yaşı önemli bir etkendir. Çocuk ve yetişkinler arasında anatomik, fizyolojik ve farmakolojik farklılıklar vardır. Hastanın sahip olduğu yandaş hastalık da önemlidir. Yandaş hastalık seçilecek anestezi yöntemini ve ilaçları etkiler. Hastanın geçireceği cerrahi giri­şimin yeri, süresi ve tipi de anestezi yöntemini etkileyen diğer faktörlerden­dir. Hastaya ameliyat sırasında verile­cek pozisyon (örn; Trendelenburg, yü­zükoyun vb.) özellikle solunum sistemi­ni etkileyeceğinden anestezi yöntemi seçiminde etkilidir. Spesifik cerrahi gi­rişimlerde (kardiyak, oftalmik vb) özel gereksinimler ve monitörizasyon söz konusu olabilir.

Hem anestezistin hem de cerrahın beceri, alışkanlık ve tercihi hastanın le­hine olacak boyutta olmalıdır. Anestezi yöntemi seçiminde hastanın isteği de göz ardı edilmemelidir. Yapılacak giri­şimin gerçekleştirileceği ameliyathane­nin teknik ve personel olanaklarının da düşünülmesi gereklidir.

Hastanın Onayı:

Anestezi gerektiren tıbbi girişimler­den önce hastalarla yapılacak görüşme­lerde vazgeçilmez iki unsur üzerinde durulmaktadır: 1) Onay alma 2) Bilgi verme

Onay alma ve bilgi verme aneste-zistler için zor olabilir. Çünkü, anestezi uygulamalarının hasta tarafından anla­şılması zor olabilir. Hasta bilgi isteyebi­lir veya istemeyebilir, ama anestezist bilgi vermelidir. Bu aşamada hasta ile kurulacak iyi bir iletişim, bu aşamanın sağlıklı bir şekilde aşılmasını sağlar.

Hasta izninin alındığını belgelemek için anestezi formu hasta tarafından im­zalanmalıdır.
Form 1, ve Form 2'de; Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi, Aneste-ziyoloji ve Reanimasyon Anabilim Dalı Anestezi Polikliniği tarafından uygula­nan tüm preoperatif değerlendirme ve hazırlık aşamalarının içeriği görülmek­tedir.

Hastanın Korku ve Endişesinin Azaltılması:

Hasta ameliyat öncesi korku, heye­can ve endişe içinde olabilir. Bu durum­ları ortadan kaldırmak, sakinlik, mental rahatlık, öfori, hafif uyku hali ve amne­zi sağlamak gerekli olabilir. Ancak bu arada bilinç kaybı ve solunum depres­yonuna neden olmamak gerekir. Bu amaçla uygulanacak ilaçlarla anestezik-ler potansiyelize olacaklarından aneste-zikler daha az dozda kullanılır ve daha stabil solunum ve dolaşım sistemi para­metreleri ile anestezi idamesi sağlanır.

6 Haziran 2010 Pazar

Sinir Stimulasyonu Tipleri

Sinir Stimülasyonu Tipleri

Nöromusküler fonksiyonun değer­lendirilmesinde beş uyan tipi kullanıl­maktadır.

Tekli uyarı
Dörtlü uyarı dizisi (TOF)
Tetanik sinir uyarısı
Post-tetanik sayım
Çift patlamalı uyarı (ÇPU) Tekli uyarı metodunda, periferik bir
motor sinire 0,1 Hz (her 10 saniyede bir) ile 1 Hz (her saniyede bir) sıklığın­da verilen supramaksimal elektriki uya­rı sonucu gelişen yanıtı ölçer.

TOF sinir stimülasyonunda, 0,5 sn aralıklar ile (2 Hz) dört supramaksimal uyarı uygulanır. Sürekli uygulandığında dörtlü uyarı dizileri her 10 veya 12 sa­niyede bir yenilenir.

Tetanik stimülasyon, çok hızlı bir şekilde yineleyen (30, 50 veya 100 Hz) elektriksel stimülasyondan oluşur. En sık kullanılan şekli 5 sn süreyle 50 Hz'dir.

Post-tetanik sayım, derin non-de-polarizan bloğun değerlendirilmesinde kullanılır. Bir non-depolarizan kas gev-şeticinin enjeksiyonundan sonra sinir­kas bloğu, geçici bir süre öylesine derin olabilir ki, tek veya seri uyarılara ya hiç kas yanıtı alınmaz ya da alınan yanıt düşük olur. Post-tetanik sayımda, derin bir nondepolarizan sinir-kas bloğunun değerlendirilmesinde tetani sonrası po-tansiyalizasyondan yararlanılır. 50 Hz frekansta 5 sn süreyle uygulanan tetanik uyandan 3 sn sonra, 1 Hz frekansta tek­li seğirme uyarılarıyla, post-tetanik ya­nıtın değerlendirilmesidir.

Çift patlamalı uyarı (ÇPU); Rezi-düel nöromusküler bloğun tespitinde kullanılır. Bu uygulama, çok kısa süreli tetanik uyarıya toplu halde tek yanıt alınması ve bu yanıtın, tekli uyarıya alı­nan yanıttan daha yüksek olması esası­na dayanır. 750 msn arayla 50 Hz fre­kansta iki kısa tetanik uyarı verilir. ÇPU 3,3 modunda: 20 msn aralıklarla, 0.2 msn süren 3 grup tetanik uyarı verilir. ÇPU 3,2 modunda, ilk uyarıda iki uyarı verilir.

Premature Bebeklerde Uyku Sorunu

Prematüre doğan bebeklerin uykuları bu durumdan nasıl etkilenir?

Prematüre doğan bebeklerin çoğu uyku problemleri yaşarlar. Bu­nun nedeni prematüre doğumun hem bebek hem de anne için ola­ğanın dışında bir durum olmasıdır. Üstelik de prematüre doğum­larda hamilelik süreci de anne için genellikle zor geçer. Sözgelimi hamilelikte anne adayının yüksek tansiyon problemi varsa daha hamilelik döneminde başlayan bir stres söz konusudur. Ayrıca beklenmeyen, planlanmamış bir sezaryenle müdahalenin annenin üzerinde olduğu kadar bebeğin üzerinde de olumsuz sonuçlan vardır. Sezaryenle doğumda bebek için çevre değişimi çok hızlı bir şekilde ve birdenbire yaşanır. Oysa normal doğumda bebek için bir geçiş sürecinin yaşanması söz konusudur. Normal bir doğumun bile bebek için travmatik bir deneyim olduğunu düşünürsek pre­matüre doğumda bebeğin yaşayacağı travma çok daha fazladır.

4 aylık bebeklerde uyku sorunu

Komplikasyonların yaşandığı erken doğumlarda bazı anneler bu durumun sorumluluğunu bebeklerine yükleyerek bebeklerine kızgın olabilirler. Elbette bu tavrın fark edilmesi baba ya da hasta­ne çalışanları tarafından çok kolay olmayabilir. Üstelik anne duy­gularını açıkça ifade etmeyebilir. Ancak annenin yaşanan proble­mi bebeği merkezli düşünmesi sonraki yıllarda çocuğuyla kuraca­ğı ilişkiyi belirlemesi açısından da anlamlıdır.

Prematüre doğumda bebek kendisini annesinin sıcak kucağı ye­rine gürültülü, kabloların, metal araçların arasında, olup bitenleri öngöremediği bir ortamda bulur. Normal şartlar altında bebekler kı­sa zamanda günlük yaşamın rutinine göre bir öngörü mekanizma­sı geliştirirler. Prematüre bebekler ise doğum sonrası olumlu dene­yimler yerine bir dizi zor deneyimleri yaşamak zorunda kalırlar. Bu süreçte bebeğin küçük bedeni, kendisine yapılan müdahaleleri he­nüz fizyolojik gelişimini tamamlamadığı ve gerekli olgunlukta ol­madığı için bir şok olarak algılar.

Bebeklerde uyku düzeni

Prematüre bebek bir bakıma tüm haklardan yoksun, tamamen etkisiz ve çaresiz bir haldedir. Beslenmesi bile onun istemi dışın­da, tüpler aracılığı ile yapılır. Emme, annenin göğsünü arama de­neyimlerinden yoksundur. O nedenle de uzmanlar, prematüre be­beklere özellikle emme deneyimini yaşamaları, kendilerini yatıştırabilmeleri ve çok güçlü olan emme içgüdülerini doyurabilmeleri için emzik verilmesini önerirler.

Prematüre bebek için annesinin canlı, yumuşak göğsü yerine burnuna, ağzına sokulmuş metaller vardır; üstelik de onu rahatsız eden bu şeyleri el ya da ayağını kullanarak itemez bile. Böyle bir durumda doğal olarak anne babalar da bebekleri gibi kendilerini çaresiz hissederler, ilişki kurabilecekleri, tanışacakları bir bebekle­ri yoktur. Sadece uzaktan izleyip, kaygı duymakla yetinmek zo­runda kalırlar.

Yapılan gözlemler prematüre bebeklerin anne babalan gelince diğer bebeklere oranla daha sık gözlerini açtıklarını göstermektedir. Bebeğin bu zor dönemde anne babası ile arasında fiziksel bağın ol­ması, onların varlığını hissetmesi çok önemlidir. Artık günümüzde bunun önemi her geçen gün daha iyi anlaşıldığından bu merkezler­deki düzenlemeler de buna göre yapılmaktadır.

Pozitif Basincli Ventilasyon

Solunumun Değerlendirilmesi ve Pozitif Basınçlı Ventilasyon

Doğumdan sonra ilk 30 sn içinde so­lunum düzenli ve KAH>100/dk olması­na karşın santral siyanoz varsa, yenido-ğana serbest akımla %100 02 verilmeli­dir. 02 akım hızı, 5 L/dk olmalıdır. An­cak serbest akımlı %100 02'ne karşın si­yanoz devam ederse ya da ısıtılıp kuru­lanmış yenidoğanda taktil uyarıya kar­şın düzensiz solunum veya apne varsa, tidal volüm 6-8 mi/ kg, 40-60 ventilas-yon/dk olacak şekilde, maske-balon kullanılarak %100 02 ile PPV'a başlan­malıdır. PPV 30 sn uygulandıktan sonra KAH değerlendirilmeli ve bu sırada taktil stimülasyon verilmeye devam edilmelidir.

Doğumdan sonra genellikle ilk bir­kaç ventilasyon için 30-40 cmH20, da­ha sonraki ventilasyonlar için 15-20 cmH20'luk basınç yeterlidir. Ventilas yon basıncı, bir manometre ile ölçüle miyorsa, uygulanan ventilasyon basın cının yenidoğanın göğsünü görünür şe kilde yükseltmesi gerekir. Resüsitasyo na gereksinim duyulan yenidoğanların çoğu, bu ilk iki basamağa iyi yanıt verir.

Resiisitasyonda kullanılacak sistem­leri çeşittir: Oksijen akımı ile şişen ba­lonu olan anestezi sisteminde, balon hacmi 750 mi olmalıdır. Balon, oksijen akımı ile şişer ve sistem serbest akım 0, verilmesinde kullanılabilir. Bu sis­temler ile 5-8 L dk/02 akımı ile % 100 02 verilebilir, bir manometre ile kullanı­lacak olursa aşırı/yetersiz basınç uygu­lamasından kaçınılmış olur. Resüsitas­yonda kullanılabilecek diğer sistem, ok­sijen rezervuarı eklenmiş el ventilatörü-dür. Balon hacmi minimum 450-500 mi olmalıdır. Basınç düşürücü valv içeren el ventilatörlerinde, basınç 30-35 cmH20'a ulaştığında fonksiyon gören valv ile aşırı basınç uygulanması önle­nebilir. Oksijen rezervuarından gelen 02 ve oda havasının karışması sonucu, %90-100 konsantrasyonda 02 verilebi­lir. Bu sistem ile serbest akım 02 verile­mez.

5 Haziran 2010 Cumartesi

Noromuskuler Monitorizasyon

Nöromusküler Monitorizasyon

Nöromusküler fonksiyon monitorizasyonıınun ilk kez Chirstie ve Churc-hill-Davidson tarafından tanımlandığı 1958 yılından bu yana anestezistler ta­rafından bu amaç doğrultusunda perife-rik sinir stimülatörü yaygınlaşmıştır.

Uyanık bir olguda, kas kuvvetine bakılarak değerlendirilebilir. Ancak, bu işlem anestezi altındaki olgularda ola­naksız bir işlemdir. Kas gücünü değer­lendirebilmek için direkt, nöromusküler fonksiyonu değerlendirebilmek için ise indirekt yöntemler kullanılabilir. Örne­ğin anestezi balonunda spontan solu­num hissedebilir, tidal volüm, inspiratu-ar güç ve pulmoner kompliyans ölçüle­bilir. Öyleyse nöromusküler monitori-zasyon kas gevşeticilerin insan vücu­dundaki kaslar üzerindeki etkisinin sü­rekli ölçülmesidir. Motor sinir uyarıl­makta ve bunu izleyen dönemde kasın kasılması değerlendirilmektedir.
Nöromusküler bloğun derecesinin kesin olarak bilinmesi operasyon sıra­sında, derlenmede ve yoğun bakımda bize son derece önemli avantajlar sağla­maktadır. Entübasyon ve ekstübasyon zamanı ile ek dozun yapılma zamanının belirlenmesini kolaylaştırma yanında, blok derinliği ve süresini saptama ile antagonist ajanın verilme zamanı konu­sunda da kolaylık sağlar. Burada yük­sek doz verme riski önlenirken, olgu güvenliği artmaktadır. Kas gevşetici kullanımı gereğinden fazla olmayacağı için maliyeti de düşürecektir.

Nöromusküler blok monitörize edi­lirken periferik bir motor sinir stimüle edilir ve bu sinir tarafından innerve edi­len kaslar gözlenir. Bir uyarıya tek bir kas kütlesinin yanıtı ya hep ya da hiç kuralını izler. Bunun tersine bir kas küt­lesinin yanıtı aktive edilen kas liflerinin sayısına bağlıdır. Eğer bir sinir yeterli derecede stimüle edilirse o sinirin in­nerve ettiği tüm lifler uyarılır ve maksi-mal kas yanıtı tetiklenir. Kas gevşetici ajan uygulanımı sonucunda kas yanıtı azalır. Bu azalma bloke edilen lifler ile orantılıdır. Bir uyarının tüm kas lifle­rinde maksimal ve tetikleyici bir yanıtı için, uygulanan elektriki stimulusun maksimal yanıt için gerekenden %20-25 daha fazla olması gerekir. Normalde 4-5 mA şiddetindeki eşik akımından 3-4 kat yüksek bir akımla uyarı sağlaya­rak, 20-30 mA'lik supramaksimal bir uyarı sağlanır.

Uygulamada en yaygın kullanılan metod, el bileğinde ulnar sinir stimülas-yonu ile başparmak stimülasyonunun (ulnar sinir-adduktor pollicis kası kom-binasyonu) gözlenmesidir. Ayrıca yüzde fasjyal sinir, alt ekstremite de peroneal veya tibial sinirlerde periferik sinir sti-mülasyonunda kullanılır.

Bebeklerde Resusitasyon

Bebeklerde Resüsitasyon

Havayolu açıklığı sağlanması (as-pirasyon, pozisyon, taktil stimulas-yon), ısı kaybının önlenmesi: Hava akımı olmayan sıcak bir ortamda doğ­muş yenidoğan, doğumdan sonra önce­den ısıtılmış hazır bekleyen radyant ısı­tıcı altına yerleştirilerek resiisitasyona başlanmalıdır. Doğumda, yenidoğan re­süsitasyonunda ilk basamak havayolu açıklığının sağlanmasıdır. Ye-nidoğanın omuzları altına 2-3 cm kalın­lığında yastık konularak sırtüstü yatırıl­malıdır. Omuz altına konan yastık ile, yenidoğanın başının hafif ekstansiyon-da kalması sonucu havayolu açıklığının sağlanması kolaylaşır. Yenidoğanın başı yana çevrilerek önce ağzı sonra burnu, manuel vakumlu veya mekanik aspira­tör ile aspire edilmelidir. Aspirasyon süresi 3-5 sn'yi, mekanik aspirasyon ba­sıncı 100 mmHg (136 cmH2OYyı geç­memelidir. Aspirasyon girişimleri sırasında, serbest akım %100 02 5 L/dk akım ile verilmelidir.

Yenidoğan resüsitasyonunda ısı kay­bının önlenmesi önemlidir. Deprese ve asfiktik yenidoğanda ısı düzenleyici sis­tem stabil değildir. Soğuğun oluşturaca­ğı stres; hipotermi, hiperkarbi ve meta-bolik asidoza neden olarak dolaşımı bo­zar ve resüsitasyonu başarısız kılar. Hi-potermiden kaçınmanın yanında, peri-natal solunum depresyonuna neden olan hipertermiden de kaçınılmalıdır. Isıtıcı altına yatırılmış, havayolu açıklığı sağ­lanmış yenidoğan, sıcak bez/havlularla kurulanmalı, ıslak-nemli bezler uzaklaş­tırılmalıdır.

Mekonyunıun havayolundan temizlenmesi: Amniyotik sıvıda olgula­rın yaklaşık %12'sinde mekonyum bu­lunur. Amniyotik sıvıda mekonyum varsa mekonyum aspirasyon sendromu riskini azaltmak için, ağız, farinks ve burun aspirasyonu doğum sırasında baş çıkımda iken yapılmalı, doğumdan he­men sonra yenidoğan radyant ısıtıcı al­tına yerleştirilmelidir. Solunumu ve ak-tivitesi iyi, KAH>1007dk olan venidoğanda bu girişim yeterlidir.

Spontan solunumu deprese, kas to-nusu zayıf ve KAH<100/dk olan me­konyum lu yenidoğanda önce direkt la-ringoskopi ile hipofarinks, sonra endo-trakeal tüp/kalın çaplı aspirasyon kate-teri ile trakea aspire edilmelidir. Trakea aspirasyonu, trakeadan mekonyum as­pire edilmeyinceye kadar devam etmeli­dir. Her aspirasyon işlemi sırasında, mekonyum aspiratörüne bağlı endotra-keal tüp aspire edilerek trakeadan çıka­rılmalı ve gerekiyor ise tekrar endotra-keal entübasyon yapılmalıdır. Aspiras­yon yapılmış olmasına ve spontan solu­num olmamasına karşın mekonyumlu doğan yenidoğanların %20-30'unda tra-keada mekonyum bulunabilir. Bu, intra-uterin aspirasyon oluştuğunu ve deprese yenidoğanda doğumdan sonra trakeal aspirasyon gereksinimi olduğunu göste­ril;. Yenidoğanın kalp ve solunumu ciddi derecede deprese iken, aspire edilmesi­ne karşın havayolundan mekonyum gel­meye devam ediyor olsa bile pozitif ba­sınçlı ventilasyona (PPV) başlamak ge­rekebilir.

Aspirasyon işlemleri ardısıra, yeni-doğan kurulanmalı ve ıslak-nemli bez­ler uzaklaştırılmalıdır.


Yenidoğanda ısıtma, pozisyon ve as-pirasyonun ardısıra uygulanan taktil uyarılar (ayak tabanına hafifçe vurul­ması, topuğa hafif fiske atılması, sırtı­nın veya karnının ovuşturulması) solu­numu uyarır. Normal yenidoğanlar do­ğumdan sonra ilk 30 sn içinde soluma­ya başlarlar, 90 sn'de devamlı ve düzen­li soluyabilir hale gelirler.

Pozisyon verme, aspirasyon, kurula­ma, ısıtma ve taktil stimülasyon verme girişimleri ile yenidoğanın durumu, 30 sn içinde stabilleştirildikten sonra, sıra­sıyla solunum, dolaşım ve renk hızla değerlendirilmelidir.

4 Haziran 2010 Cuma

Resusitasyon Hazirlik

Resüsitasyona Hazırlık

Risk faktörleri bulunan doğumlarda yenidoğan resüsitasyonu sıklıkla gerek­mekle birlikte, diğer doğumlarda da beklenmedik bir şekilde resüsitasyon gerekebilir. Resüsitasyonun başarısı için, her normal doğumda yenidoğan re-süsitasyonunda deneyimli en az bir kişi bulunmalıdır. Resüsitasyon gereken du­rumlarda, deneyimli en az 2 kişi, ideal olarak 3 kişi ile resüsitasyon yapılmalı­dır. Bir kişi ventilasyon veya entübas-yon, diğer kişi kalp atım hızı monitöri-zasyonu veya toraks kompresyonları uygulanması ve üçüncü kişi de ilaçların verilmesinde rol oynar. Resüsitasyon ekibindeki her bir kişinin rolü önceden belirlenmelidir. Çoğul gebeliklerde, her bir yenidoğan için ayrı bir resüsitasyon ekibi olmalıdır.

Resüsitasyonda kullanılacak alet, malzeme ve ilaçlar doğum odasında bu­lundurulmalı, fonksiyonları ve son kul­lanma tarihleri, sık sık kontrol edilerek kullanılanların yerine yenileri yerleşti­rilmelidir.
Ayrıca gerekebilecek ilaçların doz ve sulandırma özelliklerini içeren bir listenin de doğum odasında bulundurul­ması yararlıdır.

Doğum ve resüsitasyon sırasında; anne ve bebeğin kan ve vücut sıvıları enfeksiyon riski taşıdığından, personel koruyucu olarak eldiven, gözlük ve gömlek giymelidir.

Bebeklerde Uyku Problemi

Bebeklerde uyku problemi ne zaman söz edebiliriz?

"Bebeğinizin uykuları düzenli mi? Yoksa sık sık uyanıyor mu?" Bu sorular bebeği olan annelerin birbirlerine en çok sordukları so­rulardandır. Eğer bebeğiniz sık sık ağlayarak uyanıyorsa, yani uy­ku problemi varsa, bu durum aile içinde çok büyük strese hatta eş­ler arası çatışmaya neden olur.

Bebeklerde uyku düzensizliği

Dünyaya gelmek bebek için travmatik bir deneyimdir. Doğum­dan sonraki ilk günleri bebek uyuyarak geçirerek doğumla birlik­te yaşadığı büyük değişime, dünyaya alışmaya çalışır. Bebekler yetişkinlerden çok daha uzun süre uyurlar. Onların hem fiziksel büyümeleri hem de duygusal ve bilişsel gelişmeleri için uyku çok gereklidir. Yeni doğan bebekler günlerinin 2/3'ünü yani 16 17 saatini, 3-3,5 saatten uzun olamayan uyku süreleri ile geçirirler. Altıncı haftadan itibaren, bebek genellikle gün içinde uyanık kalıp geceleri uyumaya başlar. Altıncı ayında ise bebek gününün hemen hemen yarısını uykuda, diğer yarısını da uyanık geçirir. Bebeğin uykularının bir düzene girmesi ise ancak 12.-16. haftada söz ko­nusu olabilir. Bebeklerin %70'i üçüncü aydan sonra düzenli bir şe­kilde uyumaya başlarken; dokuzuncu aydan sonra bu oran %90'a kadar yükselir.

Uyku bozukluğu şayet fiziksel bir nedene dayanmıyorsa, psi-kosomatik, yani kaynağı psikolojik kökenli bir problemdir. Ne za­man uyku probleminden söz edebileceğimiz konusunda ise deği­şik uzmanların farklı görüşleri vardır. Richman, eğer bebek ya da çocuk geceleri beş ya da daha fazla kez uyanıyorsa ve uyandığın­da en az yirmi dakika uyanık kalıyor ya da anne babasının yata­ğına gidiyorsa ve bu durum en az üç aydır devam ediyorsa bura­da uyku probleminden söz edebileceğimizi belirtir. Zuckerman ise, bebeğin geceleri üç seferden fazla uyanıp, yeniden uyumasının en az bir saati aldığı durumlarda uyku problemi olduğunu belirtir.

Yenidoğan bebeklerde uyku

Görüldüğü üzere konuyla ilgili değişik uzmanların değişik gö­rüşleri var. Yaşanan bir sorunun problem kategorisine girebilmesi için esas olan belirleyici iki temel etmen vardır: süre ve sıklık. Or­tada bir sorunun olup olmadığı konusunda anne babaların önsezi­leri ve gözlemlerinden yola çıkarak vardıkları sonuç en doğru so­nuç olacaktır.

Bebeğin uyku düzeni ne zaman oluşmaya başlar?

Anne babaların bebekleri için yaptıkları uyku düzenlemelerinde kültürler arasındaki farklar oldukça dikkat çekicidir. Bebeğe fizik­sel olarak yakın olmanın çok önemli olduğu, bebeğin bağımsızlaş­masının ise çok üzerinde durulmadığı kültürlerde anne babaların bebekleri ile sadece bebeklik evresi boyunca değil daha sonraki yıllarda da birlikte uyudukları görülür. Sözgelimi, Japonya'da an­ne babaların çok yaygın bir şekilde bebekliklerinden itibaren ço­cukları ile birlikte uyudukları görülür. İngiltere'de ise anne baba­lar Japon anne babalardan çok farklı bir tutum izleyerek özellikle altıncı aydan sonra bebeklerini ayırarak onların kendi odalarında uyumasına özen gösterirler. Elbette İngiltere'deki bu genel bakış açısı da aileden aileye göre farklılık gösterebilmektedir. Ülkemize baktığımızda da durum farklı değildir, bebeklerinin uyku düzenle­ri konusunda anne baba tutumları farklılık göstermekle birlikte genel olarak anne babaların bebekleri ile onlar 4-5 yaşına gelene dek birlikte uyuma eğiliminde olduklarını görürüz.

Arzu edilen, ilk aylardan sonra bebeğin yalnız, mümkünse ken­di odasında, elbette yine ebeveyn gözetimi altında uyumasıdır. Ai­lelerin konuyla ilgili yaklaşımları farklılık gösterebilir. İlk aylarda olmasa bile çok da gecikmeden çocuğun kendi başına yatmaya alış­ması gerekir. Sonraki yıllarda çocuğun kendi başına uyuma alışkanlığını edin­mesi zorlaşır.

Çocuklarda uyku problemleri

Anne babalarm benimseyecekleri uy­ku düzeni konusunda doğumdan sonra­ki ilk haftalarda bir karara varmalarında büyük yarar vardır. Çünkü bebeklerin uyku alışkanlıkları üçüncü aydan sonra yerleşmeye başlar. Eğer bebeğenizin sizden ayrı olarak kendi odasında uyumasının uygun olacağına düşünüyorsanız ilk aylardan itibaren pratik birtakım yöntemler üzerinde karar vermiş olmanız ve bebeğinizin hazır olduğunu hissettiğinizde de bu yön­temleri hayata geçirmeniz gerekir. Bu konuda vereceğiniz kararda bebeğinizin bireysel farklılıklarını da dikkate almanız gerekir. Söz­gelimi bazı bebeklerin uyumak için daha çok aktif yardıma ihtiyaç­ları varken bazı bebeklerin yoktur, onlar kolaylıkla uyuyabilirler. İlk hartalarda bebekler yataklarına genellikle uyurken götürülürler. Üçüncü aydan sonra ise bebek yatağına uyanık olarak uyuması için götürülür. Bu nedenle de bebek uyanıklık halinden uykuya geçişte aktif yardıma ihtiyaç duyabilir. Yardımın süresi ve niteliğinin bebe­ğin gereksinimi doğrultusunda belirlenir.

Bebeklerin anne babalarıyla uyumak istemelerinin nedeni, on­ların sıcaklığı ve sağladıkları güvenlik duygusudur. Anne babanın gün içinde bu gereksinimi karşılaması mümkündür.

Her bebek kendisine özgü bedensel ritmi ile birlikte doğar. Aile­nin de bebeğin doğumuna kadar yerleşmiş kendisine özgü bir ritmi vardır. Zamanla bebek ve aile birbirleriyle uyumlu bir şekilde hareket etmeye başlarlar. Ancak başlangıçta karşıklı zor zamanlar yaşaya­bilirler. Anne babanın ve bebeğin birbirlerine uyum sağlayabilmele­ri için zaman ve emeğe ihtiyaç vardır. Anne babanın bebeklerini ta­nıması ve ilk etapta onların kendilerini bebeklerine adapte etmeleri önemlidir. Anne babalar bu konuda bebeklerinin diline karşı alıcı ve duyarlı olmalıdırlar.

Perioperatif İlac Etkilesimleri

Perioperatif İlaç Etkileşimleri

Birçok ilaç, nöromusküler blokerle­rin etkilerinde değişiklik yapabilir. Bun­lar nöromusküler iletimi, transmitter sa-lınımmı, ilaç eliminasyonunu, reseptör­deki etkileşimini değişikliğe uğratarak ya doğrudan etkileyebilirler ya da kav-şak-dışı mekanizmalarla (kas kontrakti-litesini etkileyen ilaçlar gibi) etkili olur­lar.

1- İnhalasyon anestezikleri; Non-de­polarizan ilaçlarla meydana gelen nöro­musküler bloğun şiddetini ve süresini artırır. Bu güçlendirici etkinin mekaniz­ması hem merkezi, hem de periferiktir. Periferik etki motor son-plak üzerindeki depresan etkiye, hem de motor sinir ter­minalinden asetilkolin serbestleşmesini azaltmasına bağlıdır. Ayrıca inhalasyon anestezikleri muhtemelen, kanalın orta­lama açık kalma ömrünü kısaltarak de-polarizasyonu bloke etmektedir. Kaslara gelen kan miktarının değişmesi gibi faktörler de önemlidir.

2- Antibiyotikler (polimiksinler, tet-rasiklinler, aminoglikozidler): Bu tür ilaçlar etkilerini asetilkolin serbestleş­mesi, kolinerjik reseptör etkileşimi veya kaslar üzerindeki doğrudan etki ile ger­çekleştirmektedirler.

3 - Lokal anestezikler; Non-depolari­zan kas gevşeticilerin etkisini, asetilko­lin salınımının inhibisyonu ve kanal blokajı ile güçlendirirler.

4- İmmünosupresifler; Süksinilkolin etkisini plazma kolinesterazının inhibis­yonu üzerinden uzatırlar.

5- Diüretikler, hipokalemiye neden olur. Nöromusküler kavşak üzerindeki doğrudan etkiye bağlı olarak nöromus­küler bloğu arttırabilirler.

6- Antidepressanlar (lityum, MAO inhibitörleri); Lityum, antikolinesteraz salınımını önce artırır, sonra azaltır. Bir MAO inhibitörü olan fenelzin, plazma kolinesterazını inhibe ederek süksinil-kolinin oluşturduğu bloğu uzatır.

7. Antiaritmikler (Prokainamid, lido-kain, propranonol, fenitoin); Non-depo-larizan etkiyi uzatırlar.
8. Organofosfatlar; Plazma kolinesteraz inhibisyonu yoluyla etki ederler.'

9. Dantrolen; Doğrudan kas depresa-nı etkiye sahiptirler. Nöromusküler ile­tiyi etkilemeden eksitasyon-kontraksi-yonu engellerler.

NON-DEPOLARİZAN BLOĞUN GERİ DÖNÜŞÜMÜ

Non-depolarizan bloğu kaldırmak için antikolinesteraz ajanlar kullanılır. Bunlar nöromusküler kavşakta asetilko-lin konsantrasyonunun arttırılmasını ve asetilkolin parçalanmasını önler ve böy­lece asetilkolinle rekabet halinde olan kas gevşeticinin etkisinin azalması sağ­lanır. Bu amaçla neostigmin, pridostig-min, edrofonyum kullanılabilir. Ancak nondepolarizan bloğu geri döndürülme­si için seçilmesi gereken antikolineste­raz ilaç neostigmin olmalıdır. Çünkü uzun etkilidir, rekürarizasyon tehlikesi­ni ortadan kaldırır. Antikolinesterazlar etki süreleri bakımından Neostigmin > Pridostigmin > Edrofonyum şeklinde sıralanır.

Kardiyovasküler Etkileri

Antikolinesteraz ilaçlar, ciddi bir va-gal stimülasyona neden olurlar; bu etki antikolinerjik bir ajanın birlikte uygu­lanmasıyla engellenebilir. Bu amaçla at­ropin veya glikoprolat kullanılır.

Etkisinin hızlı başlıyor olması nede­niyle (1 dakika) atropinin, edrofonyum ile kullanımı daha uygundur. Atropin ile neostigminin birlikte verilmesi, neo-stigminin etkisinin daha yavaş başlama­sı nedeniyle önemli taşikardiye neden olur. Glikopirolat, atropinden iki kat da­ha güçlüdür ve neostigmin ile kullanıl­dığında da aritmi ve taşikardi yapma sıklığı daha az olduğundan, daha uygun bir ajandır.

3 Haziran 2010 Perşembe

Yenidogan Bebeklerde Uyku Duzeni

Çocuklarda Uyku neden önemlidir?

Uyku, çocuklar için beslenmeden ya da onların güvenliğinden da­ha az önemli değildir. Uykunun, bebeğin/çocuğun sağlıklı bir şekil­de büyüyüp gelişebilmesi konusundaki büyük önemini anlayabil­mek için, bebek/çocuk yeterince uyumadığında ve/veya uykuları yeterince kaliteli olmadığında sonuçlarına bakmak gerekir. Bebek­lerin/çocukların uyaranlara karşı alıcı ya da kapalı, rahat ya da ger­gin olmalarında ve bu durumun onların sosyalleşmesi ve öğrenme yetenekleri üzerinde uykunun belirleyici rolünü düşünmek gerekir. Uyku, zihnin uyanık ve rahat olabilmesi için en önemli besin kaynağıdır. Uyku sırasında beyin bir cep telefonu gibi kendisini uyku ile yeniden şarj eder. Nasıl ağırlık kaldırmak kasları çalıştırıp güçlendirirse uyku da beyin gücünü, dikkati, zihin açıklığını, fi­ziksel ve ruhsal rahatlığı arttırır. Kişinin potansiyelini en iyi şekil­de kullanmasını sağlar.

Sağlıklı bir uykunun özellikleri ve çocuklarda uyku problemi

Uyku süresi yeterli olmalı.
Kesintisiz ve kaliteli bir uyku olmalı.
Bebeğin/çocuğun biyolojik ritmine uygun bir uyku düzeni olmalı.
Yetersiz ve kalitesiz uyku bebeğin/çocuğun sadece gecesini böl­mez, onun tüm gününü etkiler. Uykusuzluk gün içinde bebeğin/ço­cuğun zihninin bulanık, dikkatsiz olmasına, fiziksel olarak da hi-peraktif ya da tembel olmasına neden olur.

Bebeklerin ne kadar uykuya ihtiyaçları vardır?

Doğumdan sonraki ilk haftalarda bebekler günlerinin 15-16 saati­ni uyuyarak geçirirler. Üçüncü aydan sonra bebeklerin gün içinde­ki uyku süreleri 14 saate düşer. Elbette, bebeklerin uyku sürelerine ilişkin bu saatler sadece ortalama değerlerdir. Bebeğiniz birkaç saat daha fazla ya da birkaç saat daha az uyuyor olabilir; ancak genel olarak bebeğiniz sağlıklı ve huzurlu ise anne babanın kay­gılanmasına gerek yoktur.

Bebeklerin ne kadar uyudukları bir günden başka bir güne farklılık gösterebilir. Ayrıca bebekler arası bireysel farklar da dik­kate alındığında bebeklerin gün içinde ne kadar uyudukları ve ih­tiyaçları olan uyku süreleri mizaç özelliklerine göre de değişebilir.

Bebeğinizin ne kadar uykuya ihtiyacı olduğu, uyku düzeni do­ğumdan sonraki altıncı haftada büyük ölçüde netlik kazanır. Be­beklerin uyku vakitleri her geçen hafta büyüdükçe değişir. Bebek­lerin doğumdan önce bile günün saatlerine paralel olarak dinlen­dikleri ya da hareket halinde oldukları zamanlar farklılık gösterir. Gün içinde daha hareketli olurken geceleri daha sakin olup uyur­lar. Bu düzenleri genellikle doğumdan sonra da devam eder. Be­beklerin doğumdan sonraki ilk haftalarda uyanmadan geçirdikleri ortalama en uzun uyku süreleri dört saat iken üçüncü aydan son­ra bu süre altı ile sekiz saate çıkar. Daha sonra da en uzun uyku­larını geceleri uyumaya başlarlar.

Yeni doğan bebeklerde uyku

Zamanla bebeklerin uykularının kalitesi de değişir. Yeni doğan bebeklerin uyku döngüleri REM uykusu ile başlar. Genellikle REM uykusuna düzensiz nefes alış verişler, bacak ve kolları ani olarak hareket ettirmeler eşlik eder.

Bebeklerin uykuları genel olarak hafif ve derin uyku olmak üze­re ikiye ayrılır. Derin uykunun süresi ilk haftalardan itibaren artar. Bebeklerin ve çocukların derin uyku süreleri yetişkinlere göre daha uzundur. Bebekler derin uyku sırasında neredeyse hiç hareket et­mezler, nefes alış verişleri düzenli ve derindir.

9.-12. aylarda bebeklerin genellikle gece uykuları ortalama 10-12 saattir. Gündüzleri de iki kez uyurlar. Bu aylarda bebeklerin gece uyanarak beslenme gereksinimleri de ya tamamen bitmiştir ya da çok azalmıştır.
Gün içindeki uykularının azalması belki bebeğinizin akşamları biraz daha uzun uyumasını gerektirebilir. Bebeklerin 20 dakika erken yatırılmaları, 20 dakika daha uzun uyumaları onların dav­ranışlarında oldukça etkilidir.

Kas Gevsetici İlac İsimleri

Kas Gevşetici İlaçlar ve İsimleri

1. Asetilkolinin sentezi, depolarunası ve salınımını inhibe edenler: Bunlar ze­hir veya toksinler olup klinik kullanım-ları yoktur. Asetilkolinsiz blokaj oluştu­rurlar.
2. Kas gevşetici ajan olarak klinik kullanımda olan ilaçlar: Salınmış olan asetilkolinin etkisini önleyerek etkileri­ni gösterirler.
Etki mekanizmalarına göre iki gruba ayrılırlar:
a- DepoIarizanlar
b- Non-depolarizanlar (kompetetif= yarışıcı)

a. Depolarizan blok yapan kas gevşeticiler: Bu grupta agonist etkide olan veya reseptör aktivatörü olan ilaç­lar yer alır. Bunlar, nörotransmitter olan asetilkolinin etkilerini hemen hemen bütün kolinoseptif noktalarda takljt ederler. Ancak asetilkolinesteraz tara­fından parçalanmadıkları için oluştur­dukları depolarizasyon, asetilkoline gö­re daha uzun süreli olmaktadır. Bu süre içinde sinir yolu ile gelen uyarıya kas lifi yanıt vermez. Süksinilkolin ve dekametonyum bu sınıftan iki kas gevşe-ticidir.

Kas gevşetici hap

b. Non-depolarizan blok yapan kas gevşeticiler: Presinaptik ve postsi-naptik kolinerjik reseptörler için asetilkolinle yarışırlar. Yeterli sayıda postsi-naptik reseptöre bağlandıkları zaman, asetilkolinin reseptöre bağlanmasına engel olurlar, postsinaptik membran eşik potansiyelinde düşme ofuşmaz ve kas kontraksiyonu oluşamaz.

Depolarizan Kas Gevşeticiler

Süksinilkolin (süksametonyum)


Süksinilkolin, yapı bakımından bir biasetilkolindir. Yapısındaki iki esleri, bağlayan bağlar labil olduğundan, plaz-madaki kolinesteraz enzimi etkisiyle hızla hidrolize olur. Birinci kolin, bile­şikten hızla ayrılarak geride nöromus­küler blokaj gücü asıl bileşiğin 1/20-1/70 arasında değişen şükşinümonoko-lini bırakır. Bu zayıf etkili metabolit, ikinci kez hidrolize edilerek süksinika-sit ve koline parçalanır. Süksinilkolinin oluşturduğu depolarizan blok, normal enzim mıktarında azalma veya atipik pseudokolinesteraz varlığında uzar.

Kas gevşetici haplar

Plazma kolinesterazlarının etki et­mesi sonucu hızla enzimatik hidrolize olması nedeniyle etkisinin kısa sürmesi, süksinilkolinin en büyük üstünlüğüdür. Enjeksiyonla verilen süksinilkolin do­zunun muhtemelen %5-10'dan daha kü­çük bir bölümü, motor son plağa ulaşır. Süksinilkolin, artık plazma kolineste­razlarının etkisinden kurtulmuştur ve bunun buradaki etkisi, hücre dışı sıvıya veya kas lifi içerisine difüzyonla uzak­laşmasıyla sona erer.

Süksinilkolin etkisinin beklenildi­ğinden uzun sürmesi, plazma kolineste­raz aktivitesi düşüklüğüne bağlı olabilir. Bu durum, karaciğer hastalıkları, açlık, kanser^gebelığın ilen dönemleri ve do­ğumdan hemen sonra görülebilir. Diğer yandan plazma kolinesterazı, ilaçların veya diğer enzimlerin inhibisyonu altın­da bulunabilir. Bazı ekotiyopatlı göz damlaları, organofosfor insektisitleri, heksaflorenyum ve takrin (tetrahidroa-minoakrin), kemoterapötikler, neostigmin, piridostigmin ve bir monoaminok-sidaz inhibitörü olan fenelzin, kolines­terazı inhibe edebilmektedir. Lityum karbonat ve Myasteni sendromu da, bu kadar açık olmamakla birlikte aynı yön­de etkilidir. Ayrıca hastaların küçük bir bölümünde (1/1500-1/3000) süksinilko­lin metabolizmasına ilişkin, genetik ola­rak belirlenmiş (atipik plazma kolines­terazı) bir yetersizlik söz konusudur. Et­kili bir süksinilkolin hidrolizi gerçekle­şemediğinden etki süresi uzamaktadır.

Süksinilkolin etkisinin hızla başla­ması, entübasyon yapılıncaya kadar ha­vayolunun korumasız kaldığı süreyi kı­saltırken, hızla yıkılması da başarısız entübasyon girişimlerinde spontan solu­numun kısa sürede dönmesini sağla­maktadır. Etkisinin kısa oluşu süksinil-kolini çok kısa süreli gevşeme gerekti­ren girişimler için de uygun bir ajan yapmaktadır.

Süksinilkolinin entübasyon için eriş-kinlerdeki dozu 1-1.5 mg/kg'dır. Uzun süreli kas gevşemesi' için Tekrarlanan küçük dozlarda (10 mg) veya devamlı infüzyon (500-1000 ml'de 1 g) ile uygu­lanır. Uzun süreli kas gevşemesi için süksinilkolin bu yöntemle uygulandı­ğında, nöromusküler fonksiyon, sinir uyarıcısı ile sürekli monitörize edilerek doz aşımı önlenir. Kısa etkili mivakur-yumun bulunmasından sonra, süksinil­kolinin infüzyon şeklindeki uygulanışı popülaritesini kaybetmiştir

Non-Depolarizan Kas Gevşeticiler

Bunlar kavşak sonrası membrandaki kolinerjik nikotinik reseptörler için ase-tilkolinle yarışmaya girerler. Reseptör­lerle reversıbl birleşerek asetilkolinin reseptörlerle birleşmesini önlerler. Böy­lece asetilkolinin kas son plağı üzerin­deki depolarizan etkisini azaltır veya ta­mamen engellerler. Bu ilaçlar, reseptör­lerle reversıbl olarak birleşirler, spontan olarak reseptördeki etki yerlerinden ay­rılır ve tekrar birleşirler. Bu arada re­septörün serbest kaldığı sırada asetilko-lin reseptörü etkileyebilir.

Non-depolarizan kas gevşeticilerin plazma konsantrasyonları enjeksiyonla­rını izleyen 1-2 dakika içinde zirveye ulaşır. Ancak maksimum blok, kalp de­bisini, iskelet kaslarının kalpten uzaklı­ğını ve iskelet kasının kan akımını yan­sıtacak şekilde, .i-7_dakika içinde baş­lar. Non-depolarizan ilaçların klinik etki süresi, plazma konsantrasyonlarının kri­tik bir seviyenin altına düşmesi için ge­reken süre ile belirlenir.

Kardiyovasküler yan etkileri genel­likle histamin salınımına, periferik oto­nom sinir sisteminin uyarılmasına veya inhibisyonuna ya da serum potasyum düzeyinin motor son-plak depolarizas-yonundan sonra yükselmesine bağlıdır. Histamin salimini, klinik kullanımdan sonra görülen hipotansiyon ve taşikar-dinin önde gelen nedenidir. Disritmilere ve anaflaktoid reaksiyonlara neden ola­bilirler

Bebeklerde Kardiyopulmoner Resusistasyon

Yenidoğan Bebeklerde Kardiyopulmoner Resusistasyon

Dünyada her yıl 5 milyondan fazla yenidoğan ölmektedir. Bu ölümlerin %19'u doğum asfiksisi nedeni ile oluş-maktadır. Basit resüsitasyon teknikleri ile her yıl 1 milyon bebeğin ölmesi ön­lenebilir. İntrauterin asfiksi yanında, prematürite, maternal ilaç kullanımı, intrapartum hipoksemi, konjenital nöro-müsküler hastalık ve malformasyonlar yenidoğandaki diğer resüsitasyon ne­denleridir.

Doğum olayı ile gerçekleşen fizyo­lojik değişiklikler, fetüsün yenidoğan dönemine başarı ile geçmesini sağlar. Doğum olayının kompleks olmasına karşın, ancak %5-10 yenidoğan, do­ğumda değişik derecelerde aktif resüsi­tasyon girişimlerine (örneğin; solunu­mun uyarılması) gereksinim duyar ve %1-10 yenidoğanda ventilasyon desteği gerekir.

Yenidoğanın resüsitasyonu, genellik­le pediyatri uzmanı, kadın doğum uz­manı ve ebe/hemşirenin bulunduğu bir ekip tarafından yapılmakla birlikte, anestezi uzmanının da rolü ve sorumlu­luğu büyüktür

Bebeklerde ekstrauterin yaşama adaptasyonu

Yenidoğanın resüsitasyonu, bebek, çocuk ve erişkin resüsitasyonundan farklıdır. Çünkü, intrauterin yaşamda fetüsün alveolleri akciğerde üretilen ak­ciğer sıvısı ile doludur. Fetüsün gaz de­ğişimi, plasental kan akımına bağlıdır. Pulmoner vasküler rezistans (PVR) yüksektir, sağ ventrikül debisinin %90'ı duktus arteriyozus aracılığı ile pulmo-ner dolaşımdan aortaya geçer. Sistemik vasküler rezistans (SVR) düşüktür; kalp debisinin %40'ı, rezistansı daha düşük olan plasentaya gider.

Vajinal doğum sırasında, yenidoğa­nın toraksına uygulanan kompresyon, ağız ve üst havayollarından akciğer sı­vısının az bir kısmının atılmasını sağlar, diğer büyük kısmı ise perivasküler ala­na geçerek lenfatik ve kapiller emilim ile atılır. Akciğer sıvısı atılımı, vajinal doğumda hızlıdır, sezaryen doğumda ise yavaştır. Akciğerlerden fetal akciğer sıvısının atılması için, ilk birkaç solu­num basıncının normalin 2-3 kat fazlası olması gereklidir. Doğumdan sonra kor­donun klemplenmesi ve ağlama ile spontan solunumun başlamasından son­ra akciğerler hava ile dolar, sürfaktan salınır ve oksijenasyon artarak pulmo-ner arteriyoller genişler. Bu değişiklik­ler PVR'ı büyük oranda azaltır ve böy­lece pulmoner kan akımı artar. Aynı za­manda, umblikal kordonun klemplene-rek çıkarılması, SVR yükselmesine ve plasental yatağın rezistansının düşmesi­ne neden olur.

Doğumdan birkaç dakika sonra, kan­da 02 miktarının artması ile foramen ovaienin fizyolojik kapanması ve duk-tus arteriyozusun daralması sonucu sağ­dan sola santiar önemli derecede azalır, ekstrauterin dolaşım başlamış olur. Kalp atım hızı (KAH), 120-140/dk'da stabilize olur ve başlangıçtaki santral si-yanoz hızla düzelir.

Geçici hipoksemi veya asidoz, nor­mal yenidoğan tarafından iyi tolere edi­lir ve hızlı davranılarak kalıcı hasar ge­nellikle önlenebilir. Alveollerin yeterli açılmaması, kanın intrapulmoner şant-laşmasına ve hipoksiye neden olur. Uzamış hipoksi ve asidoz, fetal dola­şımdan ekstrauterin dolaşıma geçişi en­geller. Fetüs/yenidoğanda hipoksemiye cevap olarak, başlangıçta pulmoner ya­takta daha sonra cilt, böbrek, barsak ve kas arteriyollerinde vazokonstriksiyon olur, böylece kan akımı tekrar kalp, be­yin ve adrenal bezlere dağılır. Asfıksi devam ederse, miyokardiyal kontrakti-lite ve kalp debisi azalır, vital organlar­daki kan akımı bozulur, organ hasarı oluşur. Hipoksemi ve asidoz; duktus ar­teriyozusun fizyolojik kapanmasını ön­ler, pulmoner arteriyollerde vazokons­triksiyon sonucu pulmoner kan akımı azalır, dokulara yeterli kan akımı sağ­lanmasını engeller. Solunum çabası, in-direkt santral sinir sistemi depresyonu ve direkt diyafragmatik depresyon ne­deniyle azalmıştır. Yenidoğanda bu fiz­yolojik değişiklikler, persistan pulmo­ner hipertansiyona ve solunum çabasın­da azalmaya neden olur. Böyle yenidoğanlarda resüsitasyon girişiminin hızlı olması gerekmektedir. Resüsitasyonun amacı; yeterli ventilasyon, oksijenasyon ve kalp debisi ile, beyin, kalp ve diğer vital organlara yeterli miktarda oksije­nasyon ve sirkülasyonu sağlamaktır.

2 Haziran 2010 Çarşamba

Ventilasyon ve Havayolu Acilmasi

Havayolu Açılması ve Ventilasyon

Havayolunun sağlanmasında, endo-trakeal entübasyon altın standart olarak geçerliliğini korumaktadır. Ancak has­tane dışı kardiyopulmoner arrest du­rumlarında, trakeal entübasyon için ge­rekli donanım ve eğitimli ekip olmadığı taktirde, alternatif olarak laringeal mas­ke, el ventilatörü (maske-valv-balon) kullanılmalıdır. Çocuklarda ve infant-larda endotrakeal tüpün yerinin doğru­lanması için mümkünse tidal sonu kar­bondioksit (ETC02) ölçümü yapılması en güvenilir yöntem olarak kabul gör­mektedir.

Oksijen ve mekanik ventilasyon

Oksijen nazal kanül, yüz maskesi veya geri solumasız maskeler aracılığı ile verilebilir. Verilen 02'in konsantras­yonu, oksijen alınım hızına ve hastanın dakika ventilasyonuna bağlı olarak de­ğişir.

Maske

Spontan solunumu yeterli bir hasta­ya, basit yüz maskeleri ile %30-50 ara­sında değişen oranda 02 verilir. Daha yüksek konsantrasyon istenirse, geri so­lumasız maske kullanılarak 5 lt/dk akım hızında 02 verilmelidir.

Nazal Kanül ve ventilasyon modları

Spontan solunumu olan çocuklarda kullanılabilir. İnfantlarda 2 lt/dk akım hızı ile inspire edilen 02 konsantrasyonu %50'nin üzerine çıkabilir. 4 lt/dk'nın üzerinde akım hızlarında nazal mukoza­da kuruma olacağından tolerans azalır. Nazal kanül, yüz maskelerine göre daha iyi tolere edilmektedir.

Orofaringeal ve Nazofaringeal Havayolu

Bilinci kapalı infant ve çocuklarda havayolu açma manevrası yeterli hava­yolu açıklığı sağlamıyorsa, orofaringeal veya nazofaringeal havayolu kullanılır.

İnternal Kardiyak

Kompresyon ve ventilasyon tüpü


Erişkinlerde ve hayvan deneylerin­de, internal kardiyak kompresyon (açık kalp masajı)'nm daha iyi miyokardiyal, serebral kan akımı ve kalp debisi sağ­ladığı kabul edilmektedir. Ancak, infant ve çocuklarda toraks duvarı ileri dere­cede esnek olduğu için kapalı kalp ma­sajına göre daha iyi bir kalp debisi elde edilememiştir. Bu nedenle çocuklarda rutin olarak açık kalp masajı önerilme­mektedir.

Bebeklerde Uyku Bozuklugu

Bebeklerde Uyku Bozukluğu

Uyku dinlenme halidir. Uyku sırasında bilincin tepki gücü ve etkinliği büyük ölçüde azaldığı için bilincin bir anlamda uyuş­masından söz edilebilir. Uyku, insan ömrünün yaklaşık üçte birini oluşturur. Diğer aktivitelere harcadığımızdan daha fazla zamanı uykuda geçiririz. Uyku kendimizi iyi hissetmemiz için gereklidir ve uykunun hayati bir önemi vardır.

Uyku beş farklı dönemden oluşur. 1953'te E. Aserinsky ve N. Kleitman uyku tiplerinin hızlı göz hareketleri ile bağlantılı olduğu­nu açıkladılar Bu dönemlerden biri REM (Hızlı Göz Hareketleri-Rapid Eye Movement), diğerleri ise Non-REM (NREM) olarak ad­landırılmaktadır.

REM uykusu uyanıklık durumuna çok yakındır. REM. evresin­de fizyolojik etkinlik, beyne giden kan ve oksijen, vücut hareket­leri ve kaslardaki kasılmalar artar. REM uykusunda motor nöron­lar uyarılır, frenlenir. Rüyalar genellikle REM uykusunda görülür. Gecenin ilk REM uykusu 90 dakikalık bir yavaş dalga (NREM) uy­kusundan sonra gelir ve birkaç dakika sürer. Son REM uykusu 20-30 dakika sürer. Bundan sonra uyanılır. Hatırlanan rüyalar ge­nellikle bu son evrede görülen rüyalardır. Stresli ya da uykusuz geçen bir dönemin ardından derin uyku süresi azalır, REM süresi uzar. Bu evre uykunun diğer evrelerinin arasına serpiştirilmiştir.

Çocuklarda Uyku Düzeni

Yavaş dalga uykusunda (NREM) beynin dalgaları çok yavaşlar, kaslar gevşer, sinir sisteminin işlevleri yavaşlar, solunum hızı ve kan basıncı düşer. Uykunun derin ve dinlendirici bölümü bu evre­de gerçekleşir. Uykunun dört evresi: 1. Uyuklama Evresi, 2. Hafif Uyku Evresi, 3. Derinleşen Uyku Evresi, 4. Derin Uyku Evresi. Ya­vaş dalga uykusunun (NREM) sırasıyla dört evrenin ardından ye­niden birinci evre gelir. Bu düzen uyku boyunca devam eder.

Uyku bir ayırma problemi midir?

Bir annenin bebeğini uyutması en basit anlamıyla kendisini be­beğinden, bebeğini de kendisinden ayırması anlamına gelir. Be­beğin somut olarak annenin varlığını içselleştirip, annenin yok­luğunu telafi edebileceği, 'somut' annenin yerine onun psikolo­jik varlığını yaratmış olması gerekir ki uyku ile gelen ayrılıkla başa çıkabilsin.

Anne babaların kendi çocukluklarının sorunlu geçmesi onlar anne baba olduklarında nasıl davranmaları, ne yapmaları gerekti­ği konusunda kararsızlığa düşmelerine neden olur. Bebekleri uy­ku problemi yaşayan anne babaların en sık sordukları soru, "Be­bek ağlayarak uyandığında bırakalım ağlasın mı? Yoksa gidip ku­cağımıza mı alalım?" sorusudur. Bu soru anne ve babanın zihnin­de bir orta yolun olmadığı ya da o orta yolu bulmakta zorlandıkla­rı anlamına gelir. Bir uçta bebeği tamamen yalnız bırakma, diğer uçta ise her ağladığında gidip kucağa alma vardır. Bebeğin ağla­malarına anne babaların vereceği uygun tepkinin önemi büyüktür. Ağlayan bir bebeğin her defasında ağladığında kucağa alınmaya ihtiyacı yoktur, bebek bir süre kucakta kaldıktan sonra sürekli ku­cakta kalmaya ihtiyacı olmayabilir ya da bebek ağlayıp da bir kez kucağa alındıktan sonra her defasında ağladığında kucağa alınma­ya ihtiyaç duymuyor olabilir.

Bebeklerde Uyku Düzeni

Bazı ebeveynler, bebekleri her ağladığında yanına gitmek isterler. Bebeklerinin terk edilmişlik duygusu yaşamalarından büyük endişe duyarlar. İşte buradaki soru şudur: Terk edilmişlik duygusu bebeğin hissi midir, yoksa bebeğin ağlayarak anne babaya hissettirdiği bir duygu mudur? Bu sorunun yanıtı çok önemlidir. Bebek her ağlayarak uyandığında anne babanın bebeğin yanına gitmesi, belki de bir anlamda bilinçdışı olarak kendilerine güvenmediklerini, dolayısıyla da bebeklerinin kendi başına yeniden uykuya dalama-yacağı düşüncesine sahip olduklarını gösteriyor olabilir. Bebek ağ­ladığında hiç yanına gitmemek de onu yalnız bırakarak, ihtiyacı ol­duğunda bir anne babanın varlığını içselleştirememesine neden olur. Soruna yaklaşımda siyah beyaz, ya hep ya hiç şeklinde bir yaklaşım sorunun çözümünde işe yaramayacağı gibi anne babanın kendi anne baba figürleri hakkında da önemli şeyler söyler.

Bebeğin kendisini en etkili anlatma yöntemi ağlamaktır. Anne babaların bebeklerinin ağlamaları ile ilgili atıfları, ağlama karşısın­daki toleransları, tahammülleri onların o günkü yaşam koşulların­dan olduğu kadar geçmiş yaşam deneyimlerinden de etkilenir. Ço­cuk sahibi olmak geçmiş deneyimlerin, anne babaların kendi anne babaları ile olan ilişkilerinin, çatışmalarının, korku ve kaygılarının yeniden hareketlenip canlanması anlamına gelir. Bebeğin ayrı birey olmasına izin vermek ve bu doğrultuda davranmak, onun öfkelen­mesinin ve bu öfkesini ifade etmesinin üstesinden gelmek gerekir.

Bebeklerde Uyku Sorunu

Annelerin bebeklerini hiç bırakamamaları karşısında duydukları kızgınlık, bebeğe karşı aşırı koruyucu olmaları ve sürekli olarak ona çok yakın olmak istemeleri belki de annenin bilindışı olarak hisset­tiği bebeğini bırakmak, ondan ayrılmayı istemek duygularına karşı geliştirdiği bir savunma mekanizması olabilir. Bebeklerinden hiç ayrılamayan annelerin yarı şaka ile "Onu bir kez bırakırsam bir daha hiç gelmem" demesi de bu anlamda çarpıcı bir örnektir.

Bazı anneler de vardır ki onlar eğer günün bir bölümünde be­beklerini bir arkadaşa ya da güvendikler birisine bırakırlarsa ken­dilerine kalacak boş zamanda ne yapacaklarını bilemediklerini söylerler. Bu durum annenin bebeğini kendisinden ayrı bir varlık olarak düşünmekte yaşadığı güçlüğü de anlatır. Çocukların yaşa­dığı okul korkusu, anneden ayrılamama ya da annenin kendisinin yaşadığı dışarı çıkma korkusunun temellerinin bebeklik dönemin­de yaşanan ayrılma güçlüklükleri ile ilgili olduğu söylenebilir.

Noromuskuler ve Kas Gevsetici İlaclar

Nöromusküler İleti ve Kas Gevşetici İlaçlar

Kas gevşetici ilaçların anesteziye gi­rişi, Güney Amerika yerlilerinin zehir olarak oklarının ucuna sürdükleri kura­rın, nöromusküler blok oluşturucu etki­lerinin öğrenilmesi ile başlar. Fransız fizyolog Claude Bernard, 1850-60 yıl­ları arasında doğrudan kas uyarısı yar­dımıyla, kurarın etki mekanizmasının ilkelerini aydınlattı ve hastalar üzerinde yapılan nöromusküler bloğun kantitatif olarak ölçülmesinin temellerini attı. Ku­rar, ilk kez 1942 yılında Harold Griffith tarafından klinikte uygulanmıştır.

Anesteziyi gerçekleştirmede kullanı­lan üç ana ilaç grubundan (hipnotikler, analjezikler, kas gevşeticiler) biri olan kas gevşetici ilaçlara, endotrakeal entü-basyonun ve cerrahi girişimin yapılabil­mesi, kontrollü solunumun uygulanabil­mesi için gereksinim duyulur. Kas gev­şetici ilaçların kullanımı ile daha az anestezik ilaç kullanılmakta, kanama azalmakta ve cerrahi travma süresi kı­salmaktadır.

Nöromusküler İletinin Anatomi ve Fizyolojisi


Çizgili kaslar hızlı iletimli alfa mo­tor nöronlar ile innerve olmaktadır. Myelinli olan bu ön boynuz motor nö­ronların aksonları, kas hücrelerinin ya­kınında çok sayıda myelinsiz liflere ay­rılır. Bu liflerin herbiri kas hücresi membranındaki (sarkolemma) bir kıvrı­mın içine girer. Her bir sinir lifi ve uyardığı kas liflerine bir motor ünite denir. Motor ünitelerin büyüklükleri, kasın ince motor işlevlerine göre değiş­kenlik gösterir. Kaba çalışan kaslarda bir motor birim yaklaşık 1000 kas hüc­resinden oluşurken örneğin gluteus ka­sı, ince motor işlevleri olan eksternal oküler kaslarda 5-10 kas hücresinden meydana gelir. (Kas gevşetici haplar)

Sinir ve kas kavşağının zarları birbi­rine çok yakındır. İki zar 200-300°A ge­nişliğinde bir kavşak ile ayrılmıştır. Bu aralık nöromusküler kavşağı (sinaps), kavşak öncesi (presinaptik) ve sonrası (postsinaptik) bölgelere ayırır. Presi­naptik membran sinir lifi, postsinaptik, membran ise kas lifı membranıdır. Kavşak öncesi bölgedeki myelinsiz motor sinir ucu yassılaşarak sinir son plağı adını alır. Sinir son plağı, içi asetilkolin molekülleri ile dolu olan binlerce vezi-kül içerir. Sinaptik aralık ekstrasellüler sıvı ile doludur ve asetilkolinesterazları içerir. Çizgili kas membranının üzeri çı­kıntılı yapıda olup, üzerinde asetilkoli-ne özgü reaksiyon veren yaklaşık 5-10 milyon reseptör bulunur. Reseptörler, kas hücrelerinde sentezlenir. Nikntinik yapıdaki bu reseptörler; ikisi alfa (a), birer beta_(3), epsilon (e) ve gammadan (5) oluşan beş üniteli bir glikoprotein kompleksidir. Tübüler yapıdaki bu re­septörler, membranın her iki tarafı ara­sında bir geçiş yolu oluşturacak şekilde kas hücresi membranına yapışıktırlar. Sinir aksonu eşik değerin üzerinde uyarıldığında, bu noktadan aksiyon po­tansiyeli doğar ve akson boyunca depolarizasyon dalgası (impuls) şeklinde ya­yılır. Aksiyon potansiyeli, motor sinir ucuna ulaştığında sinir ucu membranı depolarize olur ve asetilkolin molekül­leri veziküllerden sinaptik aralığa ser­bestleşir. Depolarizasyon ye salıverilme olayları arasındaki bağlantıyı, depolari­zasyon sırasında sinir ucuna giren Ca++ iyonları sağlar. Ayrıca Ca++ iyonları, ve-ziküllerin aksoplasmik membrana ya­pışmasını da sağlar. Yapışma yerinde membran erir ve vezikül içeriği ekzosi-toz yoluyla kavşak aralığına dökülür. Her bir vezikülden yaklaşık 6000-8000 asetilkolin molekülü serbestleşir. Boşa­lan veziküller tekrar sitoplazmaya dağı­lırlar ve sentez edilen asetilkolin mole­külleri ile yeniden dolarlar. Asetilkolin 0,1 msn içinde kas membranınm tübü-ler yapıdaki reseptörlerine bağlanır. Normalde kapalı olan tübüller açılarak, Na+ve Ca++ hücre dışından hücre içine girer, K+ ise hücre içinden hücre dışına çıkar. Böylece depolarizasyon oluşur. Belli sayıda reseptörün aynı anda aktive olması ile eşik değerini aşan son plak potansiyeli oluşup kas hücresinin sar-koplazmik retikulumunda bulunan, bağ­lı haldeki Ca++ iyonlarının salınmasına yol açar. Bu iyonlar, aktin-myozin siste­mini etkileyerek çizgili kas hücresinin kasılmasına neden olur.

Kas gevşetici ilaç isimleri

Asetilkolin

Asetilkolin, sinir ucunda kolinaseti-laz enziminin aracılığı ile kolinin asetilasyonu sonucu oluşur (Asetilasyon).
Kolin + Asetil CoA =>
Kohnasetilaz => Asetilkolin Asetilkolin molekülleri, reseptörler ile birleşip impuls iletimini sağladıktan sonra, kavşakta bulunan asetilkolineste­raz enzimi tarafından hızla kolin ve asetikasite parçalanır (Hidroliz).
Asetilkolin =>
Asetilkolinesteraz =>
Kolin + Asetikasit

Asetilkolinin parçalanması sonucu açığa çıkan kolin aktif transport ile sinir ucuna geri alınır ve burada asejilkolın sentezinde kullanılır.
asetilkolin veziküller içinde depolanır.

1 Haziran 2010 Salı

Ketamin Nedir

Ketamin Nedir

Kimyasal yapı olarak fensiklidin tü­revidir ve iki izomerin rasemik karışı­mıdır. Tajamus ve limbik sistem arasın­daki fonksiyonel bağlantıyı ayırır. Kli­nik açıdan dissosiatif anestezi olarak adlandırılan katalepsi, hafif sedasyon, amnezi ve belirgin analjezi özelliklerini taşıyan tablonun gelişmesine yol açar.

Sodyum tiyopental ile karşılaştırıldı­ğında, lipit erirliği yüksek olmasına rağmen proteine bağlanma oranı düşük­tür. Etkisi hızlı başlar (30-60 sn) ve kısa sürer (15-20 dk). İntramüsküler enjeksiyon_sonrası isgetki 3,-5 dk.da başlar ve 15 dk'da maksimuma ulaşır. Tekrarla­yan dozları veyajnfüzyonu vücutta bi­rikmesine neden olur. Eliminasyon yarı ömrü yaklaşık 3 saattir. Karaciğerde metabolize olur. Norketamin gibi bazı metabolitleri zayıf da olsa aktiftir. (Ketamina)

Serebral kan akımını, metabolizma hızını ve ICP'yi arttırır. Bu nedenle intrakraniyal yer kaplayan kitleli hastalar­da kullanımı önerilmemektedir.

Solunum hızını, tidal volüm ve hi-perkarbiye cevabı hafif derecede depre-se eder. Yutkunma gibi laringeal koru­yucu refleksler aktif kalır. Bronşları di-late eder, havayolu direncini azaltır. Bronşial astımlı hastalarda bu özellikle­ri nedeniyle kullanılır. Ancak sekresyon artışına yol açmaktadır. Premedikas-yonda antikolinerjik ilaç kullanımı bu etkiyi azaltacaktır.

Sivi - İlac Tedavisi ve Vazopressin

Sıvı ve İlaç Tedavisi

Sıvı tedavisi erişkinlerdeki ile aynıdır.

Adrenalin

Pediyatrik kardiyak arrestte adrena­lin, 0,01 mg/kg (0.1 ml/kg, 1:10 000 so-lüsyondan) dozda iv veya io yoldan ve­rilebilir. Endotrakeal olarak 0.1 mg/kg dozda kullanılmalıdır. Dirençli bradi-kardide, 0.1-0.2 mg/kg/dk dozunda in-füze edilebilir. Yüksek doz adrenalin (rutin dozun 10-20 katı, 0.1-0.2 mg/kg)'in hayvan deneylerinde miyo-kard ve serebral kan akımını iyileştirdi­ğine dair sonuçlar elde edilmiştir. Ayrı­ca yüksek dozda adrenalin kullanılması sonucu spontan dolaşımın döndüğüne dair bazı olgu bildirimleri olması nede­niyle, kardiyak arrestin dolaşım kollap-sına sekonder olduğu pediyatrik hasta­larda, ikinci ve bunu izleyen uygulama­larda zararlı bir durum yoksa 0.1-0.2 m g/kg dozunda uygulanabilir.

Vazopressin hormonu


Endojen bir hormon olan vazopres­sin, spesifik V, reseptörleri aracılığı ile vazokonstriksiyon sağlar, kalp ve beyin kan akımını arttırır. Erişkinlerde şoka refrakter ventriküler fibrilasyonda alter­natif bir vazokonstriktör ilaç olmasına karşın, çocuklarda kullanılması için he­nüz yeterli veri elde edilememiştir.

Cocuklarda Beslenme Sorunu

Beslenme sorunu yaşayan çocuklar için neler yapılmalıdır?

Çocukların belirli davranışları kazanmalarında benimsenmesi iste­nen davranış yolunda en küçük çabayı bile fark etmek, övmek, ye­rine göre ödüllendirmek istenen davranışın pekişmesinde oldukça etkilidir. Çocuğa övgüde bulunmak için mükemmeliyetçi bir yakla­şım içinde bulunmak ve davranış tam olarak yerleşinceye kadar bekleyip ondan sonra çocuğa olumlu geri bildirim vermeyi bekle­mek çocuğu yıldırır.


Çocuklarda Beslenme Sorunu

Evde yemek ile ilgi belirli kuralların, düzenlemelerin, belirli bir tavrın varlığına gerek vardır. Anne ve baba arasında bir tutarlılığın olması çok önemlidir. Anne baba arasındaki ilişki aile düzenini be­lirler. Eğer çocuğunuzdan -elbette onun yiyebileceğinden çok fazla olmaması gerekir- üç kaşık yemesini istiyorsanız bunu pazarlıkla iki veya bir kaşığa indirmeyin. Yemesi gereken miktarda kararlı olun. Yemeğini yememesi halinde arada atıştırması için yemek is­tediği şeyleri kesinlikle yemesine izin vermeyin. Yememesi halinde bunu büyük bir sorun haline getirmemeye de özen gösterin.

Çocuğun günlük yaşamında rutine çok ihtiyacı vardır. Bir gü­nün aktiviteleri arasında en temel olanı yemek zamanlarıdır. Ye­mek zamanlarında çok büyük değişiklikler yapılmaması gerekir. Çocuğunuz büyüdükçe yemek zamanlarında daha esnek olabilirsi­niz. Ama küçük çocuklar için yemek zamanları gün içinde çocuğun zaman kavramını öğrenmesini de sağlar. Böylece de çocuğun ken­disini programlaması kolaylaşır.

Yemek zamanlarının belirli olması ev içinde belli sınırların ol­ması anlamına gelir. Yemek zamanlarında masada oturulması gibi basit kuralların da yemek zamanlarıyla birlikte hayata geçirilmesi gerekir. Kurallar ve sınırlar anne babanın kendisini kontrol etmesi­ni kolaylaştırdığı gibi olası duygusal çatışma ve gerilimlerin kalk­masına da katkı sağlar.

Çocuğun yemediği durumlarda kesinlikle ceza ile çocuk disiplin altına alınmaya çalışılmamalıdır. Yemek zamanında disiplin konu­sunda dikkat edilmesi gereken şeyler çocuğun masaya oturup oturmaması ve masadaki davranışları olmalıdır. Masaya oturan ve sofra kurallarına uygun davranan çocuk eğer gün içinde bisküvi ya da çikolata gibi şeyler verilmediyse yemeğini yiyecektir.

Uygun zamanda verilen uyarılar, hatırlatmalar çocuğun bir son­raki aktiviteye yalnız fiziksel olarak değil, ruhsal olarak da hazır­lanmasına yardım eder. Yemek zamanının yaklaştığı çocuğa önce­den haber verilmelidir. Gerekirse hatırlatmalar aralıklarla birkaç kez yapılmalıdır. Her çocuğun yaptığı şeyi bırakarak bir başka şeyi yapmaya yönelmesi aynı hız ve çabuklukta değildir. Masaya otur­duğunda ise hâlâ toparlanamamışsa yine uyarılarla çocuğun kendi­sini toparlaması için zaman tanınmalıdır.
Çocuk yemek zamanında uygunsuz davrandığında yaptığı dav­ranışın uygun olmadığı nedenleri ile açıklanmalıdır. Bu açıklamaların mümkün olduğunca kısa ve özet cümlelerle ifade edilmesi ge­rekir. Aksi halde hem çocuğun kafası karışacak hem de söylenen­leri takip edemediği için anlamayacaktır.
Çocukların yemek seçtiği durumlarda kendi menülerini kendi­lerinin hazırlamasına izin verilmemesi gerekir. Varolan yiyecekler içinde seçme şansı tanınmalıdır. Anne babaların dikkat etmeleri gereken nokta kendi damak zevkleri doğrultusunda ısrarcı olma­maktır. Çocukların sınırlara ihtiyaçları olduğunu düşünecek olur­sak çocuğa istediği yemeği yemesi alternatifi verilmemelidir. Bu çocuk için büyük bir sorumluluktur. O nedenle de karar veremeyip ya hep aynı şeyleri seçecek ya da kararsız kalıp hiçbir şey seçeme­yecektir.

Çocuğunuzn kendi kendisini beslemesine her ne kadar bu uzun da sürse ya da ortalığın kirlenmesine neden olsa da izin verilmeli­dir. Böylece çocuğa sorumluluk verilmiş olur. Ayrıca masanın ve yemeğin hazırlanmasında çocuklara verilecek küçük sorumluluklar çocukların beslenme sürecine daha kolay dahil olmalarını sağlar.

Yemek zamanlarının aile bireylerinin bir araya geldiği, sosyalleştikleri keyifli zamanlar olması gerekir. Aile bireylerinin duygu­sal olarak birbirlerinden beslenmeleri, ilişki kurmaları, masada herkesin yalnız daha iştahlı olmasını değil birbirlerine yakınlaş­malarını da sağlar.